Cuma, Şubat 24, 2012

Çocuklarla Yollarda; Oxford - Budapeşte - Atina (1. Bölüm)

Gezmek hiç şüphe yok ki bir sanat, ama yola hazırlık ondan daha büyük bir sanat. Bir geziye çıkmadan önce derli toplu bir liste hazırlayan, ne alacağını, ne giyeceğini çıkaracağını bilen; fotoğraf makinasının piline, diş ipine, hatta ıslak mendile kadar teferruatı hatırlayan ve onları son dakikaya bırakmadan inci gibi çantasına yerleştiren ve gece yarılarına kalmadan erkenden yatağa girebilen insanlara hep gıpta ettim.



Ancak geziye çocuklarla çıkılacaksa işte o zaman biraz evvel bahsettiğim sanatsal hazırlık devresini yaşamak pek olası değil. En azından bu bizim aile için geçerli.

Rachel’ın stresli koşuşturmacasını ve yatağa yığılmış dağ gibi eşyaları görünce ‘gezmeye’ değil de ‘göçmeye’ gidiyormuşuz gibi bir hisse kapıldım. Çocuk sayısı bir değil iki olunca teferruatın dozu da onunla doğru orantılı. Ne demek istediğimi, çocuksuz birinin anlaması epey zor.

Çocuklar ne giyecek ne çıkaracak bir tarafa, ne ile oynayacaklar; yolda acıkırlarsa kumanyada tatlısından tuzlusuna ne olacak; hastalanırlarsa elde ne var? Termometreden başlayıp ateş düşürücüye kadar giden bir liste...



Son dakikacı olduğumuz için evdeki panik havası seyahatten 24 saat önce başlıyor, son saatler yaklaştıkça alevleniyor. Bağırış çağırış; ‘onu aldın mı, bunu koydun mu?’lar, yok yok bir değil bir düzine alınacaklar... Çok şükür ki, Rachel elinde bir liste ve kalemle geziyor.

Çocuk beziiii?
Varrrrr
Kaç tane varrrr?
46’lık paket varrrrr...

Tamam, sil listeden.

Gece yarısını geçtikten sonra bavula son dakikada sıkıştırılan ve eminim bazısı hiç giyilmeyecek ya da kullanılmayacak ıvır zıvır... Böyle bir curcuna işte bizim her seyahat öncesi yaşadığımız, komedi dizilerini aratmayacak sahnelerden oluşan hazırlık safhamız.

Nedense uyku saati de hiç tutmaz seyahatten önceki gece. Üç dört saatlik yetersiz bir gece uykusu tabiii unutkanlıklara gebedir. Sabah kahvaltısı ile uğraşmayalım diye özene bezene emek verip hazırladığım güzelim tostların unutulması şasılası bir durum değil!



Aldın mı tostları?
Yoo almadım, sen almadın mı?
Aaaa...!  Sen alacaktın hani.
Nasıl ben alacaktım...???

Sonra on dakika birbirimize vıdı vıdı vıdı...

Budapeşte’ye uçuşumuz Malev ile Londra Gatwick kuzey terminalinden. Sabah 5’te ayaktayız. Çocukları yataktan kaldırdığımız gibi pijamalarıyla arabaya atıp 5.30’da tekerlekleri döndürmeyi beceriyoruz. Oxford – Gatwick trafiksiz yolda 1,5 saat sürüyor. Cumartesi sabahı olmasına rağmen M40 ve M25 otoyolları kalabalıkça. Gün ağırırken havaalanına varıyoruz. Çocuklar uykusuz ve bir o kadar da şaşkın olmalarına rağmen hiç mızmızlık etmiyorlar.



Daha önce hiç Macar Havayolları Malev ile uçmadığımız için ne ile karşılaşacağımız konusunda pek bir fikrimiz yok. Her ne kadar havayolu sektörü ve uçaklara meraklı olsam da, okumak ile bizzat tecrübe etmek arasında büyük fark var. Malev’in check-in sırasındabizden başka yolcu yok! Hiç bu kadar rahat ve hızlı bir biçimde bavulları teslim etmemiştik! İki dakikada hallolan check-in işleminden sonra stres modundan tatil moduna geçiyoruz.



