Pazartesi, Aralık 12, 2016

HÜLYA TEYZE, ERDOĞAN AMCA ve GERALDINE...

 
 


Eski ahşap masamın başına oturmuş, küçük penceremden dışarıda rüzgarın inanılmaz gücüyle savrulan ağaçlara bakıyorum. Benliğim anılardan binlerce ışık yılı uzakta. Ama aklımda çok iyi hatırladığım notalar, iki güzel insan ve Geraldine...
 
 5 yaşımı düşünürken hafızamda kalanlar tamamen gerçek mi, yoksa biraz da anlatılanlardan dolayı içine hikaye katılmış hayal ürünü mü  bilemiyorum. Ama o kadar yer etmiş, beni etkilemiş ki hayal ya da gerçek olsalar ne farkeder! 



Hafızanın anılarla oynadığı bu, kimi zaman kırıcı köşe kapmacayı hepimiz olgunluk çağına gelince yaşıyor muyuz? Siz de benim gibi siliyor musunuz burnunuzun direğini sızlatan o pınarı; hiç olmadık bir yerde aklınıza sımsıkı yapışan ve bir türlü sizi bırakmaya niyetli olmayan hatıraların yavaş yavaş açıldıkça sayfaları?
 
Küçük arabalar, futbol topu, ve anneden gizli çıkılan dut ve erik ağaçları içine kurulmuş bir dünya. Başka ne ister ki küçük insan yaş 5 olunca. Levent ile Ortaköy'ü birbirine bağlayan vadi bomboş o zaman! Boğaz tüm endamıyla karşımızda. Dereboyu'nun 'boklu deresi' hala akmakta 80'lerin başında. Babamın 'insan silosu' dediği Istanbul'un siteleri, apartmanları bugünle karşılaştırınca hala az o yıllarda. Alışveriş merkezleri daha yok. Pasajlar hala yaşamakta... 



Ortaköy Cami'nden okunan ezanın sesi ve Marmara'dan Karadeniz'e usulca ilerleyen şileplerin balıkçı motorlarını savmak için çaldıkları düdük evimizden duyulurdu. Önümüzde dut ve yazın havalar ısınmaya başladığında saldığı koku sesebiyle kibar insanların 'kokan ağaç' dedikleri ama biz çocuklar için nam-ı diğer osuruk ağacı "Ailanthus Glandulosa" yani 'Aylandız' denizi... Aylandızlar yaprak vermeye başladı mı bizim arka bahçeye doğal bir duvar oluşturur, saklambaç oyunlarımızda da bize gizlenecek kocaman bir alan yaratırdı. Esnek ince dalları kovboyculuk oyunlarımızda Kızılderili olanlarımız için  ok ve yay hammaddesiydi. Ne zaman aylandız görsem hala içimi çocuksu bir heyecan kaplar. ''Hey gidi hey osuruk ağacı'' der gülümserim. O güzel aylandızlarımı, osuruk ağaçlarımı kesmişler, yerinde yeller esiyor artık!



 
İçinde pek sorumluluk olmayan ve hatta okul kavramının bile pek oluşmadığı yıllar (nedendir bilinmez o zamanlar okula 7 yaşında başlanırdı) . En büyük kaygı annem, ''arkadaşlarım Oğuz ya da Mıstık'a oynamaya gitmeme izin verecek mi?!'' olurdu. O günleri düşündükçe keşke tekrar çocuk olsam diyorum.
 
Neyse biz tekrar hikayeye dönelim. Annemin kısa zaman sonra 6 yaş için, biraz da ağır sayılabilecek bir sorumluluk hedefi koymuş olduğunun tabii ki farkında değildim. Bir anda kendimi 10 senelik, kah acı kah tatlı bir girdabın içinde bulacaktım.
 
Onu, kuyruklu bir Steinway & Sons piyanonun başında hatırlıyorum. Bu hafızamda onunla ilgili oluşan ilk resim. Zannedersem Chopin çalıyor. Parmakları piyanonun tuşları ile sanki dans ediyor. Küçük olmama rağmen etkileniyorum. Beni her gördüğünde büyük bir tezahüratla sarılıp göğüsüne bastıran, yanaklarıma öpücük konduran, İpek ablanın annesi, benim dünyamda ise 'Hülya teyze' bu figür... Yani Hülya Saydam...
 
- ''Bayılıyorum bu parmaklarına senin, ne güzel uzun uzun... Ne çalmak istersin?''
- Ben de senin gibi piyano çalacağım... (senli benliyiz!)
- Bence bu uzun parmaklarla çok iyi keman çalınır... Ne dersin Erdoğan?





 
Erdoğan amca hiç tereddüt etmeden ''kesinlikle' diyor. 
 
Erdoğan amcanın (Erdoğan Saydam) bir kaç gün sonra küçük bir kutu içerisinde bana verdiği çeyrek kemanım ile sorumluluk dünyasının içine düşüveriyorum. Uzun yıllar süreceki kah tatlı kah acı bir girdap benim için.
 
Elde keman Erdoğan amcaya haftada bir gün derse gidiliyor. Ablamın elinden tutup İpek ablaya gidişlerimiz artık benim için keyif olmaktan çıkıyor. Ablam, en yakın arkadaşı İpek ile içeride kaynatırken, ben İpek ablanın babası Erdoğan amca ile keman dersindeyim. Erdogan amca artık amca değil öğretmen... Kafam iyice karışmış durumda. Tellerden çıkan tiz ses, yazın sıcağı, yakında gireceğim konservatuar sınavının ağır yükü, aklımda arkadaşlarımın bahçede oynuyor oldukları fikri... Tabii, 6 yaşındaki bir bedenin kaldıracağı cinsten değil bütün bu dertler. Kemanı en yakın koltuğa bırakmamla koridora koşuşum ve Erdoğan amca'nın 'ne oldu bu çocuğa!!' demesine fırsat vermeden midede ne varsa olduğu gibi koridora boşaltışım, hafızama çok net işlemiş. 


Her hafta ya Cuma akşamı, ya da Cumartesi sabahı annem elimden tutup beni Taksim'deki - bugün içine hançer saplanmış - Atatürk Kültür Merkezi'ne İstanbul Senfoni Orkestrası'nın konserlerini dinlemeye götürüyor. İlk zamanlar eziyet gibi gelen bu rutinden bir süre sonra zevk almaya başlıyorum. Yavaş yavaş bestecilerin eserleri de kulağımda yer etmeye başlıyor. Şimdi geri dönüp o yıllara bakınca ne büyük ve önemli sanatçıları dinleme şansına erişmişim diye düşünüyorum. Suna Kan, Ayla Erduran, İdil Biret, İgor Oistrakh, Nigel Kenndy, Cihat Aşkın...






Konservatuar sınavını kazanmamla bu sefer okullar arası yolculuklarım artıyor. Normal okulumdan çıkıp, o zamanlar eski binasındaki Çemberlitaş Belediye Konservatuarı'na eski traleybüs, ya da İ.E.T.T.'nin Leyland otobüsleri ile gidiş gelişlerim hafızamın tozlu raflarında duruyor. Daha okuma yazmayı sökememişken notaların dünyasına dalmış bir çocuğun korku ve şaşkınlığı içindeyim. Kemanımla aile fertlerine ve de komşulara verdiğim azap eminim onlar için pek de hoş bir tecrübe olmamıştır. Bu yetmiyormuş gibi her misafir gelişinde annemin 'hadi bakalım amcalara, teyzelere keman çal' demesinin bende yarattığı derin sıkıntı, daha o zamandan bu işte pek de gelecek vadedecek bir müzisyen olmayacağımın işaretleriymiş! 


Erdoğan amca ile 'hoca - amca' ilişkimiz, günün birinde konservatuarın hademesinden yediğim okkalı fırça sonrasında değişiyor. 


- Hasan Efendi!
- Ne var?
- Şey, keman dersim var da Erdoğan amca hangi sınıfta bulamadım.
- Erdoğan amca mı? Ulan senin ağzına bir çakırım Erdoğan amcayı görürsün! Öğretmenine amca denir mi hiç!
- Şey bennnn....

