Cuma, Ocak 18, 2013

Atina Yollarında - Bir Türk, Bir İngiliz ve İki Fasulye

Omonia Meydanı’nda çocuklarla karşıdan karşıya geçmeye çalışırken, kırmızı ışık dinlemeyen bir şöförün arkasından boş bulunup Türkçe, ‘Yuh be baba! Kırmızıda geçiyorsun’ diye bağırdım. Hışımla ittiğim bebek arabasını kaldırıma çıkartmaya çalışırken yaşlı bir amca kulağıma eğilip, ‘Evlat! Geçmiyorlar mı İstanbul’da böyle?’ deyip kalabalığın içinde kayboldu!





 


Çocukluğumda, dünyada bizden başka ülkelerin olduğunu keşfetmem Yunanistan ile başlar. Dokuz mil uzaktaki Simi Adası’na bir kayığa atlayıp gidilemeyeceğini, pasaport denen bir kağıt parçasına ihtiyacımız olduğunu, başka lisanların, başka inançların insanları ayırdığını, gözle görülmeyen sınırlar olduğunu öğrenmem bende beş yaşındaki çocuğa has bir ‘Kristof Kolomb’ keşif heyecanı yarattı. Uzun geçen yaz tatillerinde Simi’nin puslu tepelerine bakarak hayallere daldım. Televizyonumuzun tek alabildiği kanal olan Yunan TRT’si ERT’deki reklam filmlerini, Türk filmlerini aratmayan siyah beyaz sahneleri, Türkiye haritasının bolca gösterildiği ve Andreas Papandreu ile Kenan Evren’in adının çok geçtiği Yunan haberlerini izleyerek büyüdüm; ve içimdeki Yunanistan’a gitme isteği de hiç sönmeyerek benimle beraber büyüdü.



 




Bazen insanın en yakındakine gitmesi en sona kalıyor. Benimkisi de biraz öyle. Memleketim Datça’ya dokuz mil uzaktaki Simi’ye ancak 1997’de ayak basabildim. O yıllar, hala, Yunanistan ve Türkiye birbirine fazlaca horozlandığı dönemlerdi. Yaşadığımız 17 Ağustos deprem felaketinden sonra insanlığın politikaya baskın çıkması, iki ülke arasındaki dönemsel vize kolaylıkları ve özellikle 2000’li yılların ortasında Türk insanının gezmeyi keşfetmesiyle ilişkilerimiz biraz daha arttı. İnsanlarımız adalara gidip geldikçe ve iki taraf birbirini daha çok gördükçe, yıllardır bitmeyen politik kakafoninin altından birbirine çok benzemenin verdiği bir duygusallık çıktı. Yunanistan’da yaşayan Türk arkadaşlarım bu duygusallığa hep mesafeli ve biraz şüpheli yaklaşsalar da, tarafsız bir bölge de ya da üçüncü bir coğrafyada biraraya gelen Türk ve Yunan halklarının, birbirlerinin dibine sokularak yaşaması hiç şüphesiz aynı toprakların ve tarihin tozunu yutmuş olmanın getirdiği bir gerçekliktir.





 

Uçağımız Larissa ve Volos üzerinden geçip Ege’ye doğru burun verdi. Altımda uzayıp giden denizimi görünce içimi tatlı bir huzur kapladı. Skyros Adası’nın batısından uçağımız alçalırken ufukta sis içinde gözüken Sakız Adası’nın silüetine daldım… Karaburun, Çeşme, güzel İzmir sanki bir taş atışı mesafede. İnsan vatanında uzak yaşayınca ona dair ne varsa hemen kucaklıyor. Ege Denizi’de benim için öyle… O yüce deniz bir ana gibi iki toprağa da sarılıyor, onu besliyor, ona bakıyor. Çocuklar… işte onlar biraz yaramaz; sanki analarının bir olduğunu unutmuş birer haylaz çocuk gibi hep didiş, hep dövüş…


Budapeşte’den kalktıktan 1 saat 40 dakika sonra, son uçuşlarından birinin gerçekleştiren ve bir kaç hafta sonra batacağından hiç kuşku yok ki habersiz olan, Macar Hava Yolları Malev’in Boeing 737-700 uçağı pırıl pırıl bir Ekim günü Atina Eleftherios Venizelos Havalimanı’na teker koydu.

Hızlı ve sorunsuz bir pasaport kontrolündan sonra enformasyon masasından aldığımız kıytırık bir Atina haritası üzerinde hızlı bir yer yol tayini yaptık ve 2004 Atina Olimpiyatları sayesinde memlekete kazandırılmış Atina Metrosu’na doğru “bir Türk bir İngiliz ve iki fasulye” olarak başladık yürümeye. Metro’ya inice ‘hah işte’ dedim kendi kendime! Yerdeki mermerin renginden tutun da, vagonlara, reklam panolarına kadar her şey hık demiş Levent-Taksim metrosunun burnundan düşmüş!







