Cuma, Nisan 19, 2013

Katar... Zenginligine zenginlik katar!

Balbay'a...

'Hanım, hadi kalk Katar'a bir tatile gidelim' diyen olmuş mudur bilmiyorum. Ben hiç duymadım. Genellikle, Katar'ın baş şehri ve de tek şehri olan Doha'ya yapılan ziyaretler iş içindir. Benim de yolum üçüncü kez buraya düşüyor. Sonunda kendime bir gün ayırabildim de adam gibi şehri tavaf ettim.  


Mustafa Balbay bu yazıyı yazıyor olsaydı, eminim benim attığıma yakın bir başlık atardı. Balbay'ın ve onun gibi tutsak bir çok insanın bir an önce özgürlüklerine kavuşmasını ve ülkemizin gerçek hukuk devleti olmasını dileyerek söze girelim.

Katar dünyanın en zengin ülkelerinden biri. Öncelikle kişi başına düşen milli gelirde Lüksemburg'u solladı, birincilik koltuğuna oturdu. Dünyanın en önemli doğal gaz rezervine sahip 6. ülkesi. Petrol üretiminde komşusu Suudi Arabistan kadar güçlü olmasa da, dünyanın en büyük petrol üreticileri listesinde. İnşaat sektörü patlamış durumda, otel odamın penceresinden baktığımda karşımdaki manzara tam bir şantiye havasında. Çıkan kum, toprak, moloz ile, denizmiş sahilmiş dinlemeden güzelim su doldurulmakta. Katar, Dubai olma özentisi yolunda koşar adım ilerlemekte... Zenginliğine zenginlik katma sevdasında!


Sermayesini memleketimize getirmek için canla başla çalıştığımız Katar'dan bence, önce, başka şeyler ithal etmeye, öğrenmeye bakalım. Yok yok, hurmadan bahsetmiyorum!

Mesela basın özgürlüğünden girelim, ne dersiniz? Büyüklerimiz utanır sıkılır mı bilmem ama ben utancımdan yerin dibine girmiş durumdayım. Neden mi? Demokratik Türkiye Cumhuriyeti (afederseniz dilim sürçtü, İye Cumhuriyeti demeliydim) dünya basın özgürlüğü sıralamasında 148. sıradayken, kraliyet ile yönetilen Katar 114. sırada! Çok şükür ki, Afganistan 150. Malawi - evet yanlış duymadınız - bizden bir sıra yukarıda....  Esad'ın Suriyesi'nin 176. sırada olması yüreğime su serpiyor. 178. Kuzey Kore'ye de 30 sıra geçirmiş olmaktan aldığım haz bana bir 70'lik açtırabilir (sulu içerim).
(Kaynak: Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü - http://en.rsf.org/press-freedom-index-2011-2012,1043.html)




Önemsiz konuları bırak arkadaş bize hurmasını anlat dersen, hemen söyleyeyim gerçekten Katar'ın hurması çok lezzetli. Khudri var mesela, koyu renkli, bal gibi tatlı. En pahalılarından sayılır! Üç tane yiyip üstüne su içtin mi bağırsakların bayram eder!





Katar 20 yıl sonra petrolünün biteceğini hesaba katarak, ülkeyi bölgenin  eğitim ve Ar-Ge (Araştırma-Geliştirme) merkezi haline getirmek için epey yatırım yapıyor. Emir'in eşi, Emire Mozah tarafından yönetilen Qatar Foundation (Katar Vakfı) tüm bu uzun soluklu projeyi kar gütmeden finanse ediyor. Örnekle konuyu daha somut hale getirelim. Mesela falanca firma araştırma laboratuarlarını Oslo'da kurmuş tüm araştırma faaliyetlerini orada sürdürüyor. Katar Vakfı diyor ki, gel abi ben sana tüm bina, laboratuar altyapıyısını vereyim sen tüm araştırma ekibinle beraber operasyonunu buraya taşı. Vergiden de muaf ol! Cornell Medical College, Georgetown School of Foreign Services, Northwest University ve HEC Paris gibi okulların şubeleri kısa sürede vakıf desteğiyle Doha'da açıldı. Kısacası Katar, bir gün gelip petrol bitince ülke katarakt olmasın diye şimdiden insana bilime yatırım yapıyor. 