Aşırı rehavet havaalanlarında pek tehlikelidir. Yok kahve, yok free-shop, yok tuvalet derken ‘uçağa son çağrı’ yazısı ile panik olmayan yoktur! Sonra koştur babam koştur! Kapıya gidişimiz biraz buna benzer bir halde oldu. Kısa bir soluklanmadan sonra, ‘önce çocuklu aileleri alalım’ anonsu ile kendimizi, yaşını başını almış ve artık bir Afrika havayoluna satılmayı bekler haldeki bir Boeing 737-700’ün kapısında bulduk. Malev’in çimen yeşili dekorasyonuna bayılmamak elde değil! İnsan bir uçağa değil de, çayırda pikniğe gelmiş gibi hissediyor.

Bol ‘ö’lü, ‘ü’lü ve ‘ş’li tanıdık sesleri barındıran Macarca anonsların ardından sabah 8.55’de uçağımız Londra Gatwick’ten teker kesti. İşimiz bitse de artık eve gitsek modundaki hafif katanalaşmış hosteslerimiz kısa süre sonra pek leziz, baharatlı salamlı sandviclerimizi dağıttılar. Bizim oğlanı fasulyeden sayan ve sandviçi pas geçen hostese ‘ablası, bak burada bir yavru var’ deyince zora ki de olsa bizim Paşa’ya da sandviçi kaptık. Oğlan ancak yarısını yiyebildiğinden aslında sandviç bana yaradı!



2,5 saatlik rahat bir yolculuktan sonra altımızda yılan gibi kıvrılan Tuna Nehri’nin üstünde bir kaç tur attıktan sonra Budapeşte’ye indik. Havalimanı küçük ama fonksiyonel. Pasaportlarımıza dahi bakmayan polis ‘geç abi geç’ yapınca iki dakikada kendimizi bagaj bantlarının yanında bulduk. On dakikaya da bavullarımız gelince artık bizim gezi de resmi olarak başladı.

Enformasyon masasındaki adamın başını kalabalık görünce, hemen yandaki rafların üzerinden bir Budapeşte haritası kaptım. Harita sağolsun tüm toplu taşımacılık opsiyonlarını da sıralamış. Maalesef daha şehir metrosu havaalanının içine kadar gelmiyor ,ama 200 E numaralı otobüs metronun mavi hattının başladığı nokta olan Köbanya/Kispest’e kadar yolcuları götürüyor. Tam kalkmak üzere olan otobüse çubbaaa atlayıp yola çıkıyoruz. Otobüs adambaşı 400 Forint (1 TL=110Forint). Çocuklar bedava!




Yeni ayak basılmış bir ülkedeki ilk izlenimler, ilk görüntüler benim için hep ilgi çekici ve enteresandır. Beyin önceden kaydettiği bilgileri evirip çevirerek bir yargıya varmak ister. Hafızam bir yanda 1956 Devrimi’nin fotoğraflarını gözümün önüne getirirken diğer yandan Bartok ve Liszt’in notaları da kulağımda çınlıyor. Budapeşte’nin dış mahalleleri kafamda kurduğum şehir hayalinden uzak. Bizim Trakya’daki köylerini anımsatan, dik çatılı evciklerin arasından geçiyoruz. Ara ara, dört beş katlı gri eski bloklar bir gözüküp bir kayboluyor. Aradan yirmi yıl geçmiş olsa da, şehrin son demlerini yaşayan, eski komünizm yüzü hala bir yerlerde saklı. İçi Sovyet kokan metro vagonları sanki ruhlarını o yıllarda bırakmış insanlarla dolu.



Yanımda oturan genç ile sohbete dalıyoruz. Karşımızda oturan bir Alman aile de muhabbete dahil oluyor. Baba, benim Türk olduğumu duyunca biraz şaşırmış gibi gözüküyor. Eşimin İngiliz olduğunu öğrenince, ‘hah! pasaportu kapmak için kızı tavlamış’ gibi bakıyor bana. Ben de, ‘kızı kaptım, pasaportu da aldım’ edasıyla cevaben adama bakıyorum. Macar çocuk anlatıyor: ‘Bu hükümet de Amerika’nın uşağı çıktı. İş güç yok. Fırsatını bulan pırrr Almanya’ya, Avusturya ‘ya...’.