Sulu gözlü bir çocuktum. Hasan Efendi'nin tepkisinden  o kadar korkup etkilendim ki, kendimi tuvalete atıp bir süre ağladım. Sonra korkumdan bir daha Erdoğan amcaya, ''amca'' diyemedim.

Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere haftalık gidiş gelişlerim devam etti. Bazen elimden ablam Ayşem tutuar götürür, bazen biraderim Kerem'e satarlardı beni. Bu nadir olurdu ama en çok babamla gitmeyi severdim. Çünkü bir tek o, konser sonralarında eve gitmeden önce, Taksim büfelerinden döner ya da sosisli sandviç isteğime itiraz etmezdi. Annem yemek konusunda fazlasıyla titiz olduğu için hem sağlıksız olduğunu düşündüğünden, hem de mideyi bozacağımız endişesiyle sadece derslerden iyi not aldığım günlerde büfelerden yalvar yakar bir şey alınmasına izin verirdi. Ama, dönerciye kök söktürürdü.

-Oradan kesme! Bak yan taraf iyi pişmiş oradan koy! Yağından koyma!

Adam, anneme 'çattık' der gibi bakar, üfleye püfleye döneri keserdi. Ben ise yaşanan bu olaydan dolayı utanç duyar, bu diyaloğu neredeyse saklanarak izlemeyi yeğlerdim.

Annemin endişelerinin haklı olduğunu bir gün kötü bir tecrübeyle anladım. Eh! Tabii bu iş bu kadar kontrol haline gelince, çocuk yaşta bulunan her fırsatta yasağı delmek bir adet oluyor.  Neyse hikayeye dönelim, konservatuarın eski binasının belediye başkanlığı binasına dönüştürülmesiyle bizim Çemberlitaş macerası kendini Kadıköy rıhtımında devam eder buldu. Sanata verdiğimiz önem sağolsun, konservatuarımıza Kadıköy sahildeki eski hal binası uygun görüldü. Vapur düdükleri ve meydandaki seyyar satıcıların gürültü patırtısına keman, piyano, trombon, klarnet gibi her türden enstürman sesi de girmiş oldu. İlk başlarda bunu yadırgayıp, camı sonuna kadar açmış gam çalışan bir keman öğrencisini merakla seyreden halk için bir süre sonra bu hal de normale dönüştü, herkes alıştı. Bach çalarken, fonda 'kuzuuuu gibi palamuuut palamuuuut var ablaaaa, geeeel geeel geeeel kuzuya gel' seslerine bizlerin de alıştığı gibi!





Evet döner ve sosisli sandviç sevdamı anlatıyordum. Evet, cep harçlığımdan biraz biriktirdiğim bir gün ders arasını fırsat bilerek büfeye koştum. Tabii yasak delmek baldan tatlıdır! Hazır kontrol de yokken, üç tane bol soslu sosisli sandviçi mideye indirdim. Yaş 6! Şişmiş bir göbekle Mine (Mucur) hocanın solfej dersine girdim. Dersin ortasında hafif hafif başlayan buruntu, kendinin korkunç bir gaz fırtınası ve bulantıya bıraktı. Notalar havada uçuşurken duruma dayanamayan bağırsaklarım 'potur potur potur' tarzı sesler çıkararak sosisli sandviçleri koyverdi! Kıçımı duvara verip, zar zor 'öğretmenim tuvaletim geldi' diyerek kendimi dışarı attım. Kapıda bekleşen annelerden biri halimi görüp bana acımış olmalı ki, aldığı gibi beni tuvalete soktu. Temizleyip pakladıktan sonra annemi bulup beni teslim etti. Anneme bugüne kadar bu hikayenin gizli 'mideye indirilen 3 sosisli sandviç' kısmını anlatmamıştım. 42 yaşına geldim, aradan 36 sene geçmiş artık bilmesinde sakınca yok!





Bir gün apar topar Hülya teyzelere gittik. Şişmiş gözlerle bana sarılan Hülya teyzeyi görünce bir terslik olduğunu anladım. Sevgili Erdoğan amca artık aramızda değildi. Bana müziğin temellerini öğreten, şefkatli, babacan ilk keman hocam Erdoğan amca artık yoktu.

Yıllar yerinde saymıyordu tabii. Ben de yavaş yavaş büyüyordum. Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere her hafta gitmeye devam ettim. Bu mekanla aramda bir sevgi bağı oluştuğunu, her içeriye girişimde sanki Erdoğan amca ile buluşuyormuşum gibi hissettiğimi hatırlıyorum.  Hocalarımın bir kısmı devlet sanatçısı olarak senfoni orkestrasında çalıyordu. Onları izleme şansına eriştiğim gibi kuliste kendilerini ziyaret ediyor, Atatürk Kültür Merkezi'nin gizemli prova odalarını ve kulislerini keşfediyordum. Arkada ayrı bir binada Ethem Bey'in lütiye atölyesi vardı. Kırılan arşeler, kopan teller, kendini koyveren köprüler ya da çatlaklar burada tamir görürdü. Yeni bir keman alınmak istendiğinde Ethem Bey'e muhakkak uğranırdı. Recine kokan bu odayı sever, sakinlikle enstürmanlara hayat veren bu lütiyelere büyük bir saygı duyardım.

Atatürk Kültür Merkezi'nin temelleri, 1946 yılında mimarlar Feridun Kip ve Rüknettin Güney'in projesi olarak atılmış. Savaş sonrası bütçe sıkıntıları sebebiyle yapımına ara verildikten sonra, mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından yeni bir proje ile ancak 1969'da hayata Kültür Sarayı olarak açılabilmiş. Yıllarca onca muazzam sanat ve sanatçıya evsahipliği yapan ve gönül bağım olan bu yapı, dogma kafalı düşünenler için önemsiz ya da işlevini yerine getiremez şeklinde adledildiğinden (bir de Atatürk adına tahammülsüzlükten) içi boşaltılarak, 2005 yılından bu yana atıl bırakılmış durumda. Kim nasıl düşünürse düşünsün, yakın tarih şehir mimarisi açısından  büyük öneme sahip bu yapının bu hale getirilmesi ve hatta yıkılmasının düşünülmesi bile insanın içini acıtıyor.






Neyse, biz büyüklerimizden iyi mi bileceğiz (!), hikayemize dönelim. Yaşım büyüyordu. Artık kemanı 'gıygıdı gıy'  tarzı kuru gürültüden melodiye doğru geçirmeyi becermiştim. İyi bir kemancı olamasam da, müziği bilimsel olarak öğrenmek, bestecileri anlayabilmek ve de değerli hocaların sınıflarının havasını koklayabilmek benim için muazzam bir kazanım oldu. Selahattin ve Ebru Yunkuş, Nursun Idemen, Çiğdem Yonat, Mine Mucur, Duygu Ünal... Hepsine, ayrı ayrı, emekleri için ne kadar teşekkür etsem azdır, kelimeler yetersiz kalır!






Müzik eğitimi yüreğime iki temel unsur kazıdı. Klasik müzik, kesinlikle başta Bach ve caz! Benim konservatuar yıllarındaki eğitim biraz Sovyet kafalıydı. Katı, esnekliği yok! Bir öğrenci armoni dersi öncesi piyanoda caz ya da alaturka tıngırdatsa, dışarıdan geçen bir hocadan zılgıtı yerdi. Ben de gençliğe adım atan bir keman öğrencisi olark Stephane Grapelli dinlemeye başladım. O yıllar daha walkman hayatımıza yeni girmiş. Piller benzin kadar pahalı. Zaten iki pil kasedi arkalı önlü dinlesen anca götürüyor. O piller de akan kokan cinsten! Pil bitmesin diye kasetleri ileri geri sarmak için derslerde kullandığımız Stabilo beşgen kalemlerle kasedi sarıyoruz. Ben de aldığım Stephane Grapelli & Django Reinhardt albümünü hatmediyorum. Bir gün sevgili hocam Çiğdem Yonat'a dedim ki: ben Stephane Grapelli gibi cazcı olacağım.  Çiğdem hocam zerafetinden tabii bir şey demedi, ama ben şimdi seni eşek sudan gelene kadar döverim tarzı bir bakış attı.