Havaalanı’ndan Atina merkezine gidiş adam başı 8 Euro. Çocuklar bedava. Metro ile otelimizin neredeyse önüne kadar gelmiş olacağız. Taksi ile bu yol 35-40 Euro civarı.


 


Yunanistan ciddi ekonomik bir dar boğazdan geçiyor. Halk her gün Syntagma Meydanı’nda Parlamento binasının önünde vaziyeti protesto ediyor. Bizim kayınpeder yola çıkmadan yarı şaka yarı ciddi, aman dikkat edin meydanlardan uzak durum diye bizi uyardı. Taksim’de, Kadıköy’de nice 1 Mayıslar görmüş bir Türk evladı olarak bıyık altından gülümsedim.


 


Atina metrosu rahat. İlk duraktan bindiğimiz için oturacak yer problem çekmiyoruz. Şehir merkezine yaklaştıkça inen binen çoğalıyor. Karşımıza oturan teyzeler bizim çocuklara hemen ilgi gösterip hemen başlıyorlar yanaklarını sıkmaya. Rachel, geçen yıllar içinde fazlaca Türkleştiği için bu Akdeniz usulü çocuk sevme seanslarına alışık. Yoksa başka İngiliz olsa çocuklarının saçının teline dokundurmaz, üzerine bir de fırça atar.


 


Mavi hatta 15 durak gittikten sonra, şehrin Taksim’i diye adlandırabileceğimiz Syntagma’da kırmızı hatta aktarma yapıp, oradan da üç durak gittikten sonra bizim otelin bulunduğu Metaxourghio’da iniyoruz. Çantaları ite kaka yürüyen merdivenlerden yukarı çıkıyoruz ve Atina ile ilk gerçek temasımızı kuruyoruz. Karaiskaki Meydanı burası. Hani madem hep Istanbul’dan benzetmeler yapıyoruz, burası da 4. Levent durağının Gültepe tarafından çıkmak gibi biraz. Yayalar aldırmadan kaldırımda giden moto kuryeler, sağa sola özensizce parketmiş arabalar… Banka şubesinin kuytusunda simit satan amca!



Ekim sonu olmasına rağmen tatlı bir hava var. Otelimiz Novus’u elle koymuş gibi buluyoruz. Otel yenice sayılır. Ama en önemlisi otoparkı var. Atina’da park sorunu bir Istanbulluyu bile çıldırtabilecek cinsten olduğu için eğer araba kiralayıp çevreyi gezerim diyorsanız, siz siz olun sakın ola otoparksız otelde kalmayın!


 


Resepsiyon görevlisi Thasos ile daha önce telefonda görüştüğüm için beni hemen hatırladı. Orta yaşlı sempatik bir adam. Hafif Kasımpaşalı havaları var. Hani akşam gel iki tek uzo atalım desem, gelecekmiş gibi! Thasos pasaportları kayıt defterine işlerken bizim soyada takılıp. Siz de Yunanlık var mı diye soruyor. Hani bizim Erginoğlu soyadının neresi Yunan olabilir diye düşünürken bir anda bulunduğumuz sokağın ismi dikkatimi çekiyor. Karolou (Karoğlu) caddesi… Ansiklopedik bilgi Yunan soyadlarını şu şekilde izah ediyor.



Herhangi bir soyadda Papa ön ekinin bulunması, ataların birinin papaz olduğunun göstergesidir.



• Τάσσος Παπαδόπουλος - Tassos Papadopoulos



• Έλενα Παπαρίζου - Elena Paparizou



• Φροσω Παπαχαραλαμπους - Froso Papaharalambous



Konto-, makro-, ve chondro:



Bu ön eklerden birinin bulunması, Türkçe'deki kısa, koca ya da şişman manâsına gelir.



• Vaggelis Konitopoulos (Şişmanoğlu Vaggelis)



Türk kökenli soyadlar:



Kara- , haci- gibi örnekler Yunan kültürüne Osmanlı hâkimiyeti sırasında kültürel etkileşim sonucu girmişlerdir. Bunun yanında -τζή soneki ile bitenler, Türkçe'deki -cı, -ci; -oglou ile bitenler Türkçe'deki -oğlu; -λής ile bitenler, -li, -lı anlamlarını katar.



• Ρίτα Αμπατζή - Rita Abatzi (Abacı)



• Κωνσταντίνος Αλεξάνδρου Καραμανλής - Kostas Karamanlis (Karamanlı)



• Nikos Portokaloglou (Portakaloğlu)



İdis ile biten soyadlar:



Trabzon, Gümüşhane, Rize ve Amasya gibi - Pontus bölgelerinden göçmüş olanlar kullanır.



• Lazaridis



Akis/-aki ile biten soyadlar:



Genelde Girit adasından göçenler ve yerlileri tarafından kullanılır.



