Perşembe, Mayıs 31, 2018

Yeni Yugoslavya.... Belgrad'tan Girdik... Bekle Montenegro... 1. Bölüm


Havayolları birbirleriyle evlenince bazen bize de gün doğuyor. Oğlumuz Etihad, şu bizim evde kalmış katana kızımız Sırp Havayollarını satın almış (annesi JAT olur). Allamış pullamış, bir botox, iki silikon ile Air Serbia yapmış.  Kızımız güzellişmiş, kabak çiçeği gibi açılmış.

Air Serbia, bu evliliği dünya alem duysun diye fiyatlarını indirince, işte ondan bize gün doğdu. Bizim yemek masasında dünya haritası karşısında şuraya gidelim, buraya gidelim tartışmaları da kendiliğinden son buldu! 

Bir çok insana aktarmalı seyahat etmek pek sempatik gelmese de, bizim gibi iki afancanla (Mavi ve Paşa) gezginliğe kalkışan 4 kişilik bir aile için, eğer zaman kısıt yoksa aktarma bahanesiyle durmak, nefes almak, bir şehir daha görmek, havayı koklamak gayet iyi oluyor. Ayrıca, aktarmalı uçuşların da bazen daha ucuza geldiğini söylemeliyim.

(Londra - Belgrad - Podgorica - Belgrad - Londra parkuru adam başı gidiş/dönüş £88)  











Yeni Yugoslavya'ya giderken eski Yugoslavya'yı kafamdan atamıyorum. Lider Tito, efsane basketbolcu Drazan Petroviç, küçük FIAT 500 kırması Yugo, 1984 Sarajevo Kış Olimpiyatları, Galatasaray'ın büyük kalecisi Simoviç, Kustarica'nın meşhur filmi Underground, lise yıllarından sınıf arkadaşım Faris Cengiç ve sonra bir anda patlak veren ve uzun yıllar hafızalarımızdan silinmeyecek feci bir savaş...

Bir de eski Yugoslavya deyince eşimiz dostumuz, komşularımızı hatırlıyorum. Kosovalı Edibe hanım, Boşnak Yasemin teyze, Makedon İsmet amca, Karadağlı ortaokul arkadaşım Serhat...


Heathrow'da uçağın kapısında sıra ya girmiş son kontrolden geçmeyi beklerken, Air Serbia'nın yer hizmetleri görevlilerinden biri yanımıza yaklaşmasıyla hayal dünyamdan çıktım.

- Lütfen beni takip edin, çocuklarınız olduğu için öncelikli biniş hakkı sizin...

Havalı bir İngiliz abi elinde business class biniş kartını tutup bekleyedursun...   
 







2,5 saatlik keyifli bir uçuştan sonra Belgrad Nikola Tesla Havaalanı'na teker koyuyoruz. Nikola Tesla, Sırp göçmen bir Amerikalı bilim insanı (eski lügatta adam). Bugün elektrik varsa ona borçluyuz. Günün birinde isminin Belgrad Uluslararası Havaalanı'na verileceğini duysa inanmazdı herhalde!

Bir şehre gece girmeyi hiç sevmiyorum. Karanlıkta insanın bulunduğu yeri anlaması, kavraması, özümsemesi zor oluyor. Ruhumu, yeni şehir acemiliğinin verdiği cehalet ve kaybolmuşluk duygusu basıyor. Bu duygu içerisinde ilk defa ayak bastığım ülkenin karşıma çıkardığı farklılıkları anlamaya çalışıyorum.

Nikola Tesla, bizim İzmir Menderes Havaalanı'ndan biraz hallice. 'Merhaba' dedin mi, 'Merhaba' diyen sempatik bir polis sorgu sual yapmadan pasaportlara giriş damgalarımızı basıyor. Çocuklar, saat 7'de yatağa girmeye alışmış vücutlarına dert anlatmaya çalışıyorlar ama Paşa daha fazla dayanamayıp çıkış holünde kendini bavullardan birinin üzerine boylu boyunca atıyor.

İşi sağlama alıp, "booking.com" üzerinden bulduğum ve havaalanına sadece 10 dakika mesafedeki otelin 'bedava transferimiz var, size karşılayacağız' sözünün palavra olduğunu, yarım saat bekledikten sonra anlıyoruz. "Booking.com"a, Büyük Argo Sözlüğü'müzden usturuklu bir küfür bulup savuruyorum. Bu küfür kesinlikle Hulki Ağabey'in (Aktunç) ya da Ara Güler'in ağızına daha yakışırdı diye düşünüp, kendi kendime gülüyorum. 

Telefonla otele güç bela ulaşıp, rezervasyonumuzun otelde yer olmaması sebebiyle iptal edildiğini, yine güç bela bulduğum wi-fi ile maillerimi kontrol edip Booking.com'dan gelen, içinde özür dahi olmayan, hayli nezaketsizce yazılmış maili görünce anlıyorum.