Akranlarım Michael Jackson, Madonna, Duran&Duran, Pet Shop Boys fırtınasına kendilerine kaptırmışken ben bu yaşlarda ablam Ayşem sayesinde caza daha da merak sardım. Ayşem o yıllar için çok iyi bir Latin caz arşivine sahipti. Kendisinden arakladığım kasetleri o zaman için hatırı sayılır performanstaki Fischer marka müzik setinde dinlerdim. Gilberto Gil, Sergio Mendes, Astrud Gilberto ablamın arşivinde demirbaş üstadlardı. TRT 3 FM'in de en başarılı yıllarıydı. Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşcı'nın muhteşem program Stüdyo FM ve Mavi Nota dünyamızı aydınlatırdı. 1984-85 yazında caz dışında bir de Queen ve Freddie Mercury girdi hayatıma.  Birader Kerem'in arkadaşı Şefik ağabeyden (Prof. Şefik İğdem) ödünç aldığımız The Works, A Night at the Opera beni inanılmaz etkilemişti. Bohemian Rapsody'yi kırık İngilizce ile söylemeye çalışır, bir kağıda sözlerini geçirirdik. Beni bitiren parça tabii ki 'Love of My Love' olmuştur. O yaz bir de ilk aşk var hayatımda.  Genç yaşta aşk kimyasını dayanılmaz ağırlığı... Begüm, çıtı pıtı tatlı bir kızdı. Güzel gözleri vardı. Bir iki kaçamakta elini tutmuş, kolumu omuzuna atmıştım. Bizim aşk buydu. Uzun da sürmedi. Yaz geldi, o yaştaki her kız gibi o büyüdü. Bana yüz vermez oldu. 'Love of My Love' dinleye dinleye hem walkman'in kulaklığını patlattım, hem de pil harcamasından bittim. Ne olduğu pek bilinmez bir aşk yarasına 'Love of My Love' merhem olmadığı gibi, üzerine melankoli kimyası ile tanıştırdı beni. Hayat işte vücüt kimyası ile bitmek bilmeyen bir tecrübeler girdabı!!










Geraldine'i merak ediyorsunuz eminim. Herşey 1990'da abim Kerem'in Istanbul Jazz Festivali'nde çalışması ile başladı. O yaz hayatımın belki de en güzel yazıydı. Yaş 16! Hayat toz pembe! Herşey güzel! İstanbul sanatının kalbine hançer saplamamış, Atatürk Kültür Merkezi canlı! Harbiye Açıkhava ise en muhteşem günlerini yaşıyor. Abim sağolsun arada yakaladığı biletleri ablam ve bana paslıyor. Efsane Miles Davis'i dinleme şansına erişiyorum. Başka bir efsane Dizzy Gillespie... Ve Jan Garbarek! Notaların bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim diyorum kendi kendime. Abim hiç adını duymadığım Yellow Jackets'ın rehberi aynı zamanda. Konsere bilet yok ama beni çaktırmadan Açıkhava Tiyatrosunun arka kapısından, arabanın bagajına saklayıp, gizlice sokuyor. Yellow Jackets ile  26 yıllık dostluğum böylece başlıyor. Provalarını, tiyatronun üst tarafında duvar kenarına tüneyip seyrediyorum. Geraldine ile o gece tanışıyorum. Bugüne kadar hissetmediğim duyguları kanıma pompalıyor. O kadar güzel ki...! Geraldine, başka bir aşk... Bütün aşklarımı aldattığım gibi karımı bile hala onunla aldatıyorum.  






Peki niye yazdım bütün bunları. Çünkü Geraldine'i her dinleyişimde çocukluğumu özlüyorum.  1990'ı özlüyorum... Datça'mı özlüyorum... Uzaktayım iyice... Kaybolan şehrimi özlüyorum. Yok olan Beyoğlu'nu, yozlaşan Galata'yı... Çocukluk arkadaşlarımı özlüyorum, geceleri Levent'in ıssız sokaklarında yürüdüğüm... Ortaköy'ü, Akıntı Burnu'nu... Gamsız, tasasız günleri. 


Keman kutuma baktığımda Erdoğan amcayı, Hülya teyzeyi özlüyorum. Çünkü, hala, o küçük  uzun parmaklı çocuk var yüreğimin bir köşesinde... 'Ben...' diyor, 'ben oysa hiç gitmedim ki '...


Alim Erginoğlu
12 Aralık - Oxford



 






   
 
  
 
 

Pazartesi, Şubat 09, 2015

Yola çıkana...

 
 
Isviçre - Avusturya arası bir yer... Bulutların üstü...
 
***
 
Her yola çıkışta bir parçam geride kalır.
 
Her gidiş nasıl bir bölünmeyse içimde, her geliş de başka bir ayrılıktır...
 
Zaman bir terzi gibi işler hayatı.
 
Tiktakları ileriyi gösterse de,
o hep geçmişi dokur,
geleceği teyeller.
 
Bilmek yoktur yolculukta.
 
Silmek vardır, sızlayan bir burnun yarattığı pınarın damlasını.
 
Zaman işte!
 
Belki 'son'dur tek bildiğimiz...
 
***
 
Her yolculuğa çıkışta,
bir parçam geride kalır.
 
Ya evlat,
ya anne kokusu...
 
Ya sevdiğimin güne bakan rengi saçları,
Betçe'den esen rüzgarla buğulanan koyu Ege mavisi gözleri...
 
Her yola çıkış...
 
Her gidiş...
 
Her geliş...
 
İyisi mi kapa gözlerini çocuk.
 
Kirpik uçların birbirine değsin.
 
Güneşin ışıkları göz kapaklarının ardında turuncu olsun.
 
Çam kokusu...
 
Olur ya,
 
Yüreğine çarparsa...
 
Koy ver gitsin.
 
Zamanıdır...
 
 
Alim Erginoglu
Ocak 2015
 
 
 
 
 
 
 
 


Salı, Haziran 10, 2014

Londra Notları - Bir Kentte Kayıp Zaman


‘Ağlatma beni çocuk’ sözü kulaklarımdan hiç çıkmayacak büyük üstad, ağabey, Hulki Aktunç’un anısına...







***************************************


‘Kimi insan şehir insanıdır. Sadece kentte yaşamaz, aynı zamanda kenti de yaşar. Biraz da fanatiktir şehri için. Onu alıp da Istanbul’dan mesela New York’ta, hatta Londra’da yaşamaya ikna etmeniz zordur. İlla kendi şehridir onun için birincil. Yine de, Londra’ya, Paris’e, Amsterdam’a gider, bir süreliğine kah turist gibi, kah gezgin gibi o şehirlerin havasını solur ve yine kendi şehrine döner. Ait olduğunu hissettiği yuvasıdır orası çünkü ’


Ben hiç şehir insanı olamadım. Bir kente aidiyet duyduğumu da hatırlamıyorum. Bir şehirden diğerine savrulduğum ve bir yerde bir türlü kalıcı olamadığım için olsa gerek bunun sebebi. Yine de derinden  bunun bir eksiklik olduğunu hissettiğim içim midir bilmiyorum şehir insanına gıpta edişim. O yüzden ne zaman bir şehre varsam, onu yaşıyor gibi yaparım. En azından denerim, bir kaç saat bile olsa...


Şehirler bir anlamda kaçıştır benim için. Aslında bir çoğumuz için doğrudur bu benzetme. Herkesin bir şehri vardır. Oraya kaçar, kalabalığın içine karışır ve kaybolur. En güzel yalnızlık budur! İnsanın kendi kendine en çok söylendiği, hayatla hesaplaştığı, vitrin camlarında kendini izlediği, gelip geçen yüzlerde geçmişi hatırlayıp geleceği düşlediği, bir arabanın altında kalmamak için hem hızlı hareket edip hem de kimi yerde kaplumbağa kadar yavaş olduğu, kokuların peşine takılıp ya yediği ya da içtiği, kulağa hoş gelen bir melodinin ardında kendini bir konser salonunda ya da bir sokak çalgıcısının yanında bulduğu, galerilerin içinde renklere anlam yüklemeye çalıştığı, son model bir bisiklet görüp de ‘ah biraz daha param olsa keşke’ dediği, güneş açtığında sevindiği ve bu kadar çok seyi aynı andan nasıl düşünebildiğine şaşırdığıdır şehirde olmak.