• Andonis Papadakis




Thasos, Türk Yunan kardeşliği adına kayık mı yapıyor, yoksa Rachel’ı beğeniyor da ondan mı bilinmez, otelin en büyük odasını veriyor bize. Oda hakikaten futbol maçı yapmaya müsaait. Bizim çocuklar klasik otel odası delirme moduna girip etrafta şuursuzca koşturup yatakların üzerinde yuvarlanıyorlar. Ayakkabılarla yatağın üstüne çıktıkların için tabii saniyesine kalayı basıyorum. Fırçayı yiyince bu sefer tekerlekli sandelye oyuncakları oluyor. Odada aşağı yukarı fır dönüyorlar. 







Otelimizin çevresi, Arnavutluk, Bulgaristan ve Türkiye’ye kalkan otobüs işletmelerinin ofisleri ve gece karanlık çökünce ıssız sokak aralarında beliren fahişeleri ile Laleli havasında. Özellikle rehber kitaplar bu bölgeyi biraz ürkütücü anlatmış. Ancak her büyük şehrin arka sokaklarında görmeye alıştığımız manzaralardan farklı bir durum yok. İnsanın en çok dikkatini çeken görüntü, ülkelerinden kopup gelmiş ve Londra, Paris, Berlin gibi şehirlere ulaşacaklarını beklerken, simsarlar tarafından Atina’da terk edilmiş zavallı Afgan, Bangladeşli, Pakistanlı göçmenlerin Metaxourgio bölgesindeki  bekarhaneleri! Gece olunca geçinebilmek için işportacılıktan, uyuşturucuya her işi yapıyorlar.

Bulunduğumuz bölgenin bir komik hali daha var ki, tam Beyoğlu... Onlar da bizim gibi yıkılan binaların arsalarını otoparka çevirmişler. 'Gel gel, git git, hooppp abi anahtar üzerinde kalsın' muhabbeti! Aynı!







Hık demiş Kadıköy’ün burnundan düşmüş Omonia Meydan’ı otelimize yürüyerek 10 dakika mesafede. İlk günümüzde hiç vakit kaybetmeden başlıyoruz sokakları karış karış dolaşmaya. Omonia’dan güneye Monastraki Mahallesi’ne inen Athinas Caddesi üzerindeki Balık Pazarı tek kelimeyle harika! Balık çeşitliliği değil tek başına harika olan… Esas harikalık kargaşa… Satıcıların müşteri çekmek için gür sesle bağırışlari içinde tanıdık cümleler duyuyor insan… Barbuni, Lavreki, Garides, Lakerda… Balık Pazarı’na sırtını dayamış caddelerde balık ızgara eşliğinde iki tek atabileceğiniz küçük lokantacıklar var, ama çoğu akşam geç saatte açıyor kapılarını.



Balık pazarının çevresi tam bizim Kadıköy çarşısı. Peynirciler, şarküteriler, salamlar, sosisler ne arasan var. Balık pazarın karşısında her gün kurulduğunu tahmin ettiğim bir meyve sebze pazarı var. Özellikle ilk mahsul zeytinlerin satıldığı tezgahlara bayıldım. Domates satan bir pazarcı avazı çıktığı kadar bağırıyor, 'oxi hormanes'... Hormonsuz yani! Ulan domatesler ninenim memeleri gibi olmuş, bunun neresi hormonsuz diye gülüyorum kendi kendime!  

Yoldan geçen iki katlı şehir gezi otobüsünü görünce hemen en yakın durağı bulup 24 saatlik bir aile bileti alıyoruz (Toplam 2 kişi 22 Euro). Otobüsün parkuru şehrin en önemli noktalarını içine almış. Ayrıca, ek olarak Pire'ye kadar gidip tekrar Atina merkeze dönüyor. Şansımıza bugün bir promosyon da varmış, bilet 48 saat geçerli. İstediğin yerde in, istediğin yerde bin sınırsız. Çocuklar fasulyeden olduğu için ücretsiz.
Üstü açık iki katlı otobüs fikri çocukların da hoşuna gidiyor. Hava deseniz mis gibi. Ekim sonu olmasına rağmen 22-23 C derece. Şort, t-shirt dolaşıyoruz. Bir tek bizim oğlan rüzgardan pek hoşlanmıyor. Kapşonunu takıp annesinin koynuna sokuluyor.


Meşhur Plaka tabelasını görünce iniyoruz. Bu mahalle sırtını Akropol'e dayamış her noktasından tarih fışkıran bir bölge. Buraya boşuna 'Tanrıların Mahallesi' dememişler. Monastraki Meydanı'na bakan iki eski cami var. Plaka'nın ismi 1826'ya kadar 'Türk Bölgesi', ancak Atina'nın Osmanlıya karşı ayaklanması ve 1826'daki kanlı çatışmalardan sonra Osmanlıya dair ne varsa unutturmak adına buranın adı da değiştirilmiş! Aynı bizim yaptığımız gibi...


