Çarşamba, Aralık 08, 2021

Bütün Eller Testislere - Diken Röportajı

 Bütün eller testislere! - Diken

Testis kanseri için farkındalık kampanyaları yapan İngiliz futbolcu Teddy Sheringham aynen böyle diyor. Hem de ağzına kadar dolu dev bir stadyumun ortasından. Böylece erkekleri, pek de sözü edilmeyen testis kanseriyle ilgili uyanık olmaya çağırıyor. Kendinizi sık sık kontrol edin, en ufak bir şüphede doktora gidin diyor.

Alim Erginoğlu henüz bir stadyum dolusu insana seslenebilmiş değil ama o da, ikisi testis üç kanser atlatmış biri olarak zamanının önemli bir kısmını farkındalık çalışmalarına ayırıyor. Bu sene çabaları, İngiltere’nin en büyük kanser araştırma ve yardım kuruluşu Cancer Researh UK tarafından ödüle layık görüldü. Erginoğlu deneyimlerini Diken’le paylaştı.

Geçtiğimiz günlerde Cancer Reseach UK’den Flame of Hope Award aldınız. Bu ödülün anlamı, önemi ne?

Cancer Research UK İngiltere’nin, hatta dünyanın en büyük kanser araştırma yardımlaşma kurumlarından biri. Her yıl gönüllü çalışmalara katılıp insanları bilgilendiren binlerce gönüllü  arasından birine ödül veriyorlar. Bu sene de bana verdiler. Türkçe adıyla Birleşik Krallık Kanser Araştırma’nın 5 bine yakın profesyonel çalışanı, 50 bine yakın gönüllüsü var. Kanser araştırmalarına bir senede harcadığı rakam 440 milyon pound civarında, muazzam bir rakam bu. Böyle dev bir yapı. Sistemi kamudan topladığı bağışlarla döndürüyor. İngiltere’de halkın çok inandığı ve gerçekten muazzam destek olduğu bir kurum. Ben de onlara inanan 50 bin gönüllüden biriyim. Hiçbir para ilişkimiz yok, tamamen gönüllü olarak destek oluyorum.


Ödülü nasıl aldınız?

2009’dan beri Cancer Research UK’de gönüllü olarak çalışıyorum. Üç kanser vakam var ve yaşadıklarımı anlatma konusunda motivasyonum yüksek.. Kansere nezle grip benzeri normal bir hastalık gibi bakıyorum. Dolayısıyla çok rahat konuşuyorum. Kendi hikayemi paylaşıyorum. 2009’dan beri kırk küsur proje yapmışız beraber. Bu ödül üç senedir veriliyor. Tabii ki gurur duydum alırken ama beni asıl mutlu eden kanser konusunda insanlara bir faydamın olması ve bunu karşılıksız yapmak.

Ödül alınca insanlar “Para ödülü mü” diye sorar. Hayır, küçük bir plaket, bir de küçük bir resepsiyon. Biz 5 çayı olarak biliriz ama aslında 4’tür o. Orada çıktım, ödülümü aldım, birbirimizi alkışladık, motive ettik.

Para ilişkisini özellikle vurguladınız. Bu konuda çok soru mu geliyor ya da bunu özellikle söylemenizi mi istiyorlar?

Kimse bana bunu söyle demedi. Ama ben özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü yardım kuruluşları konusunda dünyanın her yerinde -Türkiye’de, İngiltere’de, Amerika’da, başka yerlerde- soru işareti olabiliyor. Çok büyük rakamlardan bahsediyoruz. O yüzden, ne derseniz deyin, bu yapıları eleştiren insanlar var. Fakat katkıları çok büyük. Şu anda İngiliz televizyon kanallarında benim de kanser hikayemi anlattığım kanser farkındalık reklamı dönüyor. Bana “Para alıyor musun” diye soruyorlar. O yüzden ben özellikle söylüyorum ki bunlar parayla yapılacak işler değil. Bunlar gerçekten gönül işi. Dünyadaki en güzel şey karşılıksız yardım etmek. O kadar tatmin edici bir şey ki yerine hiçbir şey koyamazsınız.

Gerçekten büyük rakamlar söz konusu. Araştırmaya ayrılan bütçe 440 milyon pound dediniz. Kim araştırma yapıyor bu parayla?

Cancer Research UK, bütçesinin neredeyse yüzde 70’ini araştırmaya ayırıyor. Yani o para laboratuvarda araştırma yapan bilim insanlarına direkt aktarılıyor. 4 binden fazla araştırmacı Cancer Research UK bünyesinde çalışıyor. Çok kabul gördüğü için üniversitelerle, tıp fakülteleriyle, enstitülerle de ortak çalışmalar yapıyor.

Sizin hastalık hikayenize gelelim mi? Testis kanserine ne zaman yakalandınız?

Tam 20 yıl evvel, 27 yaşında testis kanserine yakalandım. Çok gençtim, bugünden çok farklı biriydim. Delikanlık duyguları hala devam ediyordu. Üstelik yeni evlenmiştim. Yaşadığıma anlam veremeyecek kadar büyük şaşkınlık yaşadım. Şimdi daha normal karşılıyoruz ama 20 sene önce kanser yaşlandığınızda başınıza gelen bir hastalık gibi algılanırdı. Adı çok anılmazdı.

Nasıl öğrendiniz?