Oxford’un küçük bir köyünde yaşamam bu kaçışlar için bana daha fazla bahane verir. Bir yerlerde kalmış, saklanmış şehir çocuğunu sevindirmek için iyi bir fırsattır bu. O yüzden, maalesef bir kaç saatle kısıtlı dahi olsa severim Londra’nın sokaklarında kaybolmayı.


Genelde başlangıç noktası şehrin neredeyse tam merkezi sayılabilecek Holborn’dur benim için. Oxford Street’in kuru turist kalabalığının pek adım atmadığı ancak St. Paul Katedrali ya da Tate Modern’i ajandasına yazmışlar için bildik bir duraktır Holborn. Onun dışında şehrin finans ve de kurumsal hayatında, bir çamaşır makinesinin içine düşmüş gibi hızlı bir devir ile yaşayan iddialı insanların semtidir. Kimine göre albenili, kimine göre sevimsizdir. Oysa ki, üzerine yapıştırılmış züppe kimliği ara sokaklara girdikçe değişir ve her yerde olduğu gibi burası da insanı heyecanlandıran şaşırtan sürprizlerle doludur.


Holborn metro istasyonunun hemen arkasına düşen Lincoln’s Inn bir çok insan gibi benim için de bulunmaz bir dinlenme noktasıdır. Takım elbisesine aldırmadan çimlere yatmış, yüzünü utangaç Britanya güneşine vermiş adamlardan tutun da, köpeğini gezdiren kokoş hanımlara, ya da kafasında inşaat kaskıyla öğlen bahanesiyle bir bira vuvarlayan göçmen işçilere kadar bir çok faklı insan fotoğraf karenizin içine girer. Elimde bir kahve, ya da ana caddedeki Japon lokantasından aldığım ‘miso’ çorbası ile güdük bir ağacın altına oturup ben de bu kervana katılırım.


Bu küçük meydan içinde oldukça keyifli bir butik müzeyide barındırır. Bunu bilen azdır. 18. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış egzantrik kişiliği ile bilinen mimar Sir Soane yaşadığı evi aynı zamanda nadide sanat ve arkeoloji koleksiyonu sergilediği bir müzeye dönüştürmüştür. Eğer elinizde bir rehber kitap ya da harita yoksa binanın bir müze olduğunu farketmeden geçebilirsiniz.


Ben, bugün, bu müzeyi bir kez daha pas geçtim. Çünkü pek keyfim yok! Belli bir sebebi olsa keşke diye düşündüm bu keyifsizliğimin. Hani bir ad versem mesela ona; yalnızlık desem, bıkkınlık desem, şu güzel havada bir ofisin içinde eriyip gitmenin farkındalığının yarattığı buhran desem...


Lincoln’s Inn’in güneyinde kalan ve meşhur, bu dünyanın başına bir çok ekonomik belayı saran bazı egosentrik üstadların tozunu yuttuğu,  London School of Economic’e açılan ve adının neden Sardinia olduğunu pek anlayamadığım sokaktan geçip, vızır vızır trafiğin işlediği Kingsway Caddesi’ne çıktım. Eğer sola dönüp güneye doğru yürüseydim Strand’ı geçip Waterloo Köprüsü’nde bulacaktım kendimi. Bunu nedense istemedim ve kırmızı ışıkta bekleşen bir Amerikalı tur grubunun peşine takılıp onları Great Queen’s Way caddesindeki Mason Locası’na kadar takip ettim. Eğer ayağımda beyaz spor ayakkabılar, dize kadar çekilmiş beyaz çoraplar ve krem rengi bir pantolon olsaydı rahatlıkla onlardan biri olabilirdim. Ama bunların hiçbiri üzerimde yoktu. Şatafatlı loca binasının merdivenlerinde kendilerini takip ettiğimin zerre kadar farkında olmayan grubu bıraktım. Yolun karşısındaki Japon lokantası Itsu’nun kaldırımında bir süre durdum. Bir adamla, kendinden yaşca genç bir kız oturmuş kavga edercesine konuşuyorlardı. Adam tanıdığım birine benziyordu ama kime benzettiğimi bir türlü çıkaramadım. Adama gidip, bir yerden tanışıyor muyuz demek isterdim ama bunun fazlasıyla aptalca olacağını düşünerek, eski bir dostla ne zaman Londra’ya gelse oturup iki tek attığımız, karşı kaldırımdaki Prince of Wales’in kapısından içeri girdim. Pub neredeyse bomboştu. Barda hızlı hızlı etrafı elindeki bezle cilalarcasına hışımla silen barmene tuvaletin yerini sordum. Genelde üst sınıfın tuvalet için kullandığı ‘loo’ kelimesini İngiliz bile olmayan bir barmene tuvalet sorarken kullanmış olmamı yadırgadım, ama kayınvalidem yanımda olsaydı benimle gurur duyardı diye düşünerek kendi kendime kıkırdadım. Eski ahşap  ve amonyak kokusunun işgal ettiği dar bir koridordan geçip, labirenti andıran ve bir kaç kapıyı itip çekerek ancak girilen basık tuvalettin ihtişamlı pisuvarında öğlen içtiğim tuzlu miso çorbasını tekrar doğaya kazandırdım. Tuvaletten çıktığımda barmen hala etrafı silmekle meşguldü ve bir içki bile almadan pubdan çıkıyor olduğumu farketmedi bile. Oysa ki bir bardak, ya da İngilizlerin deyimiyle bir ‘pint’ London Pride birası alıp eski dostumu yadetmek için harika bir fırsattı ama yalnızken içki içmeye pek yatkın bir adam olduğum söylenemez!


Prince of Wales’in önünde bir süre kaldırıma saplanmış gibi durdum. Eski dostum ile en son işte tam bu noktada iki bira vuvarlayıp, yaşadığı dayanılmaz aşk acısını konuşmuştuk. Sevdiği kadının başka birini gönlünü kaptırmış olması değil de, bunu son dakikaya kadar farketmemiş olması nasıl mümkündü? Pılını pırtını toplayıp başka bir ülkeye kaçmakla, hayatına son vermek arasındaki bir karar vermek istiyordu. İkincisini tabii ki su içer gibi yuvarladığı London Pride biralarının beyin hücrelerine verdiği "zırvala" emriyle söylediğini düşündüm. Hayatına son vermeyeceğini bilsem de, yine de tedbiri elden bırakmamak için bizde kalmasını önerdim. Sohbetimiz aşk acısından, yanımızda duran hatunun bisikletinin ne kadar ‘retro’ olduğu noktasına kaymasıyla beraber benim de biraz olsun içim rahatlar gibi oldu ve gece oteline dönmesine göz yumdum.


O geceden sonra bu taraflara epeydir yolum düşmemişti. Oysa her şehir insanı gibi, Covent Garden’a, Soho’ya, Piccadilly’ye daha çok gitmeli; kitapçılarda, sanat galerilerinde ya da ekzantrik eşyaların satıldığı gizli saklı ara sokaklarda kaybolmalıydım. Gece düşmeye yakın, loş bir barda bir kadeh merlot yuvarlayıp Akdeniz güneşine hasret yüreğimi teskin etmeli, rengarenk Lamy dolma kalemlerim ile mürekkeplerin parmak uçlarımı boyamasını izlemeliydim. Ancak kaybolmuş yüreğim bir şehir insanı olamayacak kadar aidiyetten uzak ve küskündü...


Long Acre caddesi boyunca yürüdüm. Burası sağlı sollu insana ‘tüket’ dedirten dükkanlarla doludur. Tüketme niyetlerinin nerede olduğunun pek farkında olmayanlar için bu caddeye kumarhane desek yanlış olmaz! Hesapta olmayan, ‘bu memleketten daha ucuz’ denerek alınan ve bir kısmı gardroplarda unutulan giysiler için yüklüce bir miktar paranın bırakıldığı kasalar, eğer benim gibi bir süredir burada yaşıyorsanız, çoktan cazibesini yitirmiş yerlerdir. Ama bu cadde bir kitapçı vardır ki, işte benim için en tehlikeli yer burasıdır. Caddenin bitimine yakın sol kanatta koyu kırmızıya çalan afişi ile Stanfords belki de dünyanın sayılı gezi ve coğrafya kitapçısıdır.