Muhabbet bir anda ne olduğunu anlayamadığımız gürültü patırtı ile bölünüyor.  Bugün Pazar, Budapeşte’de de maç günü. Hem de derbi var... Çocukluğumun takımları Honved ve Ferencvaros’un taraftarları polis kordonunda metroya doluşuyorlar. Arada borozan sesleri ve bağırış çağırışlar eşliğinde aktarma yapacağımız Deak F. durağına varıyoruz. Alman aile ile Macar çocuğa ‘eyvallah’ deyip vagondan iniyoruz. Puset ve bavullarla asansörsüz katları inip çıkmak biraz sorun olsa da çok dert etmiyoruz. Çocukların da pek şikayet eder halleri yok! İçimiz yeni bir şehire gelmenin heyecanı ile dolu.



Şehrin Buda tarafında, tarihi kalenin hemen yakınına denk gelen Battyhanny durağında iniyoruz. Uzun bir merdiven metrodan bizi gün ışığına çıkarıyor. Çocukları ve bavulları gören bir adam daha biz ‘gerek yok’ demeye kalmadan ‘durun size yardım edeyim’ deyip bavullardan birini kaptığı gibi basamakları tırmanıyor. Sonra tekrar aşağıya yanımıza gelip, Paşa’nın oturduğu pusetin bir ucundan tutup bana yardım ediyor. Macar kardeşimden güzel bir ‘hoşgeldin’ bize!


Su, her şehre can veren ona kimlik kazandıran bir unsur. Bu durum Budapeşte’de de değişmiyor. Tuna aynı kafamda canlandırdığım gibi görkemli, geniş ve bulanık. Kendi eksenimde şöyle bir dönüyorum şehrin ilk fotoğrafını hafızama yerleştirebilmek için. Nehrin karşı kıyısındaki şatafatlı Parlamento binası, Zincirli Köprü, sarı renkli tramvaylar, nehir boyunca bisiklete binenler, Paris ile aşık atmaya çalışan işlemeli binalar...



Otelimiz Regnum şehrin merkezine uzakça sayılsa da, tesadüf bu ya, oteli şehrin Osmanlılardan kalan en eski yapısı Arslan Paşa Hamamı’nın hemen yanındaki Ganz Sokağı’nda buluyoruz. Her Türk evladı gibi uzak bir diyarda geçmişe ait bir iz bulmak beni de heyecanlandırıyor. Arslan Paşa kimdir diye sorarsanız; kendisi Budin Beylerbeyi. Balkanlardaki bir çok savaşta gösterdiği başarıyı diplomasi alanında da gösterince Budin Beylerbeyliği'ne getirilmiş. Biraz araştırınca Arslan Paşa’nın deli dolu bir kişiliği olduğu da ortaya çıkıyor. Rivayet o ki, ahbaplık ettiği bir Macar’ı katakulliye getirip sünnet ettirmekle kalmamış, zavallı adamı sokak sokak dolaştırıp çalgıcılar eşliğinde oynatmış! Artık bu deli doluluğu mudur, yoksa iç politika mıdır bilinmez, bir kuşatmadaki başarısızlığı sonrasında Sokullu Mehmet Paşa tarafından kellesi vurulmuş.



1566 yılında yapımı tamamlanan hamamın şehrin merkezine nispeten uzak bir mahalleye yapılmış olması onu bugünlere taşımış. En uzun süren kuşatmalarda bile ahalinin hamamı kullandığı tarih sayfalarında anlatılıyor. Bugün Ganz Sokağı’nda büyük binaların arasına sıkışmış bu hamam hala aktif olarak kullanılıyor. Tabii, Arslan Paşa’nın hamamı artık lüks bir spa!



Regnum Hotel, konforlu ve rahat. Üç sene önce yapılmış. Bizi çoluk çocuk gören resepsiyonist bir kıyak yapıp, saygıdeğer ailemizi suite odaya terfi ettiriyor. Oda futbol maçı yapmaya müsait. Çocuklar kocaman yatağın üzerinde yuvarlanıp duruyorlar. Sabahın köründe kalkmalarına ve de uzun süren yolculuğa rağmen yeni şarj edilmiş bir pil gibi enerjik durumdalar!