Biz havadayken rezervasyon iptal edilmiş! Peki, olabilir. Ama Booking'in hiç bir aksiyon almadan bizi sallamasına ne demeli! Telefonda bir yarım saat daha cebelleşip bir Booking yetkilisi ile 'körler sağırlar birbirini ağırlar' tarzı bir konuşmadan sonra, arkadaşın 'falanca otele gidin size bekliyorlar' tavsiyesine uyarak kendimizi dışarı atıyoruz. 

Taksiciler, 'gel gel başka çaren yok' gibi sırıtıp bize bakıyorlar. En önde duran, kırmızı 1990'lardan kalma manda kasa Mercedes 200 D'nin şöförü hoop iki hamlede bavulları kaptığı gibi bagaja atıyor. Çocuklar uyuyacak koltuk görmenin sevinciyle kendilerini Rachel ile berber arka koltuğa bırakıyorlar. Bense, elimde tutuğum kağıtta yazılı olan, in midir, cin midir, ne olduğu belirsiz otelin adresini şöföre gösteriyorum. Adamın adresi aşağı yukarı çevirmesinden boka battığımızı seziyorum. Adresle perspektif oyunu oynayan şöför, sanki kağıdı gözüne yaklaştırıp uzaklaştırınca adres vahiy ile beyin hücrelerine düşecek zannediyor herhalde! Kağıdın başına üç şöför daha üşüşüyor. Bir Türk olarak fazlasıyla alışık olduğum bu sahneyi bir süre kendi haline bırakıyorum.


Şöför, 'tamam abi geç' der gibi bana arabaya atla diyor. Gecenin karanlığında ıssız Belgrad caddelerini arşınlıyoruz. Şöför kırık dökük bir futbol muhabbetine giriyoruz. Kızılyıldız'ı tutuyormuş. Türkiye'de Trabzonspor en sevdiği takımmış. Muhabbet futboldan pek öteye gitmiyor. Daha iyi ya, ben de sessizlik içinde arşınladığımız bu yeni şehrin gizemli havasını içime çekmeye çalışıyorum.

45 dakika yollarda gezindikten sonra Nova City adında bir otelin önünde duruyoruz. Şöföre 2300 Dinar bayılıyorum. 70 TL. Alçak Booking senin yüzünden maymuna döndük, ettiğini bul! 

Otel bütçenin üzerinde ama artık yapacak bir şey yok! Pijamaları çekip cuuup yatağa...

Sabah erken zinde ve keyifli kalkıyoruz. Yeni bir şehir, yeni bir heyecan. Tam bir günümüz var. Hadi tabana kuvvet...






Otel şehir merkezine epey uzak. Resepsiyondaki kız Alexandra'nın kocası Türkmüş, bize çok ilgi gösteriyor. Ucuza şöför ayarlayayım, şehri size gezdirsin diyor. Gülüyorum. 'Sağol, sen bize en yakın otobüs durağını göster...'. Bu sefer o gülüyor. 'Çok uzun sürer! Ayrıca bagajlarınız da var' diyerek endişe ediyor. 'Dert etme' diyorum, biz alışığız. Laos, Kamboçya, Burma yolları gördü bu toto (demiyorum tabii ki)... Sağolsun bizim için Belgrad tren istastonuna telefon ediyor ve bir günlüğüne bagaj bırakılabilecek bir yer var mı soruyor. Varmış, harika haber!
 

Çantaları sırtlanıp, arka caddedeki otobüs durağına doğru yollanıyoruz. Mahalle şıp demiş bizim Kasımpaşa'nın burnundan düşmüş. Kediler çöplerin tepesinde, arabalar kaldırıma parketmiş. Bir kadın köpeğini gezdiriyor, köpek kaldırımın ortasına salıyor, kadın olduğu gibi bırakıyor! Oh ne güzel memleketimde gibiyim...


Otobüs durağını buluyoruz ama bilet işini nasıl çözeceğiz diye düşünürken, uzun boylu genç bir çocuk görüyorum. Bu uzun adam kesin basketçidir ve bir Amerikan Ünüversitesi'nden basket bursu almıştır diye düşünerek 'yav kardeş otobüs bileti nasıl alırız' diye direkt İngilizce konuya giriyorum. Hah işte! Tahminimiz doğru çıkıyor, çocuk hakikaten Amerika'da okuyormuş, kusursuz bir İngilizce ile bize yardımcı oluyor. Bütün uzun boylular Amerika okuyor herhalde diye takılıyorum. Gülüyor. Basket bursu ile  okumaya giden çokmuş hakikaten.

Bizim 'halk ekmek' tarzı bir büfeden eski İETT biletlerini andıran biletlerimizi bu nazik çocuğun yardımı ile alıyoruz. Durakta bekleyen insanlar güleryüzlü ama otobüs gelice herkes canavara dönüşüyor. Sıra mıra, hoşgörü hak getire... İşte toprak, yabancılık çekmiyoruz.
 