Stanfords’un kapısında içeri her girişimde kendimi şekerci dükkanıma girmiş bir çocuğun yaşadığı haz içinde bulurum. Kitapların büyüsüne dalarak hiç gitmediğim coğrafyalarda saatlerce kaybolarak dünyayı tavaf ederim. Ancak ne zaman ki artık gitme vakti gelir, işte bu rüyadan uyanıp Bostwana’da safariyi bırakmak, ya da Luang Prabang’ın tozlu sokaklarına elveda demek içimi acıtır. Kapıdan girerken yaşadığım haz bir anda tarifsiz bir hüzne dönüşür. Bu hüznü yaşayacak gücüm olmadığından bugün sadece Stanfords’un vitrininde beliren hayalet silüetime bakmakla yetindim. Beliren görüntümden çabucak kaçmak için kendimi hızla Çin mahallesine verdim. Havaya sinmiş iştah açıcı kokulara aldanarak kendini açık büfe önlerine atmış turist gruplarının yanlış yaptıklarını anlatmak; Çin lokantalarında açık büfenin hiç bir şeye benzemediğini söylemek isterdim ama kimsenin beni dinlemeyeceğini, açık büfelerin tatsız tuzsuz lezzetlerinin yine de beğenilerek yenileceğini biliyordum.


İnsan kalabalığından dolayı Çin mahallesinden Piccadilly’ye yürümenin bir azap olduğunu çok iyi bilmeme rağmen Leicester meydanı istikametinde ödün vermedim. İngiliz İngilizcesinin azizliğinin yarattığı kargaşa sebebiyle kimilerinin Laykıstır, Leykıstır ya da Leyçistır diye telaffuz ettiği ama doğrusu Lestır olan ve bir çok havalı filmin galasının yapıldığı bu meydanı uçar adım aştım. Bu arada karşı yönden gelen insan seli içinde yediğim omuzların ve üzerlerine basmamak için maksimum gayreti gösterdiğim köpekciklerin sayısı sayamacağım kadar çoktu!


Piccadilly’ye vardığımda renkli reklam panolarına arkalarını verip resim çektiren Japon gençlerinini ilgiyle izledim. Bu ırkın her resim çekilişinde elleriyle neden zafer işareti yaptığını bir türlü anlayamadığımı yanımdaki Japon çocuğa kibarca sordum. Alındı da mı cevap vermedi, yoksa  İngilizce mi bilmiyordu emin değilim, ama ben sanki o soruyu hiç sormamışım, ya da yokmuşum gibi davrandı. Bu gençlerin ışıklı panoda dönen Sanyo reklamına gösterdikleri ilginin aynısını, acaba Ülker Hanımeller bisküvi reklamı olsa gösterir miydim diye düşündüm. Tabii bu çıkarımımı kimseyle paylaşmadım. Yalnız ruhumun kendi esprilerine içinden gülmesine müsaade ettim.


Bugün son durağımın Piccadilly olacağını biliyordum. Hüznün, beni ben yapan bir şehrin izlerini barındıran ama bir o kadar da  aptalca olduğunu bildiğim bir noktaya getireceğinden emindim. Onu ilk gördüğümde ne hissettiğimi tam hatırlamıyorum. Costa Kafe’nin hemen dibinde asil ve gururla duruşunu takdir ettiğimi anımsıyorum. Kendi ismiyle hele hele ‘ü’ ‘ı’ gibi telaffuzu zor harfleri içinde barındıran adıyla hiç çekinmeden ve utanmadan ‘Kahve Dünyası’ kimliğini, Piccadilly’ye gelen şehir insanlarının burnuna sokmasını takdir ettiğimi söylemeliyim. Bu gururla kapıdan içeriye girdim ve iştah kabartan çikolata ve pastalara göz ucuyla baktım. Sol taraftaki küçük masacıklardan birine sırtımı duvara verecek şekilde sığındım. Sel gibi sokakta gelip geçen insanlara dalmışken, ‘şiparişinizi alabilir miyim?’ diye soran genç kızın sesiyle dünyaya döndüm. Kısa boylu, sempatik yüzlü garson kız sorusunu tekrarladı. Türkçe mi yoksa İngilizce mi cevap vermem gerektiği konusunda tereddüt ettim. Soruyu İngilizce sorduğu için İngilizce ‘Türk kahvesi lütfen’ diye yanıtladım. Sonra Türkçe ‘sade’ demem ile ‘Türk olduğunuzu tahmin etmeliydim’ dedi garson kız. Bunu derken gözlerindeki gurbet yalnızlığını, aile özlemini, Piccadilly değil de Galata’da eski bir kahvede arkadaşlarıyla olmak ya da hepsinden öte az şekerli bir Türk kahvesini annesinin fesleğen kokulu balkonunda, onunla beraber yudumlamak istediğini okuyabiliyordum. O an kolundan tutup, ‘hala geç değil, şimdi bir uçuğa atlayıp üç buçuk saat sonra annenin kokusunu içine çekebilirsin çocuk’ demek isterdim!


Alim Erginoğlu – Haziran 2014, Londra

Perşembe, Haziran 06, 2013

Gezi Parkı'nın Geleceği - Mimar Kerem Erginoğlu Uyarıyor!!!!!!!!!! Kabakçı Mustafa'nın İsyanı Balesi...

Yıllarca gezi yazısı yazdık, şimdi sıra 'Gezi' yazısında!

Mimar Kerem Erginoğlu, şehircilik konusunda yıllardır kafa patlatıyor, dersler konferanslar veriyor. Gezi'de olup bitenlerle ilgili çok çarpıcı tespitleri var! Protestoları izleyen, kentini seven, projelerin arkasında ne var ne yok diye merak eden herkes okuyup düşünmeli!

Halk, çapulcular, gelecekte yaratılabilecek bir oldu bittiye fırsat vermesin, herkes uyanık olsun diyor, sözü üstada bırakıyorum.



Soru şu: Gezi Parkına tam olarak ne yapılacak, nasıl bir proje var? Bu konuda bilginiz var mı? Ne düşünüyorsunuz? Projeyi nasıl buluyorsunuz?

Başbakan'ın kafasındakini değiştireceğini sanmıyorum. Bize tv de göstermiş olduğu animasyonu mutlaka yapacaktır.

Muhtemelen ilerleyen safhalarda şöyle bir yol izlenecek ülkemizde başka hareretli bir gündem maddesi varken, AKM Tarlabaşı hattında yeni bir kazı çalışması başlatılarak trafiğin yer altına alındığı ve yayalaştırma çalışmalarına devam edildiği söylenecek.

Daha sonra AKM için uluslararası bir mimarlık yarışması açılacak. Yarışmayı İngiliz - Amerikan menşeli bir mimarlık firması kazanacak. Finansman modeli de sağladıkları için tercih edilecekler.

Tıpkı adını sanını hiç duymadığımız ama dünyaca ünlü 3. Havalimanın mimarı Sidney Rasekh gibi...( Bu kadar meşhur mimarın Google da, Türk web siteleri dışında, adı geçmiyor nedense!?)

Başbakan'ın isteği üzerine yapı Selçuk'lu Operası tarzında yapılacak. Derhal AKM'nin yıkımına geçilecek.

Bu zaman zarfında inşaat yapılırken madur kalmamaları için Devlet Operası ve Balesi sanatçıları Zorlu Center'da ( "Difficult Center" İngilizcesi ) açılacak gösteri merkezinde performanslarını sergileyecekler. Hem İstanbul, hem de zaten arsaya çok para yatırmış olan yatırımcısı kazanacak (win-win teorisi).