Kısa bir dinlenmeden sonra yürüyüşten sakınmayan ve bunu gezmenin en iyi yolu olarak bilen Erginoğlu ailesi depar alıyor.

1. Bölümün Sonu

Cumartesi, Aralık 17, 2011

Atina'da bir Palikarya... Palikari...

'Palikari' (palikarya) dedi bir bıçkın satıcı bana balık pazarında; 'cesur delikanlı'... Bizim deyişle 'güzel kardeşim' bir bakımdan... Hani bu lafa - niyeti olmasa bile insanın- iki kilo barbuni, üç kilo kolyosis ve dört kilo çipuras alınırdı...

Karaolou (Karaoğlu) sokağında, sıra sıra tenteΣ (tentelerin) altında bu satırları yazarken bir manabis (manav) bağırıyor... 'oxi hormones' (hormonsuz)... Pontuslu, hani bizim laz uşağı, pek tsakali (çakal)... Direkt tercümesi varsa Grekçede, diyeceğim 'hadis lanis'... Farkında değil ki, olmuş onun domatesler karpoyzi (karpuz)!


Kaldı bir günümüz Athinas'ta! Eurolar suyunu çekti. O zaman geçelim Euro Zone'dan, Ouzo Zone'a... 
  

Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Üçüncü Baskı Fırından Yeni Çıktı!



Ne mutlu ki kitabımın üçüncü baskısı hazır! İlk etapta aşağıdaki link üzerinden temin etmek mümkün. Kısa bir süre sonra Amazon'da da satışı başlayacak. 

http://www.lulu.com/product/paperback/bir-t%c3%bcrk-bir-%c4%b0ngiliz-ve-%c3%9c%c3%a7-kuru%c5%9fluk-d%c3%bcnya/16430303?productTrackingContext=search_results/search_shelf/center/1

Sevgili dostum Emre Ülker'e, her okuyuşumda beni duygulandıran, bir kez daha yaşadıklarımı ve hayatı düşünmeye iten önsözündeki değerli satırlar için teşekkür ederim.

**********************************************

Bir kitaba önsöz yazmak için kâğıdı kalemi ele alınca insan, işi neresinden tutacağını bilemiyor. Kitabın içeriğinden mi bahsetmeli? İçeriği bir kenara (daha doğrusu okuyucuya) bırakıp, kendine neler hissettirdiğinden mi dem vurmalı? Hele kitabın ilk bölümü, burada olduğu gibi, durumu biraz daha karıştırmak istercesine, mektup şeklinde yazılmışsa; o mektupların yazıldığı kişi olduğunu düşünmek, çok mu iddialı? Belki de bu kısa yazıya yeniden başlamam gerekiyor.

Şöyle yazmalıyım cevaben:

Sevgili Dostum,
Kitabını defalarca okudum. Defalarca, kimselere açmadığın sırlarını, hani başkalarını bırak,
bunca yıllık dostluğumuza rağmen bana bile anlatmadığın kimi ayrıntıları gözden geçirdim.
Yolculuğunuzu hazırlayan hastalık sürecinden, uzak coğrafyalarda başınızdan geçen ilginç
olaylara kadar, bu kitabı oluşturan her şey üzerine uzun uzun düşündüm. Sonunda bütün
bunlardan öğrendiğimi sandığım şey, yaşadıklarını anlamamın aslında ne kadar zor olduğuydu.