Şehrin dış mahallelerinden merkeze doğru ilerlerken, yol boyunca göze çarpan oto tamirciler sıra sıra uzayıp gidiyor.





Şehire yaklaştıkça, betonik akıl tutulmasının Lazok ve TOKİ mimarisi esintileriyle bezenmiş eski blokları çoğalıyor. Depresif yapılar!




Çocuklar zımba gibi. Elimizde küçük iki bavul ve sırt çantaları ile eski Savunma Bakanlığı binasına yakın bir durakta iniyoruz. Burayı gözüme kestirmemin bir sebebi var çünkü savaş esnasında NATO'nun vurduğu binalardan biri bu. Olduğu gibi bırakılmış.










Ürkütücü bir görüntü! Çocuklar sorunca, savaşı anlatıyorum. Binaya korku dolu gözlerle bakıyorlar. Savaş onlara yabancı ama dünyanın acı gerçeği...








Bakanlık binası boyunca yürüyoruz. Kıbrıs'ta, Maraş çevresindeki sokaklarda yürürken hissettiğim garip duygu burada da beni buluyor.





İşte Hotel Beograd! Savaş sırasında bir çok gazetecinin kaldığı ve haberleri ajanslara geçerken koridorlarında sabahladıkları otellerden biri.







Elimizdeki çantalardan bir süreliğine kurtulmak için Belgrad Tren Garı'na, şehrin her yerini örümcek ağı gibi sarmış tranvaylardan birine binerek ulaşıyoruz. Tramvayda başıma gelen bir olay sebebiyle rezil rüsva oluyorum, onu da anlatmalıyım size.










Etrafı seyretmekten inen binene pek dikkat etmediğim için gar durağı kaçmasın diye aniden 'duracak' düğmesine basacağıma, gel sen acil fren düğmesine bas! Tabii korkunç bir fren gürültüsüyle bütün tramvay dursun ve herkes öne doğru savrulmasın mı! Eh, kondüktör bana Osmanlı tokadını çakmak üzere (bunu not düşelim) yerinden kalkıp üzerime yürüyünce 'aman abi ben turistim, yapma etme duracak düğmesi zannetim' diyerek derdimi anlatana kadar canım çıktı. Tüm tramvaydan 'ulan turist' bakışları ve de arkadan savrulan muhtemel Sırpça küfürler yetmiyormuş gibi, bizim çocuklardan da 'baba sen manyak mısın, niye o düğmeye bastın' zılgıtını yedim. Yes, ay em kıııreyzi... 






Belgrad Tren İstasyonu hüzünlü. Sanki herşey eski Yugoslav döneminde donmuş kalmış. Son tren gitmiş ve hiç gelmeyecek bir treni bekleyen insanlar öylece ortada dolaşıyorlar gibi.


Bavulları, içi tıka basa eşya dolu bir odaya 3-5 dolar karşılığı emanete bıraktık. Adam elimize bir fiş tutuşturdu. Hafifleyince rahatladık. Şimdi kendimizi Tuna boyuna vurup rahat rahat yürüyebiliriz.
 



Ulaşımda tramvay başı çekiyor. Vızır vızır her tarafa dolmuş gibi işliyorlar.










Belgrad'ın Tuna boyunca sıralanan eski mahalleleri Sırpların da içine düşmek üzere olduğu Balkanların en büyük alışveriş merkezi, en uzun binası ya da en geniş yolu gibi uzuv yarışına daha yenilmemiş. Sokakları arşınladıkça eski yüzlü bile olsa karaterini koruyan yapıları gördükçe seviniyor insan. Ancak bu binaların da ranta yenik düşeceğini, yakın bir zamanda zengin bir Sırp iş insanının (Nazivof Zorluviç mesela) buraları Zorluviç Center'a çevireceğini biliyoruz.




Sırp insanları dışarının tadını çıkartmayı seviyor. Yaşlısı, genci, çoluğu çocucuğu herkes dışarda. Nüfus da çok  olmayınca kalabalık bile kalabalık gibi gelmiyor. Bunu diyorum ama Belgrad'da yaşayanların toplam Sırbistan nüfusunun neredeyse %23'üne denk geldiğini de not düşmeli. 












Tuna boyunca yürüyoruz. Eski limanın demiryolu rayları hala duruyor. Eski depo binaları yıkılmış ama ön cephelerini tutmuşlar, belli ki bir restorasyon çalışması olacak.
















Çocuklarla gezerken onları arada deşarj etmezsek başımıza gelecekleri çok iyi bildiğimiz için Rachel sağa sola bakınmaya başladı. Şükür ki, bir çocuk parkı gördük ve bizim kuzuları bir süreliğine kendi dünyalarına bıraktık.






Bu, birazdan karnımız da acıkacak, ayağını denk al bakışı!