Plaka oldukça turistik bir bölge. Açıkcası biraz bizim Sultanahmet tarzı. Bol kafe, bol yeme içme ve hediyelik eşya. Şehrin bu tarafı daha koca betonarme binaların istilasına uğramadığı için otantik havasını koruyabilmiş. Sokak aralarında aynı bizim Pera ve Galata'da olduğu gibi kendi haline terkedilmiş eski evler var. İnsan nerede olursa olsun tarihin yıkılıp gittiğini gördükçe üzülüyor.

 

Akropol, Atina'nın ortasında yüksekçe bir tepeye oturtulmuş. Haberlerde çok gördüğüm için olsa gerek sanki daha önce gelmişim, gezmişim hissine kapılıyorum. Tepeye çıkmak için epey yürümek gerekiyor. Bizim çocuklar burada da iyi performans sergiliyor. Paşa'yı yorulduğunda sırt çantası vari bir tahtrevanda taşıyorum. Hava Ekim olmasına rağmen sıcak. 25-26 dereceyi görüyoruz. Tepeye çıktıkça Akropol güzelleşeceğine restorasyon için getirilmiş dev vinçlerin görüntüsü ile çirkinleşiyor. Biraz da, Anadolu çocuğu olmanın verdiği şımarıklıktan olsa gerek, aman canım bizde bunun alaları var demekten kendimi alamıyorum.   


Çocukların ilk günden pestili çıkınca erkenden otele yakın Psiri mahallesini yolunu tutuyoruz. Burası tam bizim eski Kadıköy. Rokçuların takıldığı kafelerin arasında, iki saz bir davul atsan, türkü bar olabilecek yerler sıkışmış. Dar karanlık sokakların arasında bilinçsizce bir süre dolaşıp, 'şurada mı yesek, burada mı yesek' kararsızlığı yaşayıp açlıktan sinir harbi yaşamaya başlayınca, kalabalıklığına aldanıp  bir meyhaneye daldık. İyi mi burası  meyhaneden çok, bol kepçe lokantası çıktı.  İlk akşam acemiliğiyle ıvır zıvır mezeyi fazla söyledik, çocukların suvlakisini de abarttık. Açtığımız bir küçük şişe Barbayanni ouzo, 50 Euro'luk hesap sonrasında fondipi hak etti! Bu söğüş sonrası kendime epey kızdım ve bir daha doğru düzgün menüye bakmadan bir yere girmemekte kesin karar kıldım! 

 



Ertesi sabah, Pire'ye gitmek üzere erkenden kahvaltımızı ettik. Otelin kahvaltısı gerçekten iyi! Hatta, irmik helvası bile var! Bu işe en çok Rachel sevindi. İrmik helvasına bayılır (annemin kulakları çınlasın, arada yapar afiyetle bize yedirir).

Bir gün önce aldığımız iki katlı otobüs bileti bugün de geçerli. Otobüs şehri tavaf ettikten sonra Pire'ye kadar gidiyor, ring sefer yapıp dönüyor. Otobüse Syntagma Meydanı'ndan bindik. Yunanistan'ı vuran ekonomik kriz sebebiyle sabah akşam bu meydanda, Parlamento önünde protestolar var. Polis yetmemiş olacak ki, jandarmalar da köşe başlarında saf tutmuşlar. 

Ekonomik kriz var diyoruz ama bütün kafeler restoranlar dolu. Bu nasıl iş anlamadım. Kahve içmek için oturduğumuz bir mekandaki garson çocuğa 'buralarda kriz yok galiba kardeş?' diye sorunca. 'Abi, sen bunlara bakma bir kahve söyleyip akşama kadar turuyorlar, kimsenin para harcadığı yok' dedi. Pek inanmadım!  


Bir tarafta yiyen içen, diğer tarafta protesto eden, bir başka yanda da sanki dünya umurlarında değilmiş gibi ellerinde cep telefonu, bond çanta (neden bond çanta çözemedim) ile gezen papazlar!!


Atina da beton beton beton beton... Çok şükür ki, bizim gibi, daha, yüksek bina hastalığına tutulmamışlar ve hala eski tek katlı yapılar iyi kötü ayakta kalmış. Yine de medeniyet ve sanatın beşiği sayılan Atina'nın yavaştan Lazok mimarinin eline düşmekte olduğunu, Grek makamlarına uyarı mahiyetinde söylemeyi bir komşuluk görevi sayıyorum.


Pire' ye doğru indikçe eski yapılar yok denecek kadar azalıyor. Denize doğru inen ana cadde (Syngrou) Istanbul'un Dalan zamanında açılan yolları gibi, belli ki, sağlam bir yıkıma maruz kalmış. Sol kanat, İzmir'den ilk göçü alan ve buraya yerleşenlerin mahallesi Nea Symrni (Yeni İzmir). Meşhur Panionios futbol takımı da buraya yerşleşen İzmirliler tarafından kurulmuş. Meraklısına, takımın tam ismi Panionios Gymnastikos Syllogos Smyrnis yani İzmir Pan-İyonik Jimnastik Klübü!