Şans, tesadüf. Bir şey hissettim. Fiziki olarak kendinizi yorgun, halsiz hissedersiniz, öyle bir şey. Hiçbir semptom yoktu, hafif bir batma hissettim yumurtalıklarımda, bir terslik var dedim. Sanki beynim “Kontrol etmen lazım, yumurtalıklarda bir şey olabilir” dedi. Anlık bir şey. İyi ki de kontrol etmişim çünkü kontrol ettiğimde elime bir kitle geldi. O dönemde bir film izlemiştim -adını hatırlamıyorum keşke hatırlasam- genç bir adam testis kanserine yakalanıyor. Ve çok yakın zamanda seyretmiştim bu filmi. O aklıma geldi, çünkü filmde “Hemen doktora gitmeyeyim, benim başıma gelmez” diye düşünüyordu kahraman. Ben de tam tersini düşündüm. O yüzden hemen çok sevgili bir ürolog abim Ali Ulvi Önder’i aradım. “Ali abi, böyle bir şey var” dedim. “Hemen gel” dedi. Bir pazar günüydü, hiç unutmuyorum. Bana tek söylediği “Bir doktor arkadaşımı arıyorum, yarın sabah ameliyata alıyoruz seni” oldu. Yani yirmi dört saatte benim hayatım çok dramatik olarak değişti. Ne hissettim? Gerçekten çok ciddi bir boşluk hissettim. Çok zor bir psikoloji ama geçiyor. Bir süre sonra kendinizi toparlıyorsunuz. Çok ciddi bir aile desteğine sahiptim. Annem, babam, kardeşlerim, eşim. O zaman yeni evlenmiştim, çok taze evliydim. Ama diğer taraftan hastalık konusunda bir yol gösterici, bir destek, bir koç, bir mentör… böyle biri yoktu. O yüzden kendimi çok yalnız da hissettim. 2001 yılından bahsediyoruz, bilgiye ulaşmak kolay değildi. İnternet daha çok yendiydi. Biraz el yordamıyla o dönemleri yaşadım. Daha önce yaşamış biri bana bunları anlatsaydı biraz daha tecrübeli, tatbikatlı olarak o yola çıkardım. Daha rahat ederdim.

Kanser bile denmiyordu değil mi? Cinlere ‘üç harfliler’ dendiği gibi kansere de ‘kötü hastalık’ deniyordu.

Aynen öyle. Doktorum bile bana “Kansersin” demedi. “Tümörün iyi huylusu var, kötü huylusu var. Kötü huylu ama kötü huylunun da şöyle iyisi var” gibi şeyler söyledi. Siz tabii, “Bir dakika ben kanser miyim değil miyim” gibi tereddütler yaşıyorsunuz. Bana sorarsanız bu işler daha net olmalı. Aksi takdirde hayal kırıklıkları da çok oluyor. Bugün biraz daha net konuşuluyor sanırım.

Sonra ameliyat oldunuz, biyopsi yapıldı.

Hemen ameliyat oldum. Patolojide testis kanseri çıktı. Testis kanserinin de türleri var. Aameliyattan sonra, “Kemoterapiye gerek yok, takip edelim” dediler. Takip döneminde çok kısa sürede metastazla lenflerime sıçradı. Bu pek hoş bir durum değil çünkü lenfler bütün vücuttaki hücre yolculuğunun en hızlı olduğu alanlar. Nereye sıçrayacağını bilmiyorsunuz. Ve lenflere doğru sıçradıktan sonra yukarı, ciğerlere, beyne doğru çıkıyor.

Bisikletçi Lance Armstrong vardı, testis kanserini yenip Tour de France’ı kazanmıştı. Biz de çok desteklemiştik o zaman. Meğer doping yapmış, çok bozulmuştum! Mesela onun beynine kadar sıçramıştı.

Lenflerdeyken hemen radyoterapiyle müdahale ettik. Ağır bir tedaviydi, çok yıprattı. Kariyerimi, işimi gücümü bıraktım. O dönemde eşimle karar verdik. Her şeyi bırakalım, seyahate çıkalım dedik. Çünkü bu hastalıktan nasıl çıkacağımız belli değil. Kurtulamayabilirim de. 2002 yılında kişi başı günde 15 dolar bütçe ile Güneydoğu Asya’ya gittik.

O geziyi bir kitaba dönüştürdünüz sonra.

Kitap yazayım diye çıkmadım yola ama yazmak iyi geldi. Yaklaşık 200 gün, Hong Kong, Vietnam, Kamboçya, Laos, Myanmar, Malezya, Tayland, Singapur, Brunei, Malezya ve Endonezya Borneo’suna kadar gittik. Gezi boyunca hem yaşadıklarımızı hem de kanserle olan içsel mücadelemi yazdım.

İşten ayrılırken bir tomar laf işittik. O zaman Koç Grubu’nda çalışıyordum. “İnsan iyi işini gücünü bırakır mı, siz deli misiniz” dediler. O yıllarda gezen de çok yoktu. Türk insanı gezmeye 2000’lerin ortalarından sonra başladı.

Karı koca böyle bir seyahate çıkınca bir sürü röportaj teklifi geldi. Hatta Cüneyt Özdemir bizi 5N1K’ya çıkardı. Eşim Rachel İngiliz, çok şaşırıyordu bu duruma. Biz yüzyıllardır geziyoruz, bir şey yok ki bunda, niye bu kadar abartılıyor diyordu. Gezdik ve geldik.

Ve tekrar kansere yakalandınız.

Evet, meğer bizim hikaye devam ediyormuş.

Döner dönmez mi ortaya çıktı?

Döndükten yaklaşık bir yıl sonra ikinci kez testis kanseri oldum. Kanser vakası olarak düşünürseniz üçüncü. Burada biraz detaya da girmek istiyorum çünkü insanların işine yarayabilir. Tekrar ameliyat oldum ve yumurtalıklarım alındı. 30’larımın başındayım. İnsan o halde çocuğu filan düşünemiyor ama o dönemde sevgili doktor abilerim Haluk Akpınar ve Engin Enginsu, “Alim gençsin ve çocuk sahibi olmak isteyebilirsin. Ameliyattan evvel spermlerini dondurman lazım” dediler. Biz hiç düşünmemiştik böyle bir şey. İyi ki de böyle bir yönlendirme yapılmış. Spermleri dondurduk.