Tuna'nın karşı kıyısı sanki Florida'daki tropik 'mangrove'lar gibi.  



Sahil boyunca keyifli kafeler ve restoranlar var. Kadınlar burada epey güzelleşiyor. Fazla etkilenmeyin diye resimlerini koymuyorum. Sırplarla muhabbet ettiğimde ve söz Sırp kadınlarının güzelliğine geldiğinde söyledikleri şu: Eğer kadınlarımız güzel olmasaydı Osmanlı bizi 500 sene yönetmezdi! Tarihe farklı bir bakış. Bu teoriyi beğendim...















Tuna boyunca yürüyüşün doğal sehri meşhur Kalemegdan'a gelince son buluyor. Kale elden geçmiş, özellikle tepeye doğru tırmanınca arka tarafından bakımlı, bol ağaçlı bir parka dönüşüyor. Artık bizim şansımız mı yoksa Belgradlıların evlilik mevsimine mi denk geldik bilinmez, sürekli sağımızdan solumuzdan düğün arabaları geçiyor. Kalenin taş geniş merdivenlerinde çiftlerin fotoğraf yarışı seyretmeye değer!






Şehrin kalbi Knez Mihajlova'dayız! Mini İstiklal Caddesi... Bizim güzelim Beyoğlu'nun ruhuna fatiha okumadan önceki hali gibi. Bu tür nostaljik yorumlar yapmaktan çok sıkıldım ama dilimi tutamıyorum. Şehirlerde caddelerin araç trafiğine kapatılıp, halkın sosyalleşebileceği alanlar yaratılmasını kim sevmez! 





Belgrad sokaklarındaki bir güzellik de her sokak başında karşımıza çıkan danteller... Teyzeler, ellerinde tığları bir taraftan el emeği göz nuru nakış tutarken, diğer taraftan da dedikodu yapar gibi konuşup birbirleri ile kıkırdaşıyorlar. 
  





Bizim Paşa susayınca 'oğlum git şu paşa çeşmesinden su iç' diyorum... Bir şise sudan kurtardığımız gibi bağışıklık sistemini de güçlendiriyoruz...



Vakit azaldı. İsyan çıkmadan, acıkan karınları pizza ve bira ile sakinleştiriyoruz.



Sokak aralarında enstalasyonlar var. Belgrad canlı, yaşayan bir şehir...



90'larde Bizimkiler diye bir dizi oynardı televizyonda. Istanbul'un apartman hayatı esprili bir dille anlatılırdı. Apartmanın yöneticisi, epey kıl bir adam, Sabri Bey vardı. Belgrad'da bir apartmanın balkonundan bakıp ortalığı kesen, saga sola 'oraya park etme', 'aloo çöpünü buraya atma' der gibi laf yetiştiren bu amcayı görünce Sabri Bey aklıma geldi...  




Dedim ya, bir düğün olayıdır gidiyor. Hangi caddeye çıksak bir şatafat, bir gösteri... Ama en matrağı aynı bizdeki gibi kornaların çalınması ve araba camlarından sarkılarak Sırp bayrakları ile düğünü milliyetçi bir havaya sokmak... Size de tanıdık geldi sanırım. Hani bilmesek, damat evlenecek değil Kumanova seferine gidecek zannedeceğiz...






Eh gün bitti bitecek, daha yolumuz var. Bavulları istasyondan alıp, havaalanına yoldayız. Podgorica bizi bekler...

Air Serbia'nın 'arı vız vız vız' uçağı ATR 72'nin merdivenlerine doğru yürüyoruz. Maceranın ikinci bölümü Montenegro'da görüşmek üzere!
 










Pazartesi, Aralık 12, 2016

HÜLYA TEYZE, ERDOĞAN AMCA ve GERALDINE...

 
 


Eski ahşap masamın başına oturmuş, küçük penceremden dışarıda rüzgarın inanılmaz gücüyle savrulan ağaçlara bakıyorum. Benliğim anılardan binlerce ışık yılı uzakta. Ama aklımda çok iyi hatırladığım notalar, iki güzel insan ve Geraldine...
 
 5 yaşımı düşünürken hafızamda kalanlar tamamen gerçek mi, yoksa biraz da anlatılanlardan dolayı içine hikaye katılmış hayal ürünü mü  bilemiyorum. Ama o kadar yer etmiş, beni etkilemiş ki hayal ya da gerçek olsalar ne farkeder! 



Hafızanın anılarla oynadığı bu, kimi zaman kırıcı köşe kapmacayı hepimiz olgunluk çağına gelince yaşıyor muyuz? Siz de benim gibi siliyor musunuz burnunuzun direğini sızlatan o pınarı; hiç olmadık bir yerde aklınıza sımsıkı yapışan ve bir türlü sizi bırakmaya niyetli olmayan hatıraların yavaş yavaş açıldıkça sayfaları?
 