18 ay gibi kısa zamanda tamamlanacak yeni operamızda Muhteşem Süleyman Opereti (yeni yorumuyla), Kabakçı Mustafa'nın İsyanı Balesi ve 31 Mart Oratoryosu derhal sahnelenmeye başlanacak. Bu oyunları izlemeye gelen gelen turistleri ağırlamak üzere ortaya otel yapma ihtiyacı çıkacak.

Acil çözüm yaratmak gerektiği için Gezi Parkında Topçu Kışlası inşaasına derhal geçilecek. Kimsenin kalbi kırılmasın diye daha evvel operasın çatısında düşünülerek yer bırakılmış devasa saksılara parktan sökülecek ağaçlar transplante edilecek. Böylece bir çatı park oluşturularak her bir ağacın görünürlüğü sağlanacak. Bu sayede Operamız "dünyanın ilk en iyi Türk LEED'li binası" ödülünü alacak...

Tıpkısının aynısı hemen inşaa edildikten sonra içerisine otel dışında ne fonksiyon verileceği konusunda halk arasında bir demokratik oylama yapılacak. A, B, C, D ve E şıklarıyla farklı fonksiyonlar olarak önerilecek. Oylama sonucunda "C" seçeneği %50 oy alarak binanın içi hemen ihale edilecek. Bu arada A, B ve D'ye oy veren halk üzülmesin ve demokrasi olsun diye binanın üç köşesinde bulunan dükkanlara diğer seçenekler adapte edilecek. "E" şıkkı "hiçbiri" yanıtını içerdiği için marjinal bulunarak binada yer alamayacak.
Bu sırada meydanda babaların bir kısmı sökülerek yeni yapılan Kışla Otel'in kullanıcılarıyla, operaya gelen üst düzey bürokrat ve meydanın yapımında emeği geçen medya patronları ve yöneticilerinin yararlanması için özel park imkanları yaratılacak. Tıpkı yayalaştırılan Harbiye Açık Hava Tiyatrosu önünde olduğu gibi... Esas önemlisi bu trafiği yeraltına alma konusunu, Londra'da Trafalgar meydanında Paris'te Etoile Meydanında neden düşünemedik diyen BBC ve France24 televizyonları "Taxim Square"den 24 saat canlı yayın yapacaklar. Al Jazeera'da projeyi Ortadoğu'da uygulansın diye yayınlayacak.

Siz yayalaştırdıklarımızdan mısınız, yayalaştıramadıklarımızdan mısınız?

Sevgiler,

Mimar Kerem Erginoglu

Cuma, Nisan 19, 2013

Katar... Zenginligine zenginlik katar!

Balbay'a...

'Hanım, hadi kalk Katar'a bir tatile gidelim' diyen olmuş mudur bilmiyorum. Ben hiç duymadım. Genellikle, Katar'ın baş şehri ve de tek şehri olan Doha'ya yapılan ziyaretler iş içindir. Benim de yolum üçüncü kez buraya düşüyor. Sonunda kendime bir gün ayırabildim de adam gibi şehri tavaf ettim.  


Mustafa Balbay bu yazıyı yazıyor olsaydı, eminim benim attığıma yakın bir başlık atardı. Balbay'ın ve onun gibi tutsak bir çok insanın bir an önce özgürlüklerine kavuşmasını ve ülkemizin gerçek hukuk devleti olmasını dileyerek söze girelim.

Katar dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Öncelikle kişi başına düşen milli gelirde Lüksemburg'u solladı, birincilik koltuğuna oturdu. Dünyanın en önemli doğal gaz rezervine sahip 6. ülkesi. Petrol üretiminde komşusu Suudi Arabistan kadar güçlü olmasa da, dünyanın en büyük petrol üreticileri listesinde. İnşaat sektörü patlamış durumda, otel odamın penceresinden baktığımda karşımdaki manzara tam bir şantiye havasında. Çıkan kum, toprak, moloz ile, denizmiş sahilmiş dinlemeden güzelim su doldurulmakta. Katar, Dubai olma özentisi yolunda koşar adım ilerlemekte... Zenginliğine zenginlik katma sevdasında!


Sermayesini memleketimize getirmek için canla başla çalıştığımız Katar'dan bence, önce, başka şeyler ithal etmeye, öğrenmeye bakalım. Yok yok, hurmadan bahsetmiyorum!

Mesela basın özgürlüğünden girelim, ne dersiniz? Büyüklerimiz utanır sıkılır mı bilmem ama ben utancımdan yerin dibine girmiş durumdayım. Neden mi? Demokratik Türkiye Cumhuriyeti (afederseniz dilim sürçtü, İye Cumhuriyeti demeliydim) dünya basın özgürlüğü sıralamasında 148. sıradayken, kraliyet ile yönetilen Katar 114. sırada! Çok şükür ki, Afganistan 150. Malawi - evet yanlış duymadınız - bizden bir sıra yukarıda....  Esad'ın Suriyesi'nin 176. sırada olması yüreğime su serpiyor. 178. Kuzey Kore'ye de 30 sıra geçirmiş olmaktan aldığım haz bana bir 70'lik açtırabilir (sulu içerim).
(Kaynak: Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü - http://en.rsf.org/press-freedom-index-2011-2012,1043.html)




Önemsiz konuları bırak arkadaş bize hurmasını anlat dersen, hemen söyleyeyim gerçekten Katar'ın hurması çok lezzetli. Khudri var mesela, koyu renkli, bal gibi tatlı. En pahalılarından sayılır! Üç tane yiyip üstüne su içtin mi bağırsakların bayram eder!





Katar 20 yıl sonra petrolünün biteceğini hesaba katarak, ülkeyi bölgenin  eğitim ve Ar-Ge (Araştırma-Geliştirme) merkezi haline getirmek için epey yatırım yapıyor. Emir'in eşi, Emire Mozah tarafından yönetilen Qatar Foundation (Katar Vakfı) tüm bu uzun soluklu projeyi kar gütmeden finanse ediyor. Örnekle konuyu daha somut hale getirelim. Mesela falanca firma araştırma laboratuarlarını Oslo'da kurmuş tüm araştırma faaliyetlerini orada sürdürüyor. Katar Vakfı diyor ki, gel abi ben sana tüm bina, laboratuar altyapıyısını vereyim sen tüm araştırma ekibinle beraber operasyonunu buraya taşı. Vergiden de muaf ol! Cornell Medical College, Georgetown School of Foreign Services, Northwest University ve HEC Paris gibi okulların şubeleri kısa sürede vakıf desteğiyle Doha'da açıldı. Kısacası Katar, bir gün gelip petrol bitince ülke katarakt olmasın diye şimdiden insana bilime yatırım yapıyor. 

Emire Mozah, aynı zamanda, diğer komşularının aksine kadının toplumdaki yerini ve itibarını arttırmak için epey uğraş veriyor. Zira bu noktada bir çelişki var! Mozah güzel kadın, zarif, iyi giyiniyor modern gözüküyor bu iyi hoş da, kadın hakları için uğraşırken Emir'in ikinci karısı olmaya razı oluyor! Kadın perspektifinden bakınca Körfez ülkelerinin gidecek daha çok yolu var gibi gözüküyor.

Neyse, ben siyasetle sizi bayıltmayayım. Dönelim Doha'ya.

Doha küçük bir körfezin etrafına kurulmuş. Benim kaldığım Western Bay, şehrin Manhattan'ı. Burada, hangi şirket daha şatafatlı ve büyük bina yapacak yarışına girilmiş. Sen en büyüğünü mü yaptın, 'alsa sana' dercesine pıtrak gibi binalar fırlıyor her noktadan. Bir de şu alışveriş merkezleri... Tüketelim, yiyelim... Pek sıkıcı ve bıktırıcı... Ama sıcaktan kaçmak için de iyi bir sığınak! 


Bir şehri anlamanın en iyi yolu yürümek. Körfezi bir ucundan diğerine yürümeye niyetliyim. Amacım eski çarşı yani souq ve meşhur İslam Eserleri Müzesi'ni gezmek. Şubat ayı, doğrusu hava şeker gibi 23 derece. Denizden gelen tatlı bir esinti var. Denize hasret ruhum kıpır kıpır. Sırtımı binalara dönüp önümde uzayıp giden denize dalıyorum bir süre. Yeşilimsi bir su. Gel gel diye beni çağırıyor. Hani uygun olsa hemen atlayıp iki kulaç atacağım. O kadar içim gidiyor. Klasik Katar tekneleri körfezde tatlı tatlı salınıyor; kimi rengi sarıya çalan yelkenlerini açmış...