Bunu özellikle söylemek istiyorum. Biz erkekler biraz geri kafalıyız bu konularda. Üstüne bir de maçoluk var, kusura bakmasın hemcinslerim. İngiltere’de kampanyalar oluyor; mesela meşhur bir futbolcu çıkıyor, elini pantolonuna sokup “Şimdi bütün stadyum yumurtalıklarını kontrol etsin” diyor. O farkındalığı yaratmak o maçoluğu azaltmak açısından da önemli. Kanseri erken yakaladığınız zaman yaşama şansınız artıyor. Dolayısıyla biz erkekler testis, prostat gibi konularda en ufak bir şey hissettiğimizde, hatta hissetmesek de baktırmamız gerekiyor.

Kadınların meme kontrolü gibi erkeklerde de testis kontrolü var mı?

Benim bildiğim kadarıyla öyle bir protokol yok. Ama kadınlardaki elle meme muayenesi gibi erkekler de testislerini kendisi kontrol edebilir. Erkeklere şu tavsiye ediliyor, bunun günü, ayı da yok. Duşta, yumurtalıklar ısıyla rahatladığında herhangi bir kitle var mı diye çevresini kontrol edin. Bu arada insanları korkutmayalım. Vücudumuzun her yerinde kistler var, her kitle kötü değil.

Testis kanseri ne kadar yaygın?

Testis kanserine ‘genç kanseri’ denir, genç yaşlarda çıktığı için. En yaygın türlerden değil ama şunu görüyoruz; kanser artıyor. son istatistiği vereyim, çok sarsıcı. İki yıl öncesine kadar; her 3 kişiden 1 kişi ömrü boyunca kanserle karşı karşıya kalacak deniyordu. Şimdi bu 2 kişiden 1’i oldu. Şöyle söyleyeyim, ikimiz oturuyoruz; birimiz kanserle karşı karşıya kalacağız. Dünyadaki her 6 ölümden 1’i kansermiş şu anda.

Dünyada her yıl yaklaşık 10 milyon insanı kanserden kaybediyoruz. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon. Yani her yıl bir Bulgaristan yok oluyor. Türkiye’de ölüm oranı 125 bin civarında. O da Kuşadası’nın nüfusuna denk geliyor. Yani her yıl bir Kuşadası nüfusunu kaybediyoruz.

Cancer Research UK’de hastalara destek olma konusunda epeyce tecrübe birikmiştir. Kanser olan birine nasıl destek olmalı? Bunun bir formülü var mı?

Çok güzel soru. Destek olmak, hastanın sırtına vurup “bunu yeneceksin” demek kadar basit değil. Burada ilk öğrendiğim farkındalığı artırmak. Farkındalık olunca, arkasından bilgi, insani temas, destek zinciri… hepsi geliyor. Cancer Research UK, “Tamam, kanser oldun, hiç merak etme kurtulacaksın” ya da “Kanser oldun eyvah, gidiyorsun” demiyor. “Mücadelesi daha ağır olabilir ama sonuçta bu bir hastalık. Önce bilgilen ve neyle mücadele ettiğini öğren. İhtiyacın olduğunda destek al, verebildiğinde destek ver. Kanseri normalleştirelim” diyor. Hastaların hayat kalitelerini artıracak fiziki hem psikolojik şartları sağlama konusunda çok bilgi birikimleri var. Bu konuda ihtiyacı olanlara fon da ayırıyorlar. Kanser olduk diye şalteri indiremiyoruz. Hayat ve ihtiyaçlar devam ediyor.

Yakın çevrenizin, ailenizin işi de çok zor. Onlar hep güçlü durmak durumunda. “Bugün de benim canım sıkılıyor, senin karşında hüngür hüngür ağlayacağım” diyemiyorlar. Cancer Research UK’in arkasında bu destek zinciri de var.

İki çocuğunuz var. Kanserler tamamen bittikten sonra dünyaya geldiler. 

Tam da bundan bahsediyorum. O zaman doktorlarım spermlerini dondur demeseydi aklıma bile gelmeyecekti ama o sayede iki çocuk sahibi oldum. Kızım Mavi 15, oğlum Paşa 12 yaşında. Buna ister savaş ister oyun deyin, paylaşmak sizi hep bir adım öne geçiriyor. Testis kanseri özelinde bir şey daha söylemek istiyorum. Yumurtalıklarınızı kaybettiğiniz zaman cinsel hayatınız bitmiyor. Erkeklerin kafasında hep böyle stigmalar var. Bunlar yıkılmazsa, insanlar erkekliğimden olmayayım derken canından olabilir.


İki çocuk babası Erginoğlu yaptığı kampanyalarda zaman zaman çocuklarıyla da yer alıyor.

Çocuklarınız babalarının hikayelerini ne kadar biliyorlar? Onlar da bu konuda küçük elçiler gibi çalışıyorlar mı?

Yer aldığım kampanyaların posterlerini eve asarız. Broşürler, gazete kupürleri evde ortalıkta durur. Oğlum ve kızım da zaman zaman kampanya filmlerinde, posterlerde görünürler. Onlar da farkındalık geliştiriyorlar. Genç bir erkeksen testislerini kontrol et, kadınsan meme kanseriyle karşılaşabilirsin, memelerini kontrol et. Ama bunu lütfen yanlış değerlendirmeyelim. Amaç çocukları korkutmak değil, kanseri normalleştirmek.