Küçük arabalar, futbol topu, ve anneden gizli çıkılan dut ve erik ağaçları içine kurulmuş bir dünya. Başka ne ister ki küçük insan yaş 5 olunca. Levent ile Ortaköy'ü birbirine bağlayan vadi bomboş o zaman! Boğaz tüm endamıyla karşımızda. Dereboyu'nun 'boklu deresi' hala akmakta 80'lerin başında. Babamın 'insan silosu' dediği Istanbul'un siteleri, apartmanları bugünle karşılaştırınca hala az o yıllarda. Alışveriş merkezleri daha yok. Pasajlar hala yaşamakta... 



Ortaköy Cami'nden okunan ezanın sesi ve Marmara'dan Karadeniz'e usulca ilerleyen şileplerin balıkçı motorlarını savmak için çaldıkları düdük evimizden duyulurdu. Önümüzde dut ve yazın havalar ısınmaya başladığında saldığı koku sesebiyle kibar insanların 'kokan ağaç' dedikleri ama biz çocuklar için nam-ı diğer osuruk ağacı "Ailanthus Glandulosa" yani 'Aylandız' denizi... Aylandızlar yaprak vermeye başladı mı bizim arka bahçeye doğal bir duvar oluşturur, saklambaç oyunlarımızda da bize gizlenecek kocaman bir alan yaratırdı. Esnek ince dalları kovboyculuk oyunlarımızda Kızılderili olanlarımız için  ok ve yay hammaddesiydi. Ne zaman aylandız görsem hala içimi çocuksu bir heyecan kaplar. ''Hey gidi hey osuruk ağacı'' der gülümserim. O güzel aylandızlarımı, osuruk ağaçlarımı kesmişler, yerinde yeller esiyor artık!



 
İçinde pek sorumluluk olmayan ve hatta okul kavramının bile pek oluşmadığı yıllar (nedendir bilinmez o zamanlar okula 7 yaşında başlanırdı) . En büyük kaygı annem, ''arkadaşlarım Oğuz ya da Mıstık'a oynamaya gitmeme izin verecek mi?!'' olurdu. O günleri düşündükçe keşke tekrar çocuk olsam diyorum.
 
Neyse biz tekrar hikayeye dönelim. Annemin kısa zaman sonra 6 yaş için, biraz da ağır sayılabilecek bir sorumluluk hedefi koymuş olduğunun tabii ki farkında değildim. Bir anda kendimi 10 senelik, kah acı kah tatlı bir girdabın içinde bulacaktım.
 
Onu, kuyruklu bir Steinway & Sons piyanonun başında hatırlıyorum. Bu hafızamda onunla ilgili oluşan ilk resim. Zannedersem Chopin çalıyor. Parmakları piyanonun tuşları ile sanki dans ediyor. Küçük olmama rağmen etkileniyorum. Beni her gördüğünde büyük bir tezahüratla sarılıp göğüsüne bastıran, yanaklarıma öpücük konduran, İpek ablanın annesi, benim dünyamda ise 'Hülya teyze' bu figür... Yani Hülya Saydam...
 
- ''Bayılıyorum bu parmaklarına senin, ne güzel uzun uzun... Ne çalmak istersin?''
- Ben de senin gibi piyano çalacağım... (senli benliyiz!)
- Bence bu uzun parmaklarla çok iyi keman çalınır... Ne dersin Erdoğan?





 
Erdoğan amca hiç tereddüt etmeden ''kesinlikle' diyor. 
 
Erdoğan amcanın (Erdoğan Saydam) bir kaç gün sonra küçük bir kutu içerisinde bana verdiği çeyrek kemanım ile sorumluluk dünyasının içine düşüveriyorum. Uzun yıllar süreceki kah tatlı kah acı bir girdap benim için.
 
Elde keman Erdoğan amcaya haftada bir gün derse gidiliyor. Ablamın elinden tutup İpek ablaya gidişlerimiz artık benim için keyif olmaktan çıkıyor. Ablam, en yakın arkadaşı İpek ile içeride kaynatırken, ben İpek ablanın babası Erdoğan amca ile keman dersindeyim. Erdogan amca artık amca değil öğretmen... Kafam iyice karışmış durumda. Tellerden çıkan tiz ses, yazın sıcağı, yakında gireceğim konservatuar sınavının ağır yükü, aklımda arkadaşlarımın bahçede oynuyor oldukları fikri... Tabii, 6 yaşındaki bir bedenin kaldıracağı cinsten değil bütün bu dertler. Kemanı en yakın koltuğa bırakmamla koridora koşuşum ve Erdoğan amca'nın 'ne oldu bu çocuğa!!' demesine fırsat vermeden midede ne varsa olduğu gibi koridora boşaltışım, hafızama çok net işlemiş. 