Pire'ye yaklaştıkça bu bölgenin Istanbul Anadolu yakasına özellikle, Moda, Suadiye, Fenerbahçe gibi semtlere nasıl benzediğine bakıp şaşıyorum. Hani alsan iki taraftan insanları karıştırsan, kimin Türk kimin Yunan olduğunu ayırt edemezsin. Yorgo Kırbaki'nin bir yazısında, buralarda,  Istanbullu bir Rum'un 'Tünel' adlı bir mezecisi olduğunu okumuştum. Belki buluruz diye otobüsten inip modern apartmanlarla bezenmiş sokakların arasında bilinçsizce yürüyoruz. Bir apartmanın kapısında muhabbet edenlere yer yön soruyoruz. Bizim Türk olduğumuzu öğrenince epey ilgi gösteriyorlar ama bu sokaklarda ne işimiz olduğunu anlayamıyorlar. Eskiyi aradığımı söylüyorum!  Mezeciyi bilen de yok!


Pire dev bir liman. Geminin her türlüsü var. Adalara giden hızlı ve yavaş gemiler, feribotlar ne ararsan hepsi burada. Bir tanesine atlayıp da geze geze Girit'e kadar gitsek ne güzel olur diye hayallere dalıyor insan!


Ekonomik kriz, grev ya da iş yavaşlatmaları da beraberinde getirmiş. Mesela, çöpçüler maaşları artana kadar çöp toplamama kararı almışlar. Şehir merkezinde pek hissedilmiyor ama Pire'de çöpler Everest olmuş! Köpeğini gezdiren bir adam çöp yığınlarının fotoğrafını çekmemden pek hoşlanmıyor ve epey söyleniyor. Köpeği de ısıracak gibi bir hamle yapıyor. Kilisenin fotoğrafını çekiyorum abi kızma!  


Pire Limanı'nın hemen yanındaki koyda marina var. Buradaki bar ve kafeler hafta içi olmasına rağmen tıklım tıklım dolu. Ekonomik krizin çöpler dışında buraya uğramadığı anlaşılıyor! Marinanın olduğu bu koyun adı Paşalimanı... Bu ad, bizim Paşa ve Mavi'nin çok hoşuna gidiyor. Çocukların pili bitme noktasına gelince sırayla sırtıma alıyorum. Ailenin katırı olmak kolay değil!

Paşalimanı boyunca yürüyüp daha sakin bir koya geliyoruz. Yamaçtan aşağı kıvrıla kıvrıla bir yol Mikrolimani'ye iniyor. Burası keyifli bir balıkçı kasabası görüntüsünde. Yemek yiyecek güzel bir balıkçı bulur muyuz diye vuruyoruz aşağı. Altı yedi balık lokantası sahil boyu sıralanmış. Üç aşağı beş yukarı hepsinde aynı balıklar var. Kapı üstü çocukları severek bizi tavlayan Yorgo'nun denize sıfır lokantasına oturuyoruz.

 



Mezeler idare eder, ama kalamar ve ahtapotu harika. Gümüş balığına benzeyen yerel ismi 'Katerina ' olan bir balık ısmarlıyoruz. Çıtır çıtır cips gibi. Kılçık dahil olduğu gibi ye, mideye indir! Yemekler burada şehre göre daha ucuz, ama salatalar aman allahım! Greek salad 8 Euro! İçinden inci çıkıyor olmalı!!!  


Neyse ouzo'yu içince biraz yumuşuyorum. Hava da pek şeker. Dalgaların şıkırtısı ve bizim çocukların cıvıltısı... oh be hayat bu işte! 



Pire dönüşü otobüsten Syntagma Meyda'nında iniyoruz. Burası Atina'nın kalbi. Anayasa Meydanı! Parlamento binası tam ortada. Haliyle protestolardan, kutlamalara herşey burada yapılıyor. 

Efsun askerlerinin saat başı yaptıkları nöbet değişimini izlemek matrak.  Protestocular fırsatı buldukça gelip gidip özellikle nöbet değişim saatlerinde askerleri sinir etmeye çalışıyorlar. Polis kostümü giymiş bir adam elinde okkalı bir salatalığı 'cop'muş gibi sallayıp askerlere bağırıyor. Askerlerin başındaki çavuş bir şey demese de epey kıllanıyor. Alkışlar, ıslıklar gürültü patırtı. Halktan destek olanlar da var. Bizde olsa bu arkadaş kafasına odunu  ve suratına biber gazını yemiş, çoktan gözaltına alınmıştı! Tabii tahammülün kaçtığı, polisin hatta askerin de göstericilere girdiği olmuş. Şükür ki biz oradayken bir yaramazlık olmadı. Ayaküstü muhabbet ettiğim adam geçen hafta burasının savaş alanına döndüğünü söyledi. 'Salatalıklı abi ne iş?' diye sordum. Her hafta gelip, polis ve askerin kullandığı orantısız gücü protesto ediyormuş. Bu arkadaşlardan bize de lazım, ama kendini ilk protestoda Silivri'de bulur bence! 