Cancer Research UK’in yaptığı iyi işlerden biri de,  farklı perspektifleri bir araya getirmek. bir kanser araştırmacısını, bir onkologu, bir kanser hastasını, bir hasta yakını aynı masanın etrafında buluşturuyor. Bu insanlar birbirini gerçekten anlayabilirse çıkan sonuçlar da çok daha başarılı olur. Bizim de farklı aktörleri, bir araya getirecek bir yapıştırıcıya ihtiyacımız var. Ondan sonra daha rahat konuşuyorsunuz. Ne derseniz deyin, özellikle bizim kültürümüzde böyle zor konuları konuşmama, hatta saklama eğilimi vardır. Kimse üzülmesin isteriz ama öyle olmuyor.

Spekülatif bir soru soracağım; eşiniz Türk olsaydı bu hikaye daha mı farklı gelişirdi acaba?

Evet, belki biraz daha farklı gelişebilirdi. Türk-İngiliz gibi çok kati bir çizgiyle ayırmak zor ama mesela Rachel seyahat kültürü olan bir toplumda yetişmiş olmasaydı, dükkanı kapatıp sırt çantalarıyla seyahate çıkmamız daha zor oldu. Ben de gezmeyi severdim ama konfor da arardım. O gezide yastıklar pis diye mızmızlanan bendim! Ama iyi ki de yapmışım, çok keyif aldım.


Rachel ve Alim Erginoğlu’nun rol aldığı testis kanseri farkındalık kampanyası bugünlerde İngiliz televizyonlarında gösteriliyor

Elinizden geleni yapıyorsunuz ama daha fazla gücünüz olsa başka ne yapardınız testis kanseri farkındalığı için?

Farkındalığı artırmanın en iyi yöntemlerinden biri de kamuoyunda görünür insanların bu konuda bazen ezber bozucu aksiyonlar alması. idi. Manchester United, Tottenham Hotspur gibi takımlarda oynayan Teddy Sheringham adlı bir futbolcu vardı. Farkındalığı artırmak için koca bir stadyum erkeği testislerini kontrol etmeye çağırdı. Bir futbolcu ya da basketbolcu çıkıp “Ben testislerimi kontrol ediyorum” diye sosyal medyada yazsa çok büyük etkisi olur. Herkes aynı entelektüel seviyede değil, toplumun her kesimine bunun normal olduğu mesajını ulaştırmak biraz da tanınmış insanlara düşüyor. Profesyonel bir futbolcuyu takip eden yüz binlerce genç vardır. Bir mesaj bir sürü insanın hayatını değiştirebilir.

Biz hicvi seven bir toplumuz. Bir onkolog abimiz çıksa çok az kişi duyar belki ama bir komedyen söylese biraz da işin şakasını yapsa ne çok gencin hayatına dokunur kimbilir.

Hadi kişileri geçelim, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Anadolu Efes… Bunlar büyük takımlar, “Bu seneyi testis kanseri yılı ilan ettik” diyebilir. Para pul değil, ağızlarından çıkacak iki kelimeden bahsediyorum. Bunları hayal ediyorum. Bir de, hikayeme değer verdiğiniz için Diken’e ve size çok teşekkür ediyorum.

Röportaj: 

zeynep.guvenunlu@gmail.com

Bütün eller testislere! - Diken




Perşembe, Aralık 27, 2018

Vehbi Koç Sözünde Durdu Mu?




Vehbi Koç’u ilk gördüğümde 13 yaşındaydım. Kendisi 87... Çocuk zihnimde, nedensizce, ondan korktuğumu hatırlıyorum. Tanımadığın büyük bir figür olunca uzaktan hissiyat sert, katı ve mesafeli... Sekiz on çocuğu etrafına toplayıp, bizlere sorular sorup sohbete başlayınca bendeki o anlamsız algı ve korku da kırıldı. Çocuklarla çocuk olmayı seven, muzip bir tarafı vardı. Çocukluk işte, insan hızlı ısınıyor, büyüğünce içimize işleyen hiyerarşi mantığı o yaşlarda daha farklı. Bizim, ‘Niye helikopteriniz yok?’ sorumuza, ‘çünkü benim Rahmi Koç’unki gibi zengin bir babam yok’ demiş, kıskıs gülmüştü. 
 
Çok tutumluydu. Israf konusunda çok titizdi. Bu konuda bizlere her fırsatta nasihat vermeyi ihmal etmezdi. Yine bir okul ziyaretinde koridorda kalabalık bir heyetle yürürken, teneffüsteki bir grup çocuk (ben de dahil) etrafını sarmıştık. O gün piyango bana çıktı. ‘Şimdi şu ilerdeki kaloriferi kontrol et, yanıyor mu bak bakalım’ diyerek bana bir görev vermişti. Gittim baktım, hakikaten petekler sıcak. Yanına gelip, ‘evet yanıyor’ dedim. Suratı buruştu, ‘Şimdi hemen git, okul müdürünüze söyle kaloriferleri kapatsın. Dışarıda hava 15 dereceyi geçtiğinde kalorifer yanmaz!’ dedi. O gün Vehbi Bey ile yaşadığım bu diyalog benim aklıma öyle bir kazınmış olacak ki, evime gelenler bugün bile ‘şu kaloriferi yak allahaşkına ağzımızdan dumanlar çıkıyor artık’ derler.

Vehbi Bey'i lise çağlarında pek çok defa dinledim. Onun konuşmaları ile büyüdüm desem yalan olmaz. Her konuşmasında bize verdiği net bir mesaj vardı: ‘Siz bizim geleceğimizsiniz...’. Bu cümle de beynimde, dinleye dinleye yer etti.

Üniversiteyi tamamlayıp, master eğitimini de bitirince, her genç gibi ben de iş arama turlarına başladım. O yıllar internet yeni dünyamıza girmiş, şimdiki gibi yaygın kullanılmıyordu. İş aramak dendiğinde, eski usul şirketlere faks ve mektupla özgeçmişler gönderiliyordu.