Emire Mozah, aynı zamanda, diğer komşularının aksine kadının toplumdaki yerini ve itibarını arttırmak için epey uğraş veriyor. Zira bu noktada bir çelişki var! Mozah güzel kadın, zarif, iyi giyiniyor modern gözüküyor bu iyi hoş da, kadın hakları için uğraşırken Emir'in ikinci karısı olmaya razı oluyor! Kadın perspektifinden bakınca Körfez ülkelerinin gidecek daha çok yolu var gibi gözüküyor.

Neyse, ben siyasetle sizi bayıltmayayım. Dönelim Doha'ya.

Doha küçük bir körfezin etrafına kurulmuş. Benim kaldığım Western Bay, şehrin Manhattan'ı. Burada, hangi şirket daha şatafatlı ve büyük bina yapacak yarışına girilmiş. Sen en büyüğünü mü yaptın, 'alsa sana' dercesine pıtrak gibi binalar fırlıyor her noktadan. Bir de şu alışveriş merkezleri... Tüketelim, yiyelim... Pek sıkıcı ve bıktırıcı... Ama sıcaktan kaçmak için de iyi bir sığınak! 


Bir şehri anlamanın en iyi yolu yürümek. Körfezi bir ucundan diğerine yürümeye niyetliyim. Amacım eski çarşı yani souq ve meşhur İslam Eserleri Müzesi'ni gezmek. Şubat ayı, doğrusu hava şeker gibi 23 derece. Denizden gelen tatlı bir esinti var. Denize hasret ruhum kıpır kıpır. Sırtımı binalara dönüp önümde uzayıp giden denize dalıyorum bir süre. Yeşilimsi bir su. Gel gel diye beni çağırıyor. Hani uygun olsa hemen atlayıp iki kulaç atacağım. O kadar içim gidiyor. Klasik Katar tekneleri körfezde tatlı tatlı salınıyor; kimi rengi sarıya çalan yelkenlerini açmış...


Arapça tabelalar olmasa burası Singapur, ya da Amerika olabilir. Yeni şehirde bir kişilik yok! Derinden inşaat makinalarının sesi ve şantiyelere giren kamyonların homurtusu geliyor. Pakistanlı, Bangladeşli işçiler koca binaların tepesinde, kafalarındaki sarı kasklarıyla arı gibi çalışıyorlar.

Petrol sudan ucuz olunca, kaymak gibi yollarda araba markalarının en şartafatlı modelleri vızır vızır gelip geçiyor. 4x4 sevdası büyük... Araba severler için  Katar açık hava fuarı...



Deniz kıyısı boyunca çimlendirilmiş alanlar, parklar oluşturulmuş. Çimi yeşil tutmak için epey uğraşıldığı belli.   





Westen Bay'ın bina içlerine terk edilmiş hayatları biraz geride kalıp, Korniş (Corniche) yani sahil başlayınca Doha'da bir yaşam olduğunun farkına varıyor insan! Sabah çok erken başlayan iş mesaisi, öğleden sonra 3 gibi bitince Korniş canlanıyor. Yürüyenler, koşanlar, roller blade yapanlar, futbol oynayanlar... Ve tabii ki sevgililer, burada da kendine has bir uslupla aşkı sürdürüyorlar!    


Katar'ın nüfusu 1,7 milyon. Bunun ancak %20'si Katarlı. Gerisi ya expat denen yabancı ya da işçi. Hintliler, Pakistanlılar, Nepalliler ve Filipinliler nüfusun %50'sindan fazlasını oluşturuyor. Kıyı boyunca yürürken bu çok milletlilik göze çarpıyor.  



Korniş boyunca kıyıya yanaşmış teknelerin bazıları körfez içinde gezi için müşteri avlamaya çalışırken, bazıları da körfezin diğer ucu yani eski şehre dolmuşçuluk yapıyorlar. Halatını alıp kıyıdan uzaklaşan teknelerin neredeyse hepsi bangır bangır bir yalelli müziği tuturmuş gidiyor. Tüm duyular yeni bir şeyi keşfediyormuş gibi çalışıyor... Kokular gürültüye, gürültüler de görüntülere karışıyor.