Parlamento binası eskiden kraliyet sarayıymış. Binanın meydana bakan ön cephesinde Meçhul Asker Anıtı var. Askerlerin geleneksel kıyafetleri epey eğlenceli; ponponlu kırmızı ayakkabılar ve pileli etekler... Bir söylenceye göre, askerlerin eteklerindeki 400 adet pile, ülkenin Osmanlı yönetiminde geçirdiği 400 yılı sembolize etmekteymiş. 400 koca yıl! Öyle koymuş olmalı ki, bir vatandaş: 'vay alçak sen beni 400 yıl yönettin, ben de seni eteğime malzeme yaparım' demiş olmalı!

Meçhul Asker Anıtı'nın üzerinde ünlü Atinalı Komutan Perikles'in şu sözleri var:

‘‘Demokrasi ve vatan için ölenlerin mezarları bütün dünyadır.’’

Anıtın sağında ve solunda uzanan duvarın üzerinde de Yunan tarihindeki büyük savaşları simgeleyen bronz şiltler sıralanmış. Anıtın sağındaki ilk şildin üzerinde ‘Afyonkarahisar-Sakarya’ yazıyor. Bu şilt, 'Megalo İdea-Büyük Yunanistan' ümidiyle Anadolu'ya çıkıp, geri gelemeyenlerin anısına yapılmış...




Askerleri bir seyret, iki seyret, yetti gayrı deyip Parlamento binasının arkasındaki National Garden yani milli bahçelere giriyoruz. Burası şehrin ortasında bulunmaz bir vaha. Güneş tepede Ekim dinlemeyip cayır cayır yanarken çamların altında nefes alıyoruz. Çocuklar oradan oraya koşturuyorlar.

İçilen bol suların etkisiyle benim çiş deposu limitteyim sinyali veriyor. Sağa bak, sola bak ıhh tuvalet muvalet yok. Hafif kıvranmaya, iki büklüm yampiri yampiri yürümeye başlıyorum. Bankta oturmuş bir adama tuvalet var mı amca diye soruyorum. Ya anlamıyor, ya da uğraşmak istemiyor. Yok, ya da uzak olduğunu söyler gibi elleriyle ufku işaret ediyor. Eyvahhh! 

İş dayanılmaz noktaya gelince, gözüme kestirdiği bir çalılığın arasına girip çişşşş... Milli bahçelere işeyen ilk Türksem, bu uygunsuzluk için önce kendi milletimden sonra da Yunan kardeşlerimden özür dilerim!





Otele pestilimiz çıkmış bir halde döndük.
 Çocuklarımla gurur duyuyorum! Biz ne yaptıksak yaptılar, Akropol'e bile tırmandılar, gık demediler.

Önce banyo faslı! Çocukları küvete atıp yıkayıp paklıyoruz. Pijamalar giyiliyor, kitaplar okunuyor ve yatak...

Ertesi gün için, ödül olarak, onları sevindirecek ve eğlendirecek bir gün planladık. Playmobile Fun Park'a gidiyoruz.




Çocuk yokken özgürsünüz. Gün ve gece sizindir. Haftasonu ister 10'da kalkarsınız, ister öğlen 2'de. Yemek derdi sizin keyfinize kalmıştır. Arkadaşlarınızla plan yapıp buluşur, alemlere çıkarsınız... Seyahatleriniz de sizindir. Görmek istediklerinizi görür, yapmak istediklerinizi yapar, dönersiniz. 

Çocuk olunca hayat 180 derece değiştiği gibi, seyahatlerimiz de şekil değiştirir. Gidilen bir şehirde normalde dikkatinizi çekmeyecek, yanından bile geçmeyeceğiniz kıytırık bir çocuk parkını arar olursunuz. Arada çaktırmadan çocukluğunuzu hatırlayıp salıncakta - birinden 'o seni çekmez birader' fırçasını yiyene kadar -  ileri geri sallanırsınız. Tahtrevalliye biner, çocukken sizden hafif olanları nasıl da zıplatıp korkuttuğunuzu hatırlarsınız. Kaydırak merdivenine asıldığınız günler aklınıza gelir...