Günlerden bir gün telefonu alıp Koç Holding santralını aradım ve o dönemin Endüstri ve Halkla İlişkiler Başkanı, kulakları çınlasın, sayın Tuğrul Kutadgobilik’in asistanına ulaştım. Lisemizin mezunlar derneği çalışmalarında bir iki kez Tuğrul Bey biraraya gelmiştim, o kadar. Tuğrul Bey’in asistandan kendileriyle görüşebilmek için bir randevu rica ettim. ‘Siz kimsiniz, hangi hususta Tuğrul Bey ile görüşmek istiyorsunuz?’ diye sordu. ‘Tuğrul Bey ile dernekte çalışmıştım, kendisine merhaba demek istiyorum’ kelimeleri kör topal ağzımdan çıktı. Sağolsun, asistan hanımefendi bana bir hafta sonraya yarım saatlik bir görüşme aralığı verdi.

O sabah, davetlerden davetlere giydiğim, biraz da demode olmuş takım elbisem ile babamdan kaçırdığım bir kravatı taktım ve Nakkaştepe’nin yolunu tuttum. Lise yıllarında bir kaç okul gezisi için geldiğim Koç Holding binası bana yabancı değildi. O zamanlar şimdiki gibi, güvenlikten geçince sağ kanattaki ‘cafe’ daha yoktu. Elimde küçük bir dosya, Boğaz’ın o güzel manzarasını sancak tarafıma alarak, kalbim ata ata Tuğrul Bey’in ofisinin bulunduğu binaya girdim. Üst kata çıktım. Asistan hanım, fazlasıyla genç hatta çocuk sayılabilecek halime bakarak heyecanımı anlamış olacak ki, beni iyi hissettirecek bir iki güzel söz söyledi ve Tuğrul Bey’in odasına buyur etti. Tuğrul Bey her zaman olduğu gibi şık giyinmişti ve çok kibardı. Beni masasının yanıbaşındaki koltuklardan birine oturttu, hal hatır sordu. Belki de dernekteki günlerden beni pek hatırlayamadı, ama kırılmayayım diye hatırlamış gibi yaptı. Hoş beş kısmı bitince, vakti de düşünerek, bu genç çocucuğun niye burada olduğunu sorma ihtiyacı duydu. ‘Alim, senin için ne yapabilirim?’ dedi. Gençlik, galiba sonraki yaşlarda kaygı denen duygu yüzünden ölen ve kimi zaman budalaca gibi gözüken bir cesaret duygusunu içinde barındırıyor. İşte bu budalaca cesaretle, ağzımdan şu kelimeler döküldü: ‘Vehbi Bey’in bize vermiş olduğu bir söz vardı, onun için buradayım.’. Tuğrul Bey, arkasına yaslandı ve ‘Allah allah, söyle bakalım Vehbi Bey ne söz vermiş?’. O törpülenmemiş cesaret ile hemen cevap verdim. ‘Siz bizim geleceğimizsiniz demişti. Ben sizin geleceğinizim, ondan geldim’ dedim ve elimdeki CV’mi kendisine uzattım. Tuğrul Bey bir kahkaha attı. Bu fazlasıyla budalaca cesaretim hoşuna gitmiş olmalıydı. Elimden tuttu beni İnsan Kaynakları Direktörü Eser Gürocak hanımefendinin ofisine götürdü. Eser Hanım çok zarif, hoş bir insandı. Tatlı sesiyle ‘hoşgeldiniz’ dedi, ama hayırdır inşallah der gibi bize baktığını hatırlıyorum. Tuğrul Bey yine gülerek, ‘Eserciğim, Vehbi Bey bu yanımdaki Alim Bey’e yıllar önce bir söz vermiş, Alim Bey de Vehbi Bey'in sözünün tutulmasını istiyor’. Eser Hanım da güldü tabii! Sonra, mülakatlar sınavlar derken ben Koç’ta MT olarak başladım.

Vehbi Bey sözünde durdu mu? Rahmet ve saygıyla anıyorum, fazlasıyla durdu. Söylediği bir sözle verdiği cesaret, bana Koç’ta hep güzel hatıralarla anacağım bir deneyim yaşattı. İşte benim yirmili yaşların başındaki bir genç gözünden, çalışan deneyimi hikayemin ilk adımı.

Çalışan deneyimi deyince, bazen teknik terimlerin içinde boğulup gittiğimizi ve bu tür anıları, tecrübeleri paylaşmadığımızı düşünüyorum. Eminim hepimizin bu konuda paylaşacak bir çok anısı vardır. Sizlerden de dinlemek dileğiyle, sağlıcakla kalın.

Alim Erginoğlu - Oxford

Perşembe, Mayıs 31, 2018

Yeni Yugoslavya.... Belgrad'tan Girdik... Bekle Montenegro... 1. Bölüm


Havayolları birbirleriyle evlenince bazen bize de gün doğuyor. Oğlumuz Etihad, şu bizim evde kalmış katana kızımız Sırp Havayollarını satın almış (annesi JAT olur). Allamış pullamış, bir botox, iki silikon ile Air Serbia yapmış.  Kızımız güzellişmiş, kabak çiçeği gibi açılmış.

Air Serbia, bu evliliği dünya alem duysun diye fiyatlarını indirince, işte ondan bize gün doğdu. Bizim yemek masasında dünya haritası karşısında şuraya gidelim, buraya gidelim tartışmaları da kendiliğinden son buldu! 