Arapça tabelalar olmasa burası Singapur, ya da Amerika olabilir. Yeni şehirde bir kişilik yok! Derinden inşaat makinalarının sesi ve şantiyelere giren kamyonların homurtusu geliyor. Pakistanlı, Bangladeşli işçiler koca binaların tepesinde, kafalarındaki sarı kasklarıyla arı gibi çalışıyorlar.

Petrol sudan ucuz olunca, kaymak gibi yollarda araba markalarının en şartafatlı modelleri vızır vızır gelip geçiyor. 4x4 sevdası büyük... Araba severler için  Katar açık hava fuarı...



Deniz kıyısı boyunca çimlendirilmiş alanlar, parklar oluşturulmuş. Çimi yeşil tutmak için epey uğraşıldığı belli.   





Westen Bay'ın bina içlerine terk edilmiş hayatları biraz geride kalıp, Korniş (Corniche) yani sahil başlayınca Doha'da bir yaşam olduğunun farkına varıyor insan! Sabah çok erken başlayan iş mesaisi, öğleden sonra 3 gibi bitince Korniş canlanıyor. Yürüyenler, koşanlar, roller blade yapanlar, futbol oynayanlar... Ve tabii ki sevgililer, burada da kendine has bir uslupla aşkı sürdürüyorlar!    


Katar'ın nüfusu 1,7 milyon. Bunun ancak %20'si Katarlı. Gerisi ya expat denen yabancı ya da işçi. Hintliler, Pakistanlılar, Nepalliler ve Filipinliler nüfusun %50'sindan fazlasını oluşturuyor. Kıyı boyunca yürürken bu çok milletlilik göze çarpıyor.  



Korniş boyunca kıyıya yanaşmış teknelerin bazıları körfez içinde gezi için müşteri avlamaya çalışırken, bazıları da körfezin diğer ucu yani eski şehre dolmuşçuluk yapıyorlar. Halatını alıp kıyıdan uzaklaşan teknelerin neredeyse hepsi bangır bangır bir yalelli müziği tuturmuş gidiyor. Tüm duyular yeni bir şeyi keşfediyormuş gibi çalışıyor... Kokular gürültüye, gürültüler de görüntülere karışıyor.



Körfezi bir uçtan diğerine kateden yürüyüş yolu boyunca hurma ağaçları insanın gözünü okşuyor.



Körfezin ortasına gelip şöyle kafamı arkaya çevirince ufukta beliren oksimoron manzara ile biraz irkiliyorum. Mantar gibi topraktan fırlayan binalar o kadar gerçek dışı duruyorlar ki bunun bir güzellik mi, yoksa çirkinlik mi olduğuna karar vermek çok zor! Bir taraftan insanoğlunun teknolojiyi kullanma sanatına hayran kalırken, diğer taraftan da doğanın kendi elimizle katlediliğini görmek iç acıtıyor.






Denizi o kadar özlemişim ki, ara ara durup dalgaların suda kırılışını seyretmeden edemiyorum. İçime bir yalnızlık çöküyor. Uzak bir diyarda, dilini anlamadığım bir ülkede bir başıma yürürken ah diyorum keşke Rachel ve çocuklar da burada olsaydı da beraber içimize çekseydik şu denizin kokusunu! Ben düşüncelere dalmış giderken, bir kadın taşların üzerine oturmuş, ufka dalmış... Kimbilir o ne düşünüyor? Belki de karşısındaki manzaraya bakıp, 'biz çocukken şu karşı kıyıda piknik yapar, uçurtma uçururduk' diyor içinden... 





Doğuya gittikçe fiziksel temas artıyor. İtalya'dan şöyle alın taa Ortadoğu'nun en ucuna Yemen'e kadar inin, göreceksiniz ki öpüşen, elini birbirinin omuzuna koyan hemcinsler ile karşılaşmak normal. Batı Avrupalı veya Uzakdoğulu iseniz bunu anlamakta zorluk çekebilirsiniz, hatta aklınıza 'aaa çok gay' gibi etiketler gelebilir. Zira, benim gibi 80'li yıllarda ortaokul, lise okuduysanız - hocalarımız alınmasın - öğrenci ağzıyla 'dinci' ve 'bedenci'nin teneffüslerde elele, kolkola dolaşması fenomenini  yaşamışsınızdır. Yürürken elele dolaşan iki adamı görünce bu klişe aklıma geldi ve kendi kendime güldüm. Fotoğraflarını da çekemeden edemedim.






Yürüdüm yürüdüm eski şehre geldim. Körfezin diğer kıyısındaki sunilikten sonra burada gerçek yaşamı bulduğuma sevindim. Bir kere insan sayısı arttı ve binaların boyları kısaldı. Hayat daha normalleşti, herkesin para basmadığı, Katar'ın da kıt kanaat geçinenleri, esnafı, işçisi olduğu gözle görülür oldu. İşte aradığım Katar bu dedim kendi kendime.

Souq işaretini görünce hemen başladım o yöne yürümeye. Tam kaldırımın başındayken, Pakistanlı görünümlü bir adam yaklaştı yanıma.

- Elimde çok iyi saatler var bakmak ister misin?
- Yok sağol arkadaş saatim var.
- Ama Rolex de var!

Acayip Rolexciyimdir ya! Ben pek yüz vermeyince saat satma sevdasından vazgeçti. Ayaküstü muhabbet etti. Hakikaten Pakistanlıymış. Güneydoğu Asya'dan ucuza malları getirip sağda solda satıyormuş. Şehrin içinde dükkanım da var dedi. Belki de öyle olduğuna inanayım istedi. 6 ay önce gelmiş. İnşaatlarda çalışmış. Kölelik neymiş öğrendim dedi! Dayanamayınca ticarete bulaşmış. Kaşmirliymiş. İki karısını da orada bırakmış! 7 çocuk da beraber... Kazandıkça yolluyorum diyor, ama isteği Dubai'ye gitmekmiş. Esas orada para var diyor. Benim Türk olduğumu öğrenince sevindi. Türk futbol tekımlarını tek tek saydı. Neredeyse Kayserispor'un kadrosunu da sayacaktı. Muhabbet bitti! Hadi eyvallah derken arkamden yine seslendi.

- Türk abi! Ya alsaydın bii saat...!


Güneş yavaş yavaş ufuktan inmeye başladı. Vakit öyle bir geçmiş ki, müze kapanmış! Durum böyle olunca müze gezisini sabah erkene bıraktım ve daldım eski çarşının içine. Önce insanları anlatalım. Katarlı Araplar uzun boylu, kadınları ince ve alımlı. Erkeklerin hepsi entarili yerel kıyafetler giyiyorlar. Ayaklarda terlikler... Bu entarilerin, aksesuarların hepsinin bir statü anlamı varmış. Kadınların çoğunluğu siyahlara bürünmüş. Tamamen kapananı da var, az da olsa pantalon gömlekle gezeni de var, ama ekseriyetle çoğunluk İranlı kadınlar gibi saçlarını yarıya kadar gösterecek biçimde kafalarını örtmüşler. Çocuklar ise her yerdeki gibi çocuk. Onlar için, düğün dernek değilse, bir geleneksel giyim alışkanlığının olmadığını gözlemledim.



Akşam vakti meğerse cümbüş vaktiymiş. Bütün piyasa burada yapılıyor. Souq'un ana caddesi diyebileceğimiz ve ortada meydan oluşturan modern tarafı kafe ve restoranlarla dolu. Bir tarafta, daha oriyent havasındaki kafelerde erkekler nargilelerini tüttürürken; diğer tarafta kadınlı erkekli geçler macchiatolarını yudumluyorlar. Hint restoranlarından yayılan baharat kokuları kahve kokusuna karşıyor.  