Gezilerde çocukları bıktırmamak ve mızmızlandırmamak meharet ister. Bunun için şu kurallara kesin uymak gerekir:

  • Gezi sadece sizin değildir, aynı zamanda onlarındır da. Ne yapmak istediklerini sorun ve arada onların da isteklerini yerine getirin. 
  • Pazarlık her zaman iyi bir silahtır, kullanın (bu müzeye girelim, uslu durursanız size dondurma alacağım)!
  • Çocukları sakın aç ve susuz bırakmayın. Aç çocuk pimi çekilmiş bir el bombası gibidir. Yanınızda muhakkak fıstık, fındık, kuru kayısı gibi taşıması kolay gıdalar bulundurun.
  • Sık sık tuvalet molası verin. Çiş ve kaka kazaları genelde hep olmadık yerlerde sizi bulur! Yanınızda muhakak ek bez, giysi ve iç çamaşır bulundurun.
  • Çocuktaki enerji üç nükleer santral gücündedir. Harcanmayan enerji, gözyaşı ve inat olarak size geri döner. Park, bahçe, orman, patika neresi uygunsa beş dakika bile olsa çocukları koşturun. Çantanızda bulunduracağınız ceviz büyüklüğünde bir topun altın kadar değerli olduğunu unutmayın. Futbol, basketbol, ortada sıçan oynar eğlenirsiniz.
Yazının amacı sapmasın. Kurallar listesini uzatmak mümkün. Hatta, çocukla gezi üzerine makale ya da kitap bile yazılabilir. Dönelim tekrar Atina'ya. Nerede kalmıştık... Evet, Playmobil Fun Park... 

Playmobil, Lego tarzı bir oyuncak. Bizim zamanımızda yoktu. Bizim çocuklar müptelası oldukları için mecburen öğrendik! Rachel, gelmeden web sayfasından kontrol etmiş, Atina'da bir Playmobil Fun Park olduğunu öğrenince  bana söyledi. Tamam dedik bugün onların olsun! Çocuklara çıldırdılar! Bir sevinç, bir sevinç sormayın...! 
  
Google'dan baktık neredeymiş bu meret diye. Öyle şehrin göbeğinde falan değil! Matsa Caddesi, No. 9, Kato Kifissia. Atina'nın dış mahallelerinden birinde. Metro hattının kuzeydeki en son durağında inince bile varmış olmıuyorsunuz. Oradan bir yolunu bulup Matsa Caddesi'ne gitmek lazım!


15 durak! Yol uzun! Neyse ki, bir süre sonra metro toprağın üstüne çıktı. Çevre tam İzmir Manisa topoğrafyası. Makilik ve zeytinliklerden oluşan taşlık tepeler. Kendi halinde, sanki terkedilmiş gibi duran olimpiyat köyünü geçtikten sonra, küçük sanayi mahalleleri sağda solda görünüp kaybolmaya başladı. Kiffisia, metronun yeşil hattı, yani Line 1'in kuzeydeki son durağı (olur ya, belki Atina'da çocuklarını Playmobile Fun Park'a toplu taşımacılık kullanarak götürmek isteyen başka çatlaklar olabilir diye, detaylı bilgi paylaşıyorum).

Son durağa yaklaştıkça kompartmandaki yolcu sayısı azaldı. Bir avuç insanın peşinden peronda indik. Eski iç Levent ya da Yeşilyurt'u andıran, tek katlı villaların olduğu, ağaçlık yemyeşil bir semtin içinde bulduk kendimizi. Sağa bak sola bak kestiremedik Matsa Caddesi nerede! Önce yaşlı bir teyzeye sorduk. Ihh bilmiyor. Bu sefer, çocuklu bir kadına elbet bilir diye sorduk, yok o da bilmiyor. Ben hemen kıllandım, 'Rach bak yavrucuğum emin misin bu Playmobil denen zımbırtının hala mevcut olduğundan?' diye sorgu suale başladım... Belki kapanmıştır. Rach, kendinden emin 'ne diyon sen hacı?' der gibi suratıma baktı! Mesajı aldık! Elimizde iki çocuk, önümüzde puset yürü yürü bir yol ayrımına geldik. Bu sefer, karşı kaldırımda çocuğuyla Amerikanca konuşan bir kadın görüp 'aman abla playmobil...' diye ona yer yurt sorduk. 'Ooo uzak orası taksi lazım' dedi. Kuruş hesabı yapıyoruz abla, burası Euro zone, kriz var, taksi olmaz, sen bana yürüme mesafesi ver dedim! 30 dakika öngördüğü yürüme mesafesini duyunca Rachel ile birbirimize bakıp 'bir şey değil yürürüz'deyip koyverdik ayakları... Tamam semt sevimli güzel, sessiz sakin ama kaldırımlar hık demiş Istanbul'un burnundan düşmüş. Zaten dar ve kırık dökük olan kaldırımlara arabalar sırayla park etmiş. Elde puset slalom yapmaktan bıkınca 'aman yetti' deyip yoldan yürümeye başladık.  