Körfezi bir uçtan diğerine kateden yürüyüş yolu boyunca hurma ağaçları insanın gözünü okşuyor.



Körfezin ortasına gelip şöyle kafamı arkaya çevirince ufukta beliren oksimoron manzara ile biraz irkiliyorum. Mantar gibi topraktan fırlayan binalar o kadar gerçek dışı duruyorlar ki bunun bir güzellik mi, yoksa çirkinlik mi olduğuna karar vermek çok zor! Bir taraftan insanoğlunun teknolojiyi kullanma sanatına hayran kalırken, diğer taraftan da doğanın kendi elimizle katlediliğini görmek iç acıtıyor.






Denizi o kadar özlemişim ki, ara ara durup dalgaların suda kırılışını seyretmeden edemiyorum. İçime bir yalnızlık çöküyor. Uzak bir diyarda, dilini anlamadığım bir ülkede bir başıma yürürken ah diyorum keşke Rachel ve çocuklar da burada olsaydı da beraber içimize çekseydik şu denizin kokusunu! Ben düşüncelere dalmış giderken, bir kadın taşların üzerine oturmuş, ufka dalmış... Kimbilir o ne düşünüyor? Belki de karşısındaki manzaraya bakıp, 'biz çocukken şu karşı kıyıda piknik yapar, uçurtma uçururduk' diyor içinden... 





Doğuya gittikçe fiziksel temas artıyor. İtalya'dan şöyle alın taa Ortadoğu'nun en ucuna Yemen'e kadar inin, göreceksiniz ki öpüşen, elini birbirinin omuzuna koyan hemcinsler ile karşılaşmak normal. Batı Avrupalı veya Uzakdoğulu iseniz bunu anlamakta zorluk çekebilirsiniz, hatta aklınıza 'aaa çok gay' gibi etiketler gelebilir. Zira, benim gibi 80'li yıllarda ortaokul, lise okuduysanız - hocalarımız alınmasın - öğrenci ağzıyla 'dinci' ve 'bedenci'nin teneffüslerde elele, kolkola dolaşması fenomenini  yaşamışsınızdır. Yürürken elele dolaşan iki adamı görünce bu klişe aklıma geldi ve kendi kendime güldüm. Fotoğraflarını da çekemeden edemedim.






Yürüdüm yürüdüm eski şehre geldim. Körfezin diğer kıyısındaki sunilikten sonra burada gerçek yaşamı bulduğuma sevindim. Bir kere insan sayısı arttı ve binaların boyları kısaldı. Hayat daha normalleşti, herkesin para basmadığı, Katar'ın da kıt kanaat geçinenleri, esnafı, işçisi olduğu gözle görülür oldu. İşte aradığım Katar bu dedim kendi kendime.

Souq işaretini görünce hemen başladım o yöne yürümeye. Tam kaldırımın başındayken, Pakistanlı görünümlü bir adam yaklaştı yanıma.

- Elimde çok iyi saatler var bakmak ister misin?
- Yok sağol arkadaş saatim var.
- Ama Rolex de var!

Acayip Rolexciyimdir ya! Ben pek yüz vermeyince saat satma sevdasından vazgeçti. Ayaküstü muhabbet etti. Hakikaten Pakistanlıymış. Güneydoğu Asya'dan ucuza malları getirip sağda solda satıyormuş. Şehrin içinde dükkanım da var dedi. Belki de öyle olduğuna inanayım istedi. 6 ay önce gelmiş. İnşaatlarda çalışmış. Kölelik neymiş öğrendim dedi! Dayanamayınca ticarete bulaşmış. Kaşmirliymiş. İki karısını da orada bırakmış! 7 çocuk da beraber... Kazandıkça yolluyorum diyor, ama isteği Dubai'ye gitmekmiş. Esas orada para var diyor. Benim Türk olduğumu öğrenince sevindi. Türk futbol tekımlarını tek tek saydı. Neredeyse Kayserispor'un kadrosunu da sayacaktı. Muhabbet bitti! Hadi eyvallah derken arkamden yine seslendi.