Her hafta ya Cuma akşamı, ya da Cumartesi sabahı annem elimden tutup beni Taksim'deki - bugün içine hançer saplanmış - Atatürk Kültür Merkezi'ne İstanbul Senfoni Orkestrası'nın konserlerini dinlemeye götürüyor. İlk zamanlar eziyet gibi gelen bu rutinden bir süre sonra zevk almaya başlıyorum. Yavaş yavaş bestecilerin eserleri de kulağımda yer etmeye başlıyor. Şimdi geri dönüp o yıllara bakınca ne büyük ve önemli sanatçıları dinleme şansına erişmişim diye düşünüyorum. Suna Kan, Ayla Erduran, İdil Biret, İgor Oistrakh, Nigel Kenndy, Cihat Aşkın...






Konservatuar sınavını kazanmamla bu sefer okullar arası yolculuklarım artıyor. Normal okulumdan çıkıp, o zamanlar eski binasındaki Çemberlitaş Belediye Konservatuarı'na eski traleybüs, ya da İ.E.T.T.'nin Leyland otobüsleri ile gidiş gelişlerim hafızamın tozlu raflarında duruyor. Daha okuma yazmayı sökememişken notaların dünyasına dalmış bir çocuğun korku ve şaşkınlığı içindeyim. Kemanımla aile fertlerine ve de komşulara verdiğim azap eminim onlar için pek de hoş bir tecrübe olmamıştır. Bu yetmiyormuş gibi her misafir gelişinde annemin 'hadi bakalım amcalara, teyzelere keman çal' demesinin bende yarattığı derin sıkıntı, daha o zamandan bu işte pek de gelecek vadedecek bir müzisyen olmayacağımın işaretleriymiş! 


Erdoğan amca ile 'hoca - amca' ilişkimiz, günün birinde konservatuarın hademesinden yediğim okkalı fırça sonrasında değişiyor. 


- Hasan Efendi!
- Ne var?
- Şey, keman dersim var da Erdoğan amca hangi sınıfta bulamadım.
- Erdoğan amca mı? Ulan senin ağzına bir çakırım Erdoğan amcayı görürsün! Öğretmenine amca denir mi hiç!
- Şey bennnn....

Sulu gözlü bir çocuktum. Hasan Efendi'nin tepkisinden  o kadar korkup etkilendim ki, kendimi tuvalete atıp bir süre ağladım. Sonra korkumdan bir daha Erdoğan amcaya, ''amca'' diyemedim.

Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere haftalık gidiş gelişlerim devam etti. Bazen elimden ablam Ayşem tutuar götürür, bazen biraderim Kerem'e satarlardı beni. Bu nadir olurdu ama en çok babamla gitmeyi severdim. Çünkü bir tek o, konser sonralarında eve gitmeden önce, Taksim büfelerinden döner ya da sosisli sandviç isteğime itiraz etmezdi. Annem yemek konusunda fazlasıyla titiz olduğu için hem sağlıksız olduğunu düşündüğünden, hem de mideyi bozacağımız endişesiyle sadece derslerden iyi not aldığım günlerde büfelerden yalvar yakar bir şey alınmasına izin verirdi. Ama, dönerciye kök söktürürdü.

-Oradan kesme! Bak yan taraf iyi pişmiş oradan koy! Yağından koyma!

Adam, anneme 'çattık' der gibi bakar, üfleye püfleye döneri keserdi. Ben ise yaşanan bu olaydan dolayı utanç duyar, bu diyaloğu neredeyse saklanarak izlemeyi yeğlerdim.

Annemin endişelerinin haklı olduğunu bir gün kötü bir tecrübeyle anladım. Eh! Tabii bu iş bu kadar kontrol haline gelince, çocuk yaşta bulunan her fırsatta yasağı delmek bir adet oluyor.  Neyse hikayeye dönelim, konservatuarın eski binasının belediye başkanlığı binasına dönüştürülmesiyle bizim Çemberlitaş macerası kendini Kadıköy rıhtımında devam eder buldu. Sanata verdiğimiz önem sağolsun, konservatuarımıza Kadıköy sahildeki eski hal binası uygun görüldü. Vapur düdükleri ve meydandaki seyyar satıcıların gürültü patırtısına keman, piyano, trombon, klarnet gibi her türden enstürman sesi de girmiş oldu. İlk başlarda bunu yadırgayıp, camı sonuna kadar açmış gam çalışan bir keman öğrencisini merakla seyreden halk için bir süre sonra bu hal de normale dönüştü, herkes alıştı. Bach çalarken, fonda 'kuzuuuu gibi palamuuut palamuuuut var ablaaaa, geeeel geeel geeeel kuzuya gel' seslerine bizlerin de alıştığı gibi!