Borges, Aristo'nun bir eserini çevirmeye uğraşan İbn Rüşt'ten bahsettiği bir hikâyenin sonunda,bunun, bir başarısızlık öyküsü olmak üzere yazıldığını açıklar. Zira, hikâyedeki İbn Rüşt, hayatında tiyatronun hiç yeri olmadığı halde, trajedi ve komedi kavramlarını anlamaya, hatta açıklamaya çalışmaktadır. Söz konusu başarısızlığın en önemli özelliğiyse, İbn Rüşt tarafından anlaşılamayan şeyin, dünyanın bin bir gizeminden biri değil de, başkaları için anlaması son derece kolay bir şey olmasıdır.
Şöyle düşün: Kansere yakalanmayan bir insan için, radyoterapiye ilk girişinden önce beklediğin o salonda, vaktin nasıl korkuyla geçtiğini tam olarak anlamak mümkün olabilir mi? Oysa, yazdığın kitabı okurken, benzeri bir bekleme salonunda yaşadıklarını anımsayan insanlar için, bunların dile getirilmiş olması bile ne kadar önemli, değil mi? Her gün işlerine gidip gelirken, hayatın kendilerine verdiği nimetleri düşünmeyi unutan, bir düzenin parçası olmaktan başka herhangi bir varlık hissine sahip olmamaya başlayan insanlar için, her şeyi bırakıp gitmenin, düşledikleri yolculuklara çıkmanın fikri bile ne kadar uzak. Oysa çok iyi hatırlıyorum, yazılarını okuyup yıllardır ertelediği uzun yolculuğa çıkmak için senden ilham aldığını söyleyen ve teşekkür eden adamı. Hayatlarında, yaşadıkları ülkeden dışarı adım atmamış olanlar, ya da yurtdışı seyahati denince akıllarına, bol parayla alışverişe gidilen Avrupa ülkelerinden başka bir yer gelmeyenler için, o uzak coğrafyaların kokusunu hayal etmek, olası mı? Sen bile, onca yıl İstanbul'un çilesini çekerken, bir gün Kota Kinabalu Dağı'na tırmanacağını hayal edebilir miydin, söyle. Oysa, doğduğu ülkenin daha önce gitmediği bir yöresine bile, seninle aynı gezgin ruhu taşıdığı için, o onmaz merakla dalan kişi, çok iyi anlayacaktır, eminim; suyu düzgün akmayan, içinde farelerin cirit attığı bir pansiyonda, ertesi gün görüleceklerin heyecanıyla uyumadan geçirilen geceyi.

Seninle neredeyse yirmi yıldır mektuplaşırız. Paylaşmak denince, aklımıza mektuplaşmak gelir. Okurun bunu bilmesi, belki kitabın ilk bölümünün neden mektup seklinde yazıldığını anlamasına yardımcı olacaktır. Bu arada, yirmi yıl diyorum da, dile kolay geliyor. Gençlik günlerimizi hatırlıyorum. Kendimizi dokunulmaz sandığımız zamanları. Hastalıkların, hayatın olağan zorluklarının, ayrılıkların bizim için olmadığını düşünmenin zaten, gençlik demek olduğunu anlıyorum düşününce. Ne kadar kırılganız aslında, diyorum kendi kendime. Sarsılmaya ne kadar açığız. Sonra, aslında o kadar da kırılgan değiliz, diyorum. Bugüne kadar, düşe kalka da olsa, sağ salim gelebilmişiz nihayetinde. O dönemin anılarında kaybolmamaya çalışıyorum. Anılarına bağlı yaşamak, bir süre sonra anılarda yaşamaya dönüşüyor zira. Yaşayamamaya dönüşüyor. Onlardan kurtulmak lazım. Sırtımızdan indirmek lazım yüklerini. Unutmadan ama. Yazarak, ya da belki bir yerlere kaydederek sabitlemek anıları. Paylaşmak. Ve yaşamaya asılmak lazım. Senin yaptığın gibi.
Dostum, müsaade edersen, son birkaç satırı da, doğrudan okurlarına yönelik yazmak istiyorum.