- Türk abi! Ya alsaydın bii saat...!


Güneş yavaş yavaş ufuktan inmeye başladı. Vakit öyle bir geçmiş ki, müze kapanmış! Durum böyle olunca müze gezisini sabah erkene bıraktım ve daldım eski çarşının içine. Önce insanları anlatalım. Katarlı Araplar uzun boylu, kadınları ince ve alımlı. Erkeklerin hepsi entarili yerel kıyafetler giyiyorlar. Ayaklarda terlikler... Bu entarilerin, aksesuarların hepsinin bir statü anlamı varmış. Kadınların çoğunluğu siyahlara bürünmüş. Tamamen kapananı da var, az da olsa pantalon gömlekle gezeni de var, ama ekseriyetle çoğunluk İranlı kadınlar gibi saçlarını yarıya kadar gösterecek biçimde kafalarını örtmüşler. Çocuklar ise her yerdeki gibi çocuk. Onlar için, düğün dernek değilse, bir geleneksel giyim alışkanlığının olmadığını gözlemledim.



Akşam vakti meğerse cümbüş vaktiymiş. Bütün piyasa burada yapılıyor. Souq'un ana caddesi diyebileceğimiz ve ortada meydan oluşturan modern tarafı kafe ve restoranlarla dolu. Bir tarafta, daha oriyent havasındaki kafelerde erkekler nargilelerini tüttürürken; diğer tarafta kadınlı erkekli geçler macchiatolarını yudumluyorlar. Hint restoranlarından yayılan baharat kokuları kahve kokusuna karşıyor.  



Souq bir kaç ana kısma gayrı resmi olarak bölünmüş. Yiyicek içeçek, hayvan pazarı, baharatçılar, giyim kuşam satan bölüm, kuyumcular ve halıcılar. Ben önce baharatçılardan başladım. Baharat merakım ve Mısır çarşımızı çok gezmiş olmamın avantajı ile bir çok baharatı tanıdım. Tanımadıklarım ya da değişik baharatlarla da karşılaştım. Bazı baharatların on farklı çeşidi olduğunu görünce şaşırdım. Bir de hurmalar tabii. Hurma satışı kuyum satışı gibi.

Istanbul'da yetişmiş olmanın, hepimizde biraz , bu çarşı bir şey mi, sen gel Kapalıçarşı'yı, Tahtakale'yi, Eminönü'yü  gör tavrı yarattığını kabul etmeliyim. Yine de, her oluşuma kendi içinde bakmak onu kendi kültürü içinde değerlendirmek gerek. 1,7 milyonluk Katar'ın 15 milyonluk Istanbul ile karşılaştırmak bu açıdan bakınca yanlış olur.



Açıkcası söylemeliyim ki, souq'un en tatsız yeri hayvan pazarı. Zavallı kedilerin, köpeklerin küçücük kafeslerdeki istif hali insanın içini burkuyor. Bir de o yetmiyormuş gibi azgın çocukların şiddette varan tacizleri... Kuyruğunu çektiği kedinin acı acı miyavlamasına karşı ailece atılan bir kahkaha ve buna dükkan sahibinin de katılması... Gösterdiğim tepkiye karşı sanki ben uzaylıymışım gibi baktılar. Ne yani hayvan alt tarafı der gibi...


Biraz halıcıların arasında dolaştım. Etrafta pek müşteri gözükmüyordu. Belki biri beni çay ya da kahve içmeye buyur eder diye bekledim ama ses eden olmadı! Akşam sonrası kalabalık daha da arttı. Souq'un hemen karşısında biri söylemese cami olduğuna inanmayacağım Babil kulesi gibi bir yapı var. Mimarisi enteresan. Ya da bizim görmeye alıştıklarımız gibi değil. Merak edip biraz çevresini dolaştım. Bizde olsa hemen altına dükkan sıralarlardı diye düşündüm!  