Neyse 15 dakika sonra üzerinde Playmobil tabelası olan bir yol ayrımına geldik. Bu işe en çok Keira Mavi sevindi! Yol ayrımından sonra bizim faça muhit sanki bıçak gibi kesilsi, kaldırım kalmadı. Köy yolu gibi bir ara yola girdik. Sağda solda oto tamircilerinin atölyeleri ve KOBİ tarzı fabrikaların arasından geçtik. Yol boyunca, tarlada otlayan sıska bir at ve avazı çıktığı kadar havlayan bir köpek dışında bir tek canlı görmedik. Kim gelir abi buraya diye düşünürken, duvarların arkasına saklanmış, üzerinde Playmobil bayrağı sallanan depomsu binayı görünce şaşkınlığımız arttı. Belki de biz alışmışız böyle yerlerin şehir merkezlerinde olmasına bilemiyorum, ama içerisi bizi daha doğrusu çocukları hiç hayal kırıklığına uğratmadı. Çocukları oynarken, cafede kahvelerini yudumlayan taş Yunan annelerin yanına iliştim. 

Bizim çocuklar heyooo diye oyuncakların içine daldılar. Ben de, kendi aralarında hararetli bir biçimde konuşan, botokstan suratı karpuza dönmüş bir abla ile iki dakikada bir çocuğuna 'Theo bak gelicem oraya kafanı kırıcam' der gibi bağıran güzel göğüs dekolteli hatunu bir süre ilgiyle izledim.  

Onca oyuncak varken, bizim Paşa ile yaşından iri bir çocuk aynı uçakla oynamak isteyince bir çekişme ve itiş kakış başladı.  Az daha Türk-Yunan krizi çıkıyordu. Durumu kurtarmak üzere, hatunları bırakıp ben de daldım oyuna... 


Ben diyeyim 2, siz deyin 3 saat çocuklar bir o oyuncaktan bir diğerine efsunlanmış gibi oynadılar.



Sonra binanın küçük arka bahçesine çıkıp Playbobil heykelleri ile çocukların bol bol fotoğrafını çektik, saklambaç ve ebelemece oynadık.

Metro istasyonuna yarım saat tekrar geri yürümeyelim diye bulduğumuz bir kıytırık otobüs durağının panosundan otobüs güzergah ve saatlerini anlamaya çalıştık. Cebelleştiğimizi gören genç bir arkadaş sağolsun bize yardımcı oldu. Meğerse o da metroya gidiyormuş. Takıldık peşine! O olmasa yanlış durakta bekleyip, kimbilir olmadık bir otobüse binecektik. Genç arkadaşla muhabbete girdik hemen. Atina Üniversite'sinde bilgisayar programcılığı okuyormuş. Aş, iş durumları nasıl diye sordum. 'Benim okuduğum dalda iş miş yok' dedi. Yunan TV kanalı Mega'da kamera arkası asistanlığı işi bulmuş, stajyer parasına çalışıyormuş. 'Arkadaş senin bütün para git gel bu yolda patates oluyordur' dedim. Güldü, 'biraz öyle' dedi.
Bizim karışık kuruşuk tiplerimizden nereli olduğumuzu anlamamış olacak ki sordu. Ben Türküm, yengen de İngiliz deyince şaşırdı! 'Abi sen nasıl Türksün?'. Anlamadım...!!!! 'Benim bildiğim bıyıksız Türk olmaz!' dedi! Haklılık payı yok değil! Var mıdır bir istatistik acaba, memleketteki bıyıklı erkeklerin nüfus oranınına dair?

Merak edip baktım, inan ya da inanma ama istatistik var. Memleketimizdeki 45 yaş üstü bıyıklı erkeklerin oranı %53'imiş. Az arkadaş, yetmez! Başvekil kızar! Hemen oranı yükseltin! 


Ouzo, rakı, balık keyifli ama her gün her gün zor! Karaciğeri arada dinlendirmek lazım. Bu kadar gelmişken Yunan döneri Gyros'u deneyelim diyerek attık kendimizi bir büfeye. Atina seyahatinin en ucuz yemeğini yedik. Pita arası gyros 2,20 Euro!  


Kalan vaktimizde Atina'nın bence ayakta kalmış en güzel yapısı Hephaestus tapınağı, agora ve yeni arkeoloji müzesini gezdik. Müze harika ve üst katındaki kafede iyi manzara var. Bu müzeyi görmeden Atina'dan ayrılmayın!

 

Karanlık çökmek üzereyken Monastraki'nin ara sokaklarına daldık. Osmanlı döneminden kalma külliye ve hamam tarzı yapılar gördük.




Yediğimiz gyrosları yakmak için Paşa ile koştuk!




Monastraki eşrafının Arnavutlarla bir alıp veremediği olsa gerek! Duvarlara itinayla 'Arnavut sevgilerini' işlemişler! Keira Mavi, duvardaki yazı ne demek diye sordu. FCUK (French Connection) dedim. Yerse!





Sayılı zaman hızlı geçiyor. Son kalan günümüzde Atina'ya hoşçakal deyip vuracağız kendimizi Mora yollarına!

O da başka bir yazıya kalsın... Geia-sou!