Evet döner ve sosisli sandviç sevdamı anlatıyordum. Evet, cep harçlığımdan biraz biriktirdiğim bir gün ders arasını fırsat bilerek büfeye koştum. Tabii yasak delmek baldan tatlıdır! Hazır kontrol de yokken, üç tane bol soslu sosisli sandviçi mideye indirdim. Yaş 6! Şişmiş bir göbekle Mine (Mucur) hocanın solfej dersine girdim. Dersin ortasında hafif hafif başlayan buruntu, kendinin korkunç bir gaz fırtınası ve bulantıya bıraktı. Notalar havada uçuşurken duruma dayanamayan bağırsaklarım 'potur potur potur' tarzı sesler çıkararak sosisli sandviçleri koyverdi! Kıçımı duvara verip, zar zor 'öğretmenim tuvaletim geldi' diyerek kendimi dışarı attım. Kapıda bekleşen annelerden biri halimi görüp bana acımış olmalı ki, aldığı gibi beni tuvalete soktu. Temizleyip pakladıktan sonra annemi bulup beni teslim etti. Anneme bugüne kadar bu hikayenin gizli 'mideye indirilen 3 sosisli sandviç' kısmını anlatmamıştım. 42 yaşına geldim, aradan 36 sene geçmiş artık bilmesinde sakınca yok!





Bir gün apar topar Hülya teyzelere gittik. Şişmiş gözlerle bana sarılan Hülya teyzeyi görünce bir terslik olduğunu anladım. Sevgili Erdoğan amca artık aramızda değildi. Bana müziğin temellerini öğreten, şefkatli, babacan ilk keman hocam Erdoğan amca artık yoktu.

Yıllar yerinde saymıyordu tabii. Ben de yavaş yavaş büyüyordum. Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere her hafta gitmeye devam ettim. Bu mekanla aramda bir sevgi bağı oluştuğunu, her içeriye girişimde sanki Erdoğan amca ile buluşuyormuşum gibi hissettiğimi hatırlıyorum.  Hocalarımın bir kısmı devlet sanatçısı olarak senfoni orkestrasında çalıyordu. Onları izleme şansına eriştiğim gibi kuliste kendilerini ziyaret ediyor, Atatürk Kültür Merkezi'nin gizemli prova odalarını ve kulislerini keşfediyordum. Arkada ayrı bir binada Ethem Bey'in lütiye atölyesi vardı. Kırılan arşeler, kopan teller, kendini koyveren köprüler ya da çatlaklar burada tamir görürdü. Yeni bir keman alınmak istendiğinde Ethem Bey'e muhakkak uğranırdı. Recine kokan bu odayı sever, sakinlikle enstürmanlara hayat veren bu lütiyelere büyük bir saygı duyardım.

Atatürk Kültür Merkezi'nin temelleri, 1946 yılında mimarlar Feridun Kip ve Rüknettin Güney'in projesi olarak atılmış. Savaş sonrası bütçe sıkıntıları sebebiyle yapımına ara verildikten sonra, mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından yeni bir proje ile ancak 1969'da hayata Kültür Sarayı olarak açılabilmiş. Yıllarca onca muazzam sanat ve sanatçıya evsahipliği yapan ve gönül bağım olan bu yapı, dogma kafalı düşünenler için önemsiz ya da işlevini yerine getiremez şeklinde adledildiğinden (bir de Atatürk adına tahammülsüzlükten) içi boşaltılarak, 2005 yılından bu yana atıl bırakılmış durumda. Kim nasıl düşünürse düşünsün, yakın tarih şehir mimarisi açısından  büyük öneme sahip bu yapının bu hale getirilmesi ve hatta yıkılmasının düşünülmesi bile insanın içini acıtıyor.






Neyse, biz büyüklerimizden iyi mi bileceğiz (!), hikayemize dönelim. Yaşım büyüyordu. Artık kemanı 'gıygıdı gıy'  tarzı kuru gürültüden melodiye doğru geçirmeyi becermiştim. İyi bir kemancı olamasam da, müziği bilimsel olarak öğrenmek, bestecileri anlayabilmek ve de değerli hocaların sınıflarının havasını koklayabilmek benim için muazzam bir kazanım oldu. Selahattin ve Ebru Yunkuş, Nursun Idemen, Çiğdem Yonat, Mine Mucur, Duygu Ünal... Hepsine, ayrı ayrı, emekleri için ne kadar teşekkür etsem azdır, kelimeler yetersiz kalır!






Müzik eğitimi yüreğime iki temel unsur kazıdı. Klasik müzik, kesinlikle başta Bach ve caz! Benim konservatuar yıllarındaki eğitim biraz Sovyet kafalıydı. Katı, esnekliği yok! Bir öğrenci armoni dersi öncesi piyanoda caz ya da alaturka tıngırdatsa, dışarıdan geçen bir hocadan zılgıtı yerdi. Ben de gençliğe adım atan bir keman öğrencisi olark Stephane Grapelli dinlemeye başladım. O yıllar daha walkman hayatımıza yeni girmiş. Piller benzin kadar pahalı. Zaten iki pil kasedi arkalı önlü dinlesen anca götürüyor. O piller de akan kokan cinsten! Pil bitmesin diye kasetleri ileri geri sarmak için derslerde kullandığımız Stabilo beşgen kalemlerle kasedi sarıyoruz. Ben de aldığım Stephane Grapelli & Django Reinhardt albümünü hatmediyorum. Bir gün sevgili hocam Çiğdem Yonat'a dedim ki: ben Stephane Grapelli gibi cazcı olacağım.  Çiğdem hocam zerafetinden tabii bir şey demedi, ama ben şimdi seni eşek sudan gelene kadar döverim tarzı bir bakış attı.