Bir süre daha amaçsızca souq içinde dolaştıktan sonra ayaklarım isyan bayrağını çektiler. Toplu taşımacılığı keşfedemediğim için bir taksi bulurum umuduyla yol kenarında epey bekledim ama nafile. Bu arada hava da karardı. Taksiden umudu kesince tekrar sahil yoluna attım kendimi. Neyse limana yakın bir yerde park etmiş bir taksi görünce hemen atladım. Şöför Nepalli çıktı. Muhabbet ede ede yolu bitirdik. Kaldığım West Bay gece iyice hayalet gibi oluyor. Tek eksilmeyen 24 saat devam eden inşaatlar. Gece yatakta bile çalışan makinaların sesini duyuyor insan!

Sabah erken kaltım. Mükellef bir kahvaltının ardından önce otelin sahiline indim. Biraz ayaklarımı suya soktum, dayanamadım cup suya bir daldım çıktım. Uff buzzz! Dışarısı ılık ama su 16-17 derece var yok. Havluya sarınıp bir süre kumlara oturdum. Hava puslanmaya başlayıp, rüzgar tozu toprağa katınca baktım olacak gibi değil toparlanıp çıktım odama.

Havaalanına gitmeden önce bir kaç saatim var. Daha önceki iki gelişimde de müzeyi göremediğim için aklım orada. Bu sefer muhakak görmeliyim. O yüzden bavulu toplayıp, oyalanmadan attım kendimi yollara.

11 kilometrelik sahil yolunu tekrar iyi bir tempoda yürüdüm. Çok şükür ki yürümeyi çok seviyorum! Başkası olsa yapmaz! Sabah erken saat olduğu için dün akşamki kalabalıktan eser yoktu sahilde.


Limanı geçince solda İslam Eserleri Müzesi'nin palmiyeli girişi gözüktü. Müze bir ada gibi denize inşa edilmiş. Bu iki tarafı ağaçlı yoldan zıplaya zıplaya heyecanla girişe yöneldim. Heyecanımın sebebi tesaadüf Osmanlı eserleri sergisinin bana denk gelmiş olması. Genelde bu tür özel sergiler dünyanın tüm müzelerinde epey özenilerek hazırlanır ve memleketiniz de bile bazen göremeyeceğiniz eserleri görme şansına erişirsiniz.



Müze 2006 yılında yapılmış ve projesi ünlü Çinli asıllı Amerikalı mimar Pei'ye ait.

Heyecan yapıp koştum ama müze daha açılmamış. Girişteki çeşmenin önünde bir grup insanla bekleştik. Fırsattan yararlanıp ben de onları fotoğrafladım.

Gök sanki bir yerlerde kum fırtınası varmış gibi bej sarı bir tona döndü. Dün gezdiğim eski şehre bir de gündüz gözüyle baktım. Babil kulesi gibi gözüken cami hakikaten enteresan. İçine girmek isterdim ama artık buna vakit yok!








Yılardır kimseye kendimi dinletemiyordum. Meğerse keramet sakaldaymış! Katar'a geliyorum diye bıraktım, iyi ki de öyle yapmışım. İş için biraraya geldiğim Katarlıların hepsi sakallıydı. Ne dediysem her şeyi noktası virgülüne kadar dikkatle dinlediler. Oxford'a döndükten sonra annemle babam bizi ziyarete geldiklerinde, babam bu sakallı halimi hiç beğenmedi. Yakışmamış dedi. Eeee, baba sözü dinlenir! Ben de hemen kestim. Hata mı ettim ne!? Yine bizi dinleyen yok! 


Yarım saatlik bir bekleyişten sonra müze açıldı. Giriş ücretsiz. Kapıda epey bir güvenlik tantanasından sonra giriliyor. Cihazlar epey hassas olmalı ki ne varsa ötüyor. Öten çarşaflı ablaları takan yok! Güvenlikte pozitif ayrımcılık olmaz diyesim geliyor.


Müzenin içi gerçekten çok hoş! Özellikle kafe tarafındaki pencerelerin dizaynı ile gözüken manzara hemen dikkat çekiyor. Galeriler cam köprülerle birbirine bağlanmış. Bir süre mimariyi inceledikten sonra başlıyorum galerileri bir bir dolaşmaya.




Osmanlı eserleri sergisi gerçekten mükemmel hazırlanmış. İznik işi çinileri çok gördüm ama sergilenen eserlerden bazılar sanki daha önce benzerlerine rastlamamışım gibi çok ilgimi çekti.