Önsöz niyetine yazılmış bu satırlar, belki çok kişisel oldu. Sizler, daha ziyade kitaba dair ipuçları bekliyordunuz. Ancak, ben de yukarda sözü geçen İbn Rüşt gibiyim. Giriş’ini yazmaya çalıştığım bu kitabın gizlerine tam olarak vakıf değilim. Yalnız şunları söyleyebilirim: Bir kitabı, hayatınızı değiştirsin diye okumak pek akıl kârı bir iş değil, biliyorum. Bu kitap da, size yol göstermek, hayatın anlamını anlatmak iddiasıyla yazılmış değil. Ancak, elinizde tuttuğunuz kitabı okuyunca göreceksiniz ki, yazılmış bu satırlar, bütün içtenliklerine ve yalınlıklarına rağmen, -ya da belki tam da bu yüzden-, hayata dair esaslı ipuçları taşıyorlar. Sizden once okuyan birçok kişiye, çektikleri sıkıntılarda yalnız olmadıklarını anlattılar. Bazılarına, içinde yaşamaya alıştığımız için artık farkına bile varmadığımız monotonlukların ne kadar kolay değişebileceğini gösterdiler. Kimilerine, sürekli erteledikleri bir şeylere başlama, ya da yarım bıraktıkları bir şeyleri yeniden ele alma cesareti verdiler. Hani başka hiçbir işe yaramamış olsalar, en azından tanığı oldukları keyifli geziyi, farklı iklimleri, uzak ufukları ballandıra ballandıra anlatıp, bize hayaller kurdurttular.

Şimdi lütfen arkanıza yaslanıp kitabınızı rahat rahat okuyun ve bitirdikten sonra bir kez olsun kendinize sorun: Peki ben nereye kadar gidebilirim?

A. Emre Ülker

Paris

Pazar, Haziran 19, 2011

Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya - 3. Baskı Yakında...



Kitap yazmak zor iş ancak onu yayınlamak inanın bin kat zor, hele memlekletimizde! Yayınlamakla da bitmiyor, Orhan Pamuk değilseniz, kitabın dağıtımı okuyucuya ulaşması da ayrı bir sorun. Yazarak geçineceğini düşünenlerin moralini bozmak istemem ama, bu işten para kazanmak bir yana cebinizden neredeyse harcama yapar duruma düşüyorsunuz. Emeği zaten geçiniz... Telif... O da ne ola? İki baskı yaptık, tek kuruş veren olmadı. Zaten oradan gelecek üç kuruş hayır olarak bir kuruma gidecekti. O da kısmet olmadı. Yani uzun lafın kısası yazdığınız çocuğunuza, torununuza hatıra kalacak. Kötü bir şey mi? Değil. Ben isterdim, mesela en azından büyüklerimin el yazısı günlükleri bize ulaşabilseydi. Bırakın onu eski resimler bile yok denecek kadar az...

Ayrıca, kitabınızı okumayı arzu etmiş, yazdıklarınıza kıymet vermiş hiç tanımadığınız okurlar ile bir gönül bağı oluşuyor. Uzaklardan gelen bir email, bir teşekkür tarifi imkansız müthiş bir mutluluk veriyor. Paylaşmanın verdiği hazzın yanı sıra yalnız olmadığınızı hissediyorsunuz. Hayatta başka ne ister ki insan! 

En azından daha önce fırsatı olmamış yakınlar, arkadaşlar, dostlar okur diye düşünüyorum bu sefer yazdıklarımı. Temennim bu... Baskısı tükendiği için arayıp da kitabı bulamamış okurlar en azından bu sefer rahatlıkla kitaba ulaşabilecekler. Üçüncü baskı şu aşamada sadece online satılacak. Amazon.com, Lulu ya benzer online satıcılardan elde etmek mümkün olacak. Eğer 'Kindle' kullanıcısıysanız, kitabı artık download etme şansı da var.

Bir iki hafta içinde sizlerle kitabın link bilgilerini paylaşacağım. Bugüne kadar göstermiş olduğunuz destek için çok teşekkür eder, Oxford'dan selam ederim. 

Salı, Ekim 12, 2010

Yürüme

Sonbahar… Kütüphanemin önünde durmuş parmağımla kitapları tarıyorum. Aklımda ‘Yürüme’ var... Oruç Aruoba’yı uzun bir süre elime almayıp da şimdi onu tarifsiz bir istekle okumak düşüncesinin tamamen bir tesaadüf olmadığını biliyorum. Bu mevsim adım atma, yürüme ve koşma mevsimi. Bir anlamda yola çıkış...