Bir çok insana aktarmalı seyahat etmek pek sempatik gelmese de, bizim gibi iki afancanla (Mavi ve Paşa) gezginliğe kalkışan 4 kişilik bir aile için, eğer zaman kısıt yoksa aktarma bahanesiyle durmak, nefes almak, bir şehir daha görmek, havayı koklamak gayet iyi oluyor. Ayrıca, aktarmalı uçuşların da bazen daha ucuza geldiğini söylemeliyim.

(Londra - Belgrad - Podgorica - Belgrad - Londra parkuru adam başı gidiş/dönüş £88)  











Yeni Yugoslavya'ya giderken eski Yugoslavya'yı kafamdan atamıyorum. Lider Tito, efsane basketbolcu Drazan Petroviç, küçük FIAT 500 kırması Yugo, 1984 Sarajevo Kış Olimpiyatları, Galatasaray'ın büyük kalecisi Simoviç, Kustarica'nın meşhur filmi Underground, lise yıllarından sınıf arkadaşım Faris Cengiç ve sonra bir anda patlak veren ve uzun yıllar hafızalarımızdan silinmeyecek feci bir savaş...

Bir de eski Yugoslavya deyince eşimiz dostumuz, komşularımızı hatırlıyorum. Kosovalı Edibe hanım, Boşnak Yasemin teyze, Makedon İsmet amca, Karadağlı ortaokul arkadaşım Serhat...


Heathrow'da uçağın kapısında sıra ya girmiş son kontrolden geçmeyi beklerken, Air Serbia'nın yer hizmetleri görevlilerinden biri yanımıza yaklaşmasıyla hayal dünyamdan çıktım.

- Lütfen beni takip edin, çocuklarınız olduğu için öncelikli biniş hakkı sizin...

Havalı bir İngiliz abi elinde business class biniş kartını tutup bekleyedursun...   
 







2,5 saatlik keyifli bir uçuştan sonra Belgrad Nikola Tesla Havaalanı'na teker koyuyoruz. Nikola Tesla, Sırp göçmen bir Amerikalı bilim insanı (eski lügatta adam). Bugün elektrik varsa ona borçluyuz. Günün birinde isminin Belgrad Uluslararası Havaalanı'na verileceğini duysa inanmazdı herhalde!

Bir şehre gece girmeyi hiç sevmiyorum. Karanlıkta insanın bulunduğu yeri anlaması, kavraması, özümsemesi zor oluyor. Ruhumu, yeni şehir acemiliğinin verdiği cehalet ve kaybolmuşluk duygusu basıyor. Bu duygu içerisinde ilk defa ayak bastığım ülkenin karşıma çıkardığı farklılıkları anlamaya çalışıyorum.

Nikola Tesla, bizim İzmir Menderes Havaalanı'ndan biraz hallice. 'Merhaba' dedin mi, 'Merhaba' diyen sempatik bir polis sorgu sual yapmadan pasaportlara giriş damgalarımızı basıyor. Çocuklar, saat 7'de yatağa girmeye alışmış vücutlarına dert anlatmaya çalışıyorlar ama Paşa daha fazla dayanamayıp çıkış holünde kendini bavullardan birinin üzerine boylu boyunca atıyor.

İşi sağlama alıp, "booking.com" üzerinden bulduğum ve havaalanına sadece 10 dakika mesafedeki otelin 'bedava transferimiz var, size karşılayacağız' sözünün palavra olduğunu, yarım saat bekledikten sonra anlıyoruz. "Booking.com"a, Büyük Argo Sözlüğü'müzden usturuklu bir küfür bulup savuruyorum. Bu küfür kesinlikle Hulki Ağabey'in (Aktunç) ya da Ara Güler'in ağızına daha yakışırdı diye düşünüp, kendi kendime gülüyorum. 

Telefonla otele güç bela ulaşıp, rezervasyonumuzun otelde yer olmaması sebebiyle iptal edildiğini, yine güç bela bulduğum wi-fi ile maillerimi kontrol edip Booking.com'dan gelen, içinde özür dahi olmayan, hayli nezaketsizce yazılmış maili görünce anlıyorum.


Biz havadayken rezervasyon iptal edilmiş! Peki, olabilir. Ama Booking'in hiç bir aksiyon almadan bizi sallamasına ne demeli! Telefonda bir yarım saat daha cebelleşip bir Booking yetkilisi ile 'körler sağırlar birbirini ağırlar' tarzı bir konuşmadan sonra, arkadaşın 'falanca otele gidin size bekliyorlar' tavsiyesine uyarak kendimizi dışarı atıyoruz. 

Taksiciler, 'gel gel başka çaren yok' gibi sırıtıp bize bakıyorlar. En önde duran, kırmızı 1990'lardan kalma manda kasa Mercedes 200 D'nin şöförü hoop iki hamlede bavulları kaptığı gibi bagaja atıyor. Çocuklar uyuyacak koltuk görmenin sevinciyle kendilerini Rachel ile berber arka koltuğa bırakıyorlar. Bense, elimde tutuğum kağıtta yazılı olan, in midir, cin midir, ne olduğu belirsiz otelin adresini şöföre gösteriyorum. Adamın adresi aşağı yukarı çevirmesinden boka battığımızı seziyorum. Adresle perspektif oyunu oynayan şöför, sanki kağıdı gözüne yaklaştırıp uzaklaştırınca adres vahiy ile beyin hücrelerine düşecek zannediyor herhalde! Kağıdın başına üç şöför daha üşüşüyor. Bir Türk olarak fazlasıyla alışık olduğum bu sahneyi bir süre kendi haline bırakıyorum.


Şöför, 'tamam abi geç' der gibi bana arabaya atla diyor. Gecenin karanlığında ıssız Belgrad caddelerini arşınlıyoruz. Şöför kırık dökük bir futbol muhabbetine giriyoruz. Kızılyıldız'ı tutuyormuş. Türkiye'de Trabzonspor en sevdiği takımmış. Muhabbet futboldan pek öteye gitmiyor. Daha iyi ya, ben de sessizlik içinde arşınladığımız bu yeni şehrin gizemli havasını içime çekmeye çalışıyorum.