Özellikle bu üzerinde Davud yıldızlı olan kap... İznik işi...






İşte tekrar görmeyi sabırsızlıkla beklediğim tablo Bellini'nin 'Fatih' portresiydi. Londra'da 2005 yılında gerçekleitirilen Türkler Sergisi'nde görmüştüm ilk. Bellini bu tabloyu 1480 yılında yapmış. 400 küsür yıl önce... Hayran olmamak mümkün değil! İnsan kendi köklerine ait birşeyle uzak bir diyarda  karşınca ona daha başka bir anlam yüklüyor. Ben de o gözle baktım tabloya uzun uzun... Düşüncelerimle Rumeli Hisarı'na gittim, Boğaz'ın üzerinde şöyle bir uçtum... Uçtum, uçtum, uçtum... 







Fatih tablosunun önünde ne kadar kaldım bilmiyorum. Ancak, biraz daha hayal aleminde dolaşmaya kalkarsam uçağımı kaçıracağım kesin.

Kalışım kısa da olsa, bu yolculukta Katar'ı biraz daha başka bir gözle gezdim. Dünya'da her yer gezilmeli görülmeli. Hiç bir şey olmasa görgü bilgi artıyor. Anılar kalıyor hafızada...

Hani, hanım derse bir gün, 'kalk bey gidelim şu Katar'da bir tatil yapalım'. 'Yok ben üç defa gördüm, sen çocukları al git' derim.

Alim Erginoğlu

8 yorum:

  1. Merhaba Alim, sayende Katar`i gezmis gibi oldum. Ellerine saglik. Tesekkürler.. :-)) Aysegül Basmaci-Ballay

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Aysegul nazik yorumun icin cok tesekkur ederim. Bir sonraki Makedonya yazimi da okuman dilegiyle... Alim

      Sil
  2. Gitmeyi aklımın köşesinden bile geçirmediğim Katar'ı sayenizde keyifle gezdim. Gider miyim? Sanırım mecbur kalmadıkça gitmem, hele bir de böylesine keyifle gezdikten sonra. Makedonya gezinizi merakla bekliyorum...Addis Ababa'dan selamlar...

    YanıtlaSil
  3. Alim okuduğum EN İYİ Katar yazısı.. Bunca senedir gelen giden geçen gören biri olarak söylüyorum! ve neden altında sağında solunda beni twitle yok anlamadım!!???

    YanıtlaSil
  4. Addis Ababa'ya guzel yorum icin tesekkurler ve cok selamlar...! Yonca, tweet facebook vs. paylasma opsiyonunu yazinin altina ekledim. En iyi Katar yazisi diyerek beni onore ettin sagol! Senin guzel gozlerin oyle gormus... Selamlar! Alim

    YanıtlaSil
  5. Sakaldaki keramete güldüm, Alim, alemsin :)

    Katar'ı hep güzel bir Arap ülkesi diye duymuştum. Senin dolaştığın yerler mi en temiz pak, havalı yerler bilmiyorum ama fotoğraflardan çok temiz görünüyor. Bir de gökdelenlere inanamadım!

    Ailene çok sevgiler...

    YanıtlaSil
  6. Sevgili Papatya, cok tesekkur ederim, umarim sizler de iyisiniz!

    Havali mi, havasiz mi yerlerde gezdik bilinmez ama Katar genel olarak temiz pak bir ulke. Avuc ici kadar olunca bahar temizligi de kolay oluyor belli ki! Adaptasyon konusunda ustume yoktur! Bugun Ulan Bator'a gotur orada da usule uygun kafami kazitip Saman ayinlerine hemen dalarim! Selamlar, sevgiler. Alim

    YanıtlaSil
  7. Merhaba. 7 yildir Katar'da yasayan bir insaat muhendisiyim...Yazinin giris cumlesi cok hosuma gitti, ben de ayni fikirdeyim :) Katar'da calismak ve yasamak isteyen Turkler icin bu ulke hakkinda fikir vermesi icin bir web sitesi hazirladim. http://www.qataract.com/ Ziyaret edenler pisman olmayacak :)

    YanıtlaSil

Yorumlariniz alinir!