 
‘Yürüme’yi bulmam uzun sürmüyor. Kitabın ince lacivert kapağında parmaklarımı gezdiriyorum. Çok zaman olduğu belli görüşmeyeli... İlk düz beyaz sayfada sevgili kardeşim Emre Ülker’in narin el yazısı ile yazdığı şu cümle var: ‘...ve canımıza bir eşle yürürüz...’... Çok anlamlı, basit ama bir o kadar derin bir cümle. Emre, bir tarih atmış mı diye bakıyorum bu sözünün altına. Atmamış, ama keşke atsaymış! 1991 olmalı, muhtemelen sonbahar...

Kitabın sayfalarının arasında gezinirken, eski bir dostun gazeteden kesip sakladığım ölüm ilanı ile karşılaşmam, onun, benim bu yazıyı yazacağımı bilip kendini hatırlamamı istemesi olmalı!

Sararmış gazete küpürünün durduğu sayfada şöyle demiş Aruoba:

 Bir yeni yolun başında duran kişi,
henüz hiçbir şey bilmiyordur: Ufku,
bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar,
ilk yol ayırımına kadar uzanır ancak
- ama bir şeyden emindir:
Yürüyeceğinden...

Bir yola çıkan kişinin varacağı, varabileceği
yerleri önceden kestirmeğe, düşünmeğe,
düşlemeğe, çalışmaması gerekir
- varacağı yerleri belirleyen,
kendi adımları olacaktır.

Bir yerden yola çıkıp bir yola düşen kişinin
Adımlarını yöneten, kendi iç devinim ilkeleridir
o yeri bırakan da odur,
o yola çıkan da, o...

Yol çok büyük bir kavram aslında. Hani hayatı bir yol olarak düşünürsek bu sadece bir vasıtaya binilerek yapılan bir eylemdeki güzergah değil sadece. Hayatın her evresi; alışveriş için çıkılanından tut da, Sri Lanka’ya gitmek için olanı da... her adım, her yürüme, her koşu ve her saniye bir yol.



Arkamda iki bin küsür kişi, önümde 10 kilometrelik taşlı ve çamurlu bir yol. Kanserle mücadele edenlere güç vermek, kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak, bizzat kendimiz ve ailelerimizin çektiği dertleri, zaman zaman dahi olsa şükretmek adına, unutmamak için bu yıl da koşuyoruz. Arkama dönüp bu muazzam kalabalığa bakarken insan nereden, nasıl yola çıktığını hatırlıyor.




Kanser ile ilk tanışdığım gün mesela... Uzun ve engebeli bir yol olduğunu söylemeliyim. Tatsız tutsuz bir şey. Ama yol işte; Aruoba’nın dediği gibi: Ufku bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar... O yol başka güzel yollara patika oldu yine de bardağa dolu tarafından bakmalı. Mesela Rachel ile, bir daha belki yapamayacağımız, herşeyi geride bırakarak çıktığımız 194 günlük seyahat...


SARS’ın bizi kovalayışı... Kim hatırlıyor şimdi onu?







Borneo’daki ‘one way ticket’lar...






Burma’da yuvarladığımız biralar...




Dağları aşışımız...


Pagodalarda dualar...






Yağmur ormanları...






Türk pilotlarının uçurduğu Myanmar Airways...




Geceliği 3 dolarlık pansiyonlar...





Ne yollardı...!! Ama daha ne yollar var hayatta. Kolay, zor, inişli çıkışlı... Hep bir umut var, gidenler de olsa; o da yolun sonu değil!




Bu 55 dakikalık yolda hiç aklımdan çıkmadınız:


Pempeler içinde uyuyan Nehir http://www.nehir-im.blogspot.com/

Dünyanın en güzel manzarasından bize el sallayan Ayfer teyze...

Her Paris seyahatinde adına bir kırmızı yuvarladığımız Safa...


Bana hep ‘güzel kardeşim’ diye seslenen Oğuz Açan...


Ruhu da kendi gibi melek olan AKM’nin eski doktoru Melek hanım...


Yemek sonraları yürüyüşlerde güzel sohbetine hasret kaldığım Şaban Yıldırım...


Keşke tanışabilseydim dediğim David...


Uzak ve yüksek bir yoldan bizi izlediğinizi, kolladığınızı biliyor ve hissediyorum.