45 dakika yollarda gezindikten sonra Nova City adında bir otelin önünde duruyoruz. Şöföre 2300 Dinar bayılıyorum. 70 TL. Alçak Booking senin yüzünden maymuna döndük, ettiğini bul! 

Otel bütçenin üzerinde ama artık yapacak bir şey yok! Pijamaları çekip cuuup yatağa...

Sabah erken zinde ve keyifli kalkıyoruz. Yeni bir şehir, yeni bir heyecan. Tam bir günümüz var. Hadi tabana kuvvet...






Otel şehir merkezine epey uzak. Resepsiyondaki kız Alexandra'nın kocası Türkmüş, bize çok ilgi gösteriyor. Ucuza şöför ayarlayayım, şehri size gezdirsin diyor. Gülüyorum. 'Sağol, sen bize en yakın otobüs durağını göster...'. Bu sefer o gülüyor. 'Çok uzun sürer! Ayrıca bagajlarınız da var' diyerek endişe ediyor. 'Dert etme' diyorum, biz alışığız. Laos, Kamboçya, Burma yolları gördü bu toto (demiyorum tabii ki)... Sağolsun bizim için Belgrad tren istastonuna telefon ediyor ve bir günlüğüne bagaj bırakılabilecek bir yer var mı soruyor. Varmış, harika haber!
 

Çantaları sırtlanıp, arka caddedeki otobüs durağına doğru yollanıyoruz. Mahalle şıp demiş bizim Kasımpaşa'nın burnundan düşmüş. Kediler çöplerin tepesinde, arabalar kaldırıma parketmiş. Bir kadın köpeğini gezdiriyor, köpek kaldırımın ortasına salıyor, kadın olduğu gibi bırakıyor! Oh ne güzel memleketimde gibiyim...


Otobüs durağını buluyoruz ama bilet işini nasıl çözeceğiz diye düşünürken, uzun boylu genç bir çocuk görüyorum. Bu uzun adam kesin basketçidir ve bir Amerikan Ünüversitesi'nden basket bursu almıştır diye düşünerek 'yav kardeş otobüs bileti nasıl alırız' diye direkt İngilizce konuya giriyorum. Hah işte! Tahminimiz doğru çıkıyor, çocuk hakikaten Amerika'da okuyormuş, kusursuz bir İngilizce ile bize yardımcı oluyor. Bütün uzun boylular Amerika okuyor herhalde diye takılıyorum. Gülüyor. Basket bursu ile  okumaya giden çokmuş hakikaten.

Bizim 'halk ekmek' tarzı bir büfeden eski İETT biletlerini andıran biletlerimizi bu nazik çocuğun yardımı ile alıyoruz. Durakta bekleyen insanlar güleryüzlü ama otobüs gelice herkes canavara dönüşüyor. Sıra mıra, hoşgörü hak getire... İşte toprak, yabancılık çekmiyoruz.
 










Şehrin dış mahallelerinden merkeze doğru ilerlerken, yol boyunca göze çarpan oto tamirciler sıra sıra uzayıp gidiyor.





Şehire yaklaştıkça, betonik akıl tutulmasının Lazok ve TOKİ mimarisi esintileriyle bezenmiş eski blokları çoğalıyor. Depresif yapılar!




Çocuklar zımba gibi. Elimizde küçük iki bavul ve sırt çantaları ile eski Savunma Bakanlığı binasına yakın bir durakta iniyoruz. Burayı gözüme kestirmemin bir sebebi var çünkü savaş esnasında NATO'nun vurduğu binalardan biri bu. Olduğu gibi bırakılmış.










Ürkütücü bir görüntü! Çocuklar sorunca, savaşı anlatıyorum. Binaya korku dolu gözlerle bakıyorlar. Savaş onlara yabancı ama dünyanın acı gerçeği...








Bakanlık binası boyunca yürüyoruz. Kıbrıs'ta, Maraş çevresindeki sokaklarda yürürken hissettiğim garip duygu burada da beni buluyor.





İşte Hotel Beograd! Savaş sırasında bir çok gazetecinin kaldığı ve haberleri ajanslara geçerken koridorlarında sabahladıkları otellerden biri.







Elimizdeki çantalardan bir süreliğine kurtulmak için Belgrad Tren Garı'na, şehrin her yerini örümcek ağı gibi sarmış tranvaylardan birine binerek ulaşıyoruz. Tramvayda başıma gelen bir olay sebebiyle rezil rüsva oluyorum, onu da anlatmalıyım size.










Etrafı seyretmekten inen binene pek dikkat etmediğim için gar durağı kaçmasın diye aniden 'duracak' düğmesine basacağıma, gel sen acil fren düğmesine bas! Tabii korkunç bir fren gürültüsüyle bütün tramvay dursun ve herkes öne doğru savrulmasın mı! Eh, kondüktör bana Osmanlı tokadını çakmak üzere (bunu not düşelim) yerinden kalkıp üzerime yürüyünce 'aman abi ben turistim, yapma etme duracak düğmesi zannetim' diyerek derdimi anlatana kadar canım çıktı. Tüm tramvaydan 'ulan turist' bakışları ve de arkadan savrulan muhtemel Sırpça küfürler yetmiyormuş gibi, bizim çocuklardan da 'baba sen manyak mısın, niye o düğmeye bastın' zılgıtını yedim. Yes, ay em kıııreyzi... 