Souq bir kaç ana kısma gayrı resmi olarak bölünmüş. Yiyicek içeçek, hayvan pazarı, baharatçılar, giyim kuşam satan bölüm, kuyumcular ve halıcılar. Ben önce baharatçılardan başladım. Baharat merakım ve Mısır çarşımızı çok gezmiş olmamın avantajı ile bir çok baharatı tanıdım. Tanımadıklarım ya da değişik baharatlarla da karşılaştım. Bazı baharatların on farklı çeşidi olduğunu görünce şaşırdım. Bir de hurmalar tabii. Hurma satışı kuyum satışı gibi.

Istanbul'da yetişmiş olmanın, hepimizde biraz , bu çarşı bir şey mi, sen gel Kapalıçarşı'yı, Tahtakale'yi, Eminönü'yü  gör tavrı yarattığını kabul etmeliyim. Yine de, her oluşuma kendi içinde bakmak onu kendi kültürü içinde değerlendirmek gerek. 1,7 milyonluk Katar'ın 15 milyonluk Istanbul ile karşılaştırmak bu açıdan bakınca yanlış olur.



Açıkcası söylemeliyim ki, souq'un en tatsız yeri hayvan pazarı. Zavallı kedilerin, köpeklerin küçücük kafeslerdeki istif hali insanın içini burkuyor. Bir de o yetmiyormuş gibi azgın çocukların şiddette varan tacizleri... Kuyruğunu çektiği kedinin acı acı miyavlamasına karşı ailece atılan bir kahkaha ve buna dükkan sahibinin de katılması... Gösterdiğim tepkiye karşı sanki ben uzaylıymışım gibi baktılar. Ne yani hayvan alt tarafı der gibi...


Biraz halıcıların arasında dolaştım. Etrafta pek müşteri gözükmüyordu. Belki biri beni çay ya da kahve içmeye buyur eder diye bekledim ama ses eden olmadı! Akşam sonrası kalabalık daha da arttı. Souq'un hemen karşısında biri söylemese cami olduğuna inanmayacağım Babil kulesi gibi bir yapı var. Mimarisi enteresan. Ya da bizim görmeye alıştıklarımız gibi değil. Merak edip biraz çevresini dolaştım. Bizde olsa hemen altına dükkan sıralarlardı diye düşündüm!  


Bir süre daha amaçsızca souq içinde dolaştıktan sonra ayaklarım isyan bayrağını çektiler. Toplu taşımacılığı keşfedemediğim için bir taksi bulurum umuduyla yol kenarında epey bekledim ama nafile. Bu arada hava da karardı. Taksiden umudu kesince tekrar sahil yoluna attım kendimi. Neyse limana yakın bir yerde park etmiş bir taksi görünce hemen atladım. Şöför Nepalli çıktı. Muhabbet ede ede yolu bitirdik. Kaldığım West Bay gece iyice hayalet gibi oluyor. Tek eksilmeyen 24 saat devam eden inşaatlar. Gece yatakta bile çalışan makinaların sesini duyuyor insan!

Sabah erken kaltım. Mükellef bir kahvaltının ardından önce otelin sahiline indim. Biraz ayaklarımı suya soktum, dayanamadım cup suya bir daldım çıktım. Uff buzzz! Dışarısı ılık ama su 16-17 derece var yok. Havluya sarınıp bir süre kumlara oturdum. Hava puslanmaya başlayıp, rüzgar tozu toprağa katınca baktım olacak gibi değil toparlanıp çıktım odama.

Havaalanına gitmeden önce bir kaç saatim var. Daha önceki iki gelişimde de müzeyi göremediğim için aklım orada. Bu sefer muhakak görmeliyim. O yüzden bavulu toplayıp, oyalanmadan attım kendimi yollara.

11 kilometrelik sahil yolunu tekrar iyi bir tempoda yürüdüm. Çok şükür ki yürümeyi çok seviyorum! Başkası olsa yapmaz! Sabah erken saat olduğu için dün akşamki kalabalıktan eser yoktu sahilde.


Limanı geçince solda İslam Eserleri Müzesi'nin palmiyeli girişi gözüktü. Müze bir ada gibi denize inşa edilmiş. Bu iki tarafı ağaçlı yoldan zıplaya zıplaya heyecanla girişe yöneldim. Heyecanımın sebebi tesaadüf Osmanlı eserleri sergisinin bana denk gelmiş olması. Genelde bu tür özel sergiler dünyanın tüm müzelerinde epey özenilerek hazırlanır ve memleketiniz de bile bazen göremeyeceğiniz eserleri görme şansına erişirsiniz.



Müze 2006 yılında yapılmış ve projesi ünlü Çinli asıllı Amerikalı mimar Pei'ye ait.

Heyecan yapıp koştum ama müze daha açılmamış. Girişteki çeşmenin önünde bir grup insanla bekleştik. Fırsattan yararlanıp ben de onları fotoğrafladım.

Gök sanki bir yerlerde kum fırtınası varmış gibi bej sarı bir tona döndü. Dün gezdiğim eski şehre bir de gündüz gözüyle baktım. Babil kulesi gibi gözüken cami hakikaten enteresan. İçine girmek isterdim ama artık buna vakit yok!








Yılardır kimseye kendimi dinletemiyordum. Meğerse keramet sakaldaymış! Katar'a geliyorum diye bıraktım, iyi ki de öyle yapmışım. İş için biraraya geldiğim Katarlıların hepsi sakallıydı. Ne dediysem her şeyi noktası virgülüne kadar dikkatle dinlediler. Oxford'a döndükten sonra annemle babam bizi ziyarete geldiklerinde, babam bu sakallı halimi hiç beğenmedi. Yakışmamış dedi. Eeee, baba sözü dinlenir! Ben de hemen kestim. Hata mı ettim ne!? Yine bizi dinleyen yok! 


Yarım saatlik bir bekleyişten sonra müze açıldı. Giriş ücretsiz. Kapıda epey bir güvenlik tantanasından sonra giriliyor. Cihazlar epey hassas olmalı ki ne varsa ötüyor. Öten çarşaflı ablaları takan yok! Güvenlikte pozitif ayrımcılık olmaz diyesim geliyor.


Müzenin içi gerçekten çok hoş! Özellikle kafe tarafındaki pencerelerin dizaynı ile gözüken manzara hemen dikkat çekiyor. Galeriler cam köprülerle birbirine bağlanmış. Bir süre mimariyi inceledikten sonra başlıyorum galerileri bir bir dolaşmaya.




Osmanlı eserleri sergisi gerçekten mükemmel hazırlanmış. İznik işi çinileri çok gördüm ama sergilenen eserlerden bazılar sanki daha önce benzerlerine rastlamamışım gibi çok ilgimi çekti.



Özellikle bu üzerinde Davud yıldızlı olan kap... İznik işi...






İşte tekrar görmeyi sabırsızlıkla beklediğim tablo Bellini'nin 'Fatih' portresiydi. Londra'da 2005 yılında gerçekleitirilen Türkler Sergisi'nde görmüştüm ilk. Bellini bu tabloyu 1480 yılında yapmış. 400 küsür yıl önce... Hayran olmamak mümkün değil! İnsan kendi köklerine ait birşeyle uzak bir diyarda  karşınca ona daha başka bir anlam yüklüyor. Ben de o gözle baktım tabloya uzun uzun... Düşüncelerimle Rumeli Hisarı'na gittim, Boğaz'ın üzerinde şöyle bir uçtum... Uçtum, uçtum, uçtum... 







Fatih tablosunun önünde ne kadar kaldım bilmiyorum. Ancak, biraz daha hayal aleminde dolaşmaya kalkarsam uçağımı kaçıracağım kesin.

Kalışım kısa da olsa, bu yolculukta Katar'ı biraz daha başka bir gözle gezdim. Dünya'da her yer gezilmeli görülmeli. Hiç bir şey olmasa görgü bilgi artıyor. Anılar kalıyor hafızada...

Hani, hanım derse bir gün, 'kalk bey gidelim şu Katar'da bir tatil yapalım'. 'Yok ben üç defa gördüm, sen çocukları al git' derim.

Alim Erginoğlu