Akranlarım Michael Jackson, Madonna, Duran&Duran, Pet Shop Boys fırtınasına kendilerine kaptırmışken ben bu yaşlarda ablam Ayşem sayesinde caza daha da merak sardım. Ayşem o yıllar için çok iyi bir Latin caz arşivine sahipti. Kendisinden arakladığım kasetleri o zaman için hatırı sayılır performanstaki Fischer marka müzik setinde dinlerdim. Gilberto Gil, Sergio Mendes, Astrud Gilberto ablamın arşivinde demirbaş üstadlardı. TRT 3 FM'in de en başarılı yıllarıydı. Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşcı'nın muhteşem program Stüdyo FM ve Mavi Nota dünyamızı aydınlatırdı. 1984-85 yazında caz dışında bir de Queen ve Freddie Mercury girdi hayatıma.  Birader Kerem'in arkadaşı Şefik ağabeyden (Prof. Şefik İğdem) ödünç aldığımız The Works, A Night at the Opera beni inanılmaz etkilemişti. Bohemian Rapsody'yi kırık İngilizce ile söylemeye çalışır, bir kağıda sözlerini geçirirdik. Beni bitiren parça tabii ki 'Love of My Love' olmuştur. O yaz bir de ilk aşk var hayatımda.  Genç yaşta aşk kimyasını dayanılmaz ağırlığı... Begüm, çıtı pıtı tatlı bir kızdı. Güzel gözleri vardı. Bir iki kaçamakta elini tutmuş, kolumu omuzuna atmıştım. Bizim aşk buydu. Uzun da sürmedi. Yaz geldi, o yaştaki her kız gibi o büyüdü. Bana yüz vermez oldu. 'Love of My Love' dinleye dinleye hem walkman'in kulaklığını patlattım, hem de pil harcamasından bittim. Ne olduğu pek bilinmez bir aşk yarasına 'Love of My Love' merhem olmadığı gibi, üzerine melankoli kimyası ile tanıştırdı beni. Hayat işte vücüt kimyası ile bitmek bilmeyen bir tecrübeler girdabı!!










Geraldine'i merak ediyorsunuz eminim. Herşey 1990'da abim Kerem'in Istanbul Jazz Festivali'nde çalışması ile başladı. O yaz hayatımın belki de en güzel yazıydı. Yaş 16! Hayat toz pembe! Herşey güzel! İstanbul sanatının kalbine hançer saplamamış, Atatürk Kültür Merkezi canlı! Harbiye Açıkhava ise en muhteşem günlerini yaşıyor. Abim sağolsun arada yakaladığı biletleri ablam ve bana paslıyor. Efsane Miles Davis'i dinleme şansına erişiyorum. Başka bir efsane Dizzy Gillespie... Ve Jan Garbarek! Notaların bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim diyorum kendi kendime. Abim hiç adını duymadığım Yellow Jackets'ın rehberi aynı zamanda. Konsere bilet yok ama beni çaktırmadan Açıkhava Tiyatrosunun arka kapısından, arabanın bagajına saklayıp, gizlice sokuyor. Yellow Jackets ile  26 yıllık dostluğum böylece başlıyor. Provalarını, tiyatronun üst tarafında duvar kenarına tüneyip seyrediyorum. Geraldine ile o gece tanışıyorum. Bugüne kadar hissetmediğim duyguları kanıma pompalıyor. O kadar güzel ki...! Geraldine, başka bir aşk... Bütün aşklarımı aldattığım gibi karımı bile hala onunla aldatıyorum.  






Peki niye yazdım bütün bunları. Çünkü Geraldine'i her dinleyişimde çocukluğumu özlüyorum.  1990'ı özlüyorum... Datça'mı özlüyorum... Uzaktayım iyice... Kaybolan şehrimi özlüyorum. Yok olan Beyoğlu'nu, yozlaşan Galata'yı... Çocukluk arkadaşlarımı özlüyorum, geceleri Levent'in ıssız sokaklarında yürüdüğüm... Ortaköy'ü, Akıntı Burnu'nu... Gamsız, tasasız günleri. 


Keman kutuma baktığımda Erdoğan amcayı, Hülya teyzeyi özlüyorum. Çünkü, hala, o küçük  uzun parmaklı çocuk var yüreğimin bir köşesinde... 'Ben...' diyor, 'ben oysa hiç gitmedim ki '...


Alim Erginoğlu
12 Aralık - Oxford