Belgrad Tren İstasyonu hüzünlü. Sanki herşey eski Yugoslav döneminde donmuş kalmış. Son tren gitmiş ve hiç gelmeyecek bir treni bekleyen insanlar öylece ortada dolaşıyorlar gibi.


Bavulları, içi tıka basa eşya dolu bir odaya 3-5 dolar karşılığı emanete bıraktık. Adam elimize bir fiş tutuşturdu. Hafifleyince rahatladık. Şimdi kendimizi Tuna boyuna vurup rahat rahat yürüyebiliriz.
 



Ulaşımda tramvay başı çekiyor. Vızır vızır her tarafa dolmuş gibi işliyorlar.










Belgrad'ın Tuna boyunca sıralanan eski mahalleleri Sırpların da içine düşmek üzere olduğu Balkanların en büyük alışveriş merkezi, en uzun binası ya da en geniş yolu gibi uzuv yarışına daha yenilmemiş. Sokakları arşınladıkça eski yüzlü bile olsa karaterini koruyan yapıları gördükçe seviniyor insan. Ancak bu binaların da ranta yenik düşeceğini, yakın bir zamanda zengin bir Sırp iş insanının (Nazivof Zorluviç mesela) buraları Zorluviç Center'a çevireceğini biliyoruz.




Sırp insanları dışarının tadını çıkartmayı seviyor. Yaşlısı, genci, çoluğu çocucuğu herkes dışarda. Nüfus da çok  olmayınca kalabalık bile kalabalık gibi gelmiyor. Bunu diyorum ama Belgrad'da yaşayanların toplam Sırbistan nüfusunun neredeyse %23'üne denk geldiğini de not düşmeli. 












Tuna boyunca yürüyoruz. Eski limanın demiryolu rayları hala duruyor. Eski depo binaları yıkılmış ama ön cephelerini tutmuşlar, belli ki bir restorasyon çalışması olacak.
















Çocuklarla gezerken onları arada deşarj etmezsek başımıza gelecekleri çok iyi bildiğimiz için Rachel sağa sola bakınmaya başladı. Şükür ki, bir çocuk parkı gördük ve bizim kuzuları bir süreliğine kendi dünyalarına bıraktık.






Bu, birazdan karnımız da acıkacak, ayağını denk al bakışı!





Tuna'nın karşı kıyısı sanki Florida'daki tropik 'mangrove'lar gibi.  



Sahil boyunca keyifli kafeler ve restoranlar var. Kadınlar burada epey güzelleşiyor. Fazla etkilenmeyin diye resimlerini koymuyorum. Sırplarla muhabbet ettiğimde ve söz Sırp kadınlarının güzelliğine geldiğinde söyledikleri şu: Eğer kadınlarımız güzel olmasaydı Osmanlı bizi 500 sene yönetmezdi! Tarihe farklı bir bakış. Bu teoriyi beğendim...















Tuna boyunca yürüyüşün doğal sehri meşhur Kalemegdan'a gelince son buluyor. Kale elden geçmiş, özellikle tepeye doğru tırmanınca arka tarafından bakımlı, bol ağaçlı bir parka dönüşüyor. Artık bizim şansımız mı yoksa Belgradlıların evlilik mevsimine mi denk geldik bilinmez, sürekli sağımızdan solumuzdan düğün arabaları geçiyor. Kalenin taş geniş merdivenlerinde çiftlerin fotoğraf yarışı seyretmeye değer!






Şehrin kalbi Knez Mihajlova'dayız! Mini İstiklal Caddesi... Bizim güzelim Beyoğlu'nun ruhuna fatiha okumadan önceki hali gibi. Bu tür nostaljik yorumlar yapmaktan çok sıkıldım ama dilimi tutamıyorum. Şehirlerde caddelerin araç trafiğine kapatılıp, halkın sosyalleşebileceği alanlar yaratılmasını kim sevmez! 





Belgrad sokaklarındaki bir güzellik de her sokak başında karşımıza çıkan danteller... Teyzeler, ellerinde tığları bir taraftan el emeği göz nuru nakış tutarken, diğer taraftan da dedikodu yapar gibi konuşup birbirleri ile kıkırdaşıyorlar. 
  





Bizim Paşa susayınca 'oğlum git şu paşa çeşmesinden su iç' diyorum... Bir şise sudan kurtardığımız gibi bağışıklık sistemini de güçlendiriyoruz...



Vakit azaldı. İsyan çıkmadan, acıkan karınları pizza ve bira ile sakinleştiriyoruz.



Sokak aralarında enstalasyonlar var. Belgrad canlı, yaşayan bir şehir...



90'larde Bizimkiler diye bir dizi oynardı televizyonda. Istanbul'un apartman hayatı esprili bir dille anlatılırdı. Apartmanın yöneticisi, epey kıl bir adam, Sabri Bey vardı. Belgrad'da bir apartmanın balkonundan bakıp ortalığı kesen, saga sola 'oraya park etme', 'aloo çöpünü buraya atma' der gibi laf yetiştiren bu amcayı görünce Sabri Bey aklıma geldi...  




Dedim ya, bir düğün olayıdır gidiyor. Hangi caddeye çıksak bir şatafat, bir gösteri... Ama en matrağı aynı bizdeki gibi kornaların çalınması ve araba camlarından sarkılarak Sırp bayrakları ile düğünü milliyetçi bir havaya sokmak... Size de tanıdık geldi sanırım. Hani bilmesek, damat evlenecek değil Kumanova seferine gidecek zannedeceğiz...






Eh gün bitti bitecek, daha yolumuz var. Bavulları istasyondan alıp, havaalanına yoldayız. Podgorica bizi bekler...

Air Serbia'nın 'arı vız vız vız' uçağı ATR 72'nin merdivenlerine doğru yürüyoruz. Maceranın ikinci bölümü Montenegro'da görüşmek üzere!