Ve tabii bu yıl da maddi manevi desteğini eksik etmeyen aileme, kardeş ve dostlarıma da binlerce teşekkür:

Rach, Keira Mavi, Daniel Paşa...

Annem, Babam...

Ayşem, Win, Kerem, Zeynep, Alim Jr., Suzan Bal ve Omer...


Parisli Ülkerzadeler (Aslı Sunaç Ülker ve sözünden çıkmadığı beyi Emre Ülker)

Semin Gümüşel...

Selim Tuncel, Sibel Özsoy...

Hadi Elazzi...


Sally...


Di ve Rupert...


Emma ve Leon...


Gonzalo Shoobridge...


Her daim bana gaz veren; her fırsatta kah çölde, kah Avrasya maratonunda hayır kurumlarına sonsuz destek için koşan, yollara düşen Hürriyet yazarı Yonca Tokbaş...


Ve tabii ki bu yıl özellikle onun için de koştuğum, gördüğüm en iyi savaşçılardan biri Şule Ayral... (ayrıca yüreği çok büyük bir ailesi var, okuyun...)

www.suleayral.blogspot.com

Evet hayat bir yol. Koşmasanız da yürümeye devam!

Not: Bu yıl kendi rekorumu kırarak 10 kilometreyi 55 dakika 35 saniyede tamamladım. Bir hafta her yerim ağrıdı ama olsun unutulmaz günlerden biriydi.


Salı, Temmuz 06, 2010

Kıbrıs Türk Havayolları Battı, Atlas Jet Kulağının Üstüne Yattı


"Bizim 35 senede yapamadığımızı, Türkler bir günde yaptılar" diye bizimle alay eden Rumlar haklı! 1974 beri ambargo altında olan, uluslararası platformda tanınmayan (Sayın Başbakan'ın kankalarının da tanımadığını özellikle not etmek gerekir), ama herşeye rağmen akıllı bir taktikle, yıllardır KKTC bayrağını o ülkelerin havaalanlarına indirip bir anlamda kendini "de facto" olarak tanıtan bir ülkenin havayolunu dümdüz ettiler.

"Yok merak etme, Atlas Jet KTHY'yi aldı kurtardı" diyenlerin ne kadar haklı olduklarını zaman bize gösterecek ancak şu anki duruma bakıldığında KTHY'nin kimliği yok olmuş durumda. Tüm ofisleri kapalı. Bütün uçakları yerde. Nereden mi biliyorum çünkü 30 Temmuz için KTHY ile maaile Gatwick-Dalaman uçacaktık da ondan!

Atlas Jet, şu an itibariyle %51'ine sahip olduğu bir havayolunun daha önce uçtuğu parkurlardaki uçuşlarını gerçekleştiremiyor. Daha komiği müteselsil sorumluluk kabul edip biletlerimizin parasını iade etmeye bile yanaşmıyor. Bilet iadesi için KTHY'ye ile irtibata geçmeliymişiz. Şaka eder gibi! Sanki KTHY'nin kapı duvar olduğunu bilmiyorlar. Peki haksızlık etmeyeyim. Mancester-Antalya uçuyorlarmış... tavsiyeleri şu: Efendim Mancester'a gidecekmişiz, eğer uçakta yer olursa alıp bizi Antalya'ya götüreceklermiş! İyi de benim biletim Dalaman'a... Bir de kalkıp çoluk çocuk o kadar yol yapıp Mancester'e gidecegim, ya uçağında yer yoksa! Hadi bakalım!

Atlas Jet'in sloganı "Yolcusunu en çok seven havayolu". Aman sevgin sana kalsın bana bilet paramı ver diyor yolcular!

Atlas Jet kulağının üstüne yatmaya devam etsin ama beni esas korkutan uçuş güvenliği. Bu kadar kargaşa içerisinde uçakların bakımları umarım sağlıklı bir biçimde gerçekleşiyordur.


Olan oldu, bizim bilet yandı. Ama esas olan Kıbrıs turizmine oldu... Rum haklı... 35 senede yapamadıklarını bir günde yaptık. Çok şükür 'Cyprus Airways'den uçak verelim, yardımcı olalım birader' demek akıllarına gelmiyor!