Perşembe, Mayıs 31, 2018

Yeni Yugoslavya.... Belgrad'tan Girdik... Bekle Montenegro... 1. Bölüm


Havayolları birbirleriyle evlenince bazen bize de gün doğuyor. Oğlumuz Etihad, şu bizim evde kalmış katana kızımız Sırp Havayollarını satın almış (annesi JAT olur). Allamış pullamış, bir botox, iki silikon ile Air Serbia yapmış.  Kızımız güzellişmiş, kabak çiçeği gibi açılmış.

Air Serbia, bu evliliği dünya alem duysun diye fiyatlarını indirince, işte ondan bize gün doğdu. Bizim yemek masasında dünya haritası karşısında şuraya gidelim, buraya gidelim tartışmaları da kendiliğinden son buldu! 

Bir çok insana aktarmalı seyahat etmek pek sempatik gelmese de, bizim gibi iki afancanla (Mavi ve Paşa) gezginliğe kalkışan 4 kişilik bir aile için, eğer zaman kısıt yoksa aktarma bahanesiyle durmak, nefes almak, bir şehir daha görmek, havayı koklamak gayet iyi oluyor. Ayrıca, aktarmalı uçuşların da bazen daha ucuza geldiğini söylemeliyim.

(Londra - Belgrad - Podgorica - Belgrad - Londra parkuru adam başı gidiş/dönüş £88)  











Yeni Yugoslavya'ya giderken eski Yugoslavya'yı kafamdan atamıyorum. Lider Tito, efsane basketbolcu Drazan Petroviç, küçük FIAT 500 kırması Yugo, 1984 Sarajevo Kış Olimpiyatları, Galatasaray'ın büyük kalecisi Simoviç, Kustarica'nın meşhur filmi Underground, lise yıllarından sınıf arkadaşım Faris Cengiç ve sonra bir anda patlak veren ve uzun yıllar hafızalarımızdan silinmeyecek feci bir savaş...

Bir de eski Yugoslavya deyince eşimiz dostumuz, komşularımızı hatırlıyorum. Kosovalı Edibe hanım, Boşnak Yasemin teyze, Makedon İsmet amca, Karadağlı ortaokul arkadaşım Serhat...


Heathrow'da uçağın kapısında sıra ya girmiş son kontrolden geçmeyi beklerken, Air Serbia'nın yer hizmetleri görevlilerinden biri yanımıza yaklaşmasıyla hayal dünyamdan çıktım.

- Lütfen beni takip edin, çocuklarınız olduğu için öncelikli biniş hakkı sizin...

Havalı bir İngiliz abi elinde business class biniş kartını tutup bekleyedursun...   
 







2,5 saatlik keyifli bir uçuştan sonra Belgrad Nikola Tesla Havaalanı'na teker koyuyoruz. Nikola Tesla, Sırp göçmen bir Amerikalı bilim insanı (eski lügatta adam). Bugün elektrik varsa ona borçluyuz. Günün birinde isminin Belgrad Uluslararası Havaalanı'na verileceğini duysa inanmazdı herhalde!

Bir şehre gece girmeyi hiç sevmiyorum. Karanlıkta insanın bulunduğu yeri anlaması, kavraması, özümsemesi zor oluyor. Ruhumu, yeni şehir acemiliğinin verdiği cehalet ve kaybolmuşluk duygusu basıyor. Bu duygu içerisinde ilk defa ayak bastığım ülkenin karşıma çıkardığı farklılıkları anlamaya çalışıyorum.

Nikola Tesla, bizim İzmir Menderes Havaalanı'ndan biraz hallice. 'Merhaba' dedin mi, 'Merhaba' diyen sempatik bir polis sorgu sual yapmadan pasaportlara giriş damgalarımızı basıyor. Çocuklar, saat 7'de yatağa girmeye alışmış vücutlarına dert anlatmaya çalışıyorlar ama Paşa daha fazla dayanamayıp çıkış holünde kendini bavullardan birinin üzerine boylu boyunca atıyor.

İşi sağlama alıp, "booking.com" üzerinden bulduğum ve havaalanına sadece 10 dakika mesafedeki otelin 'bedava transferimiz var, size karşılayacağız' sözünün palavra olduğunu, yarım saat bekledikten sonra anlıyoruz. "Booking.com"a, Büyük Argo Sözlüğü'müzden usturuklu bir küfür bulup savuruyorum. Bu küfür kesinlikle Hulki Ağabey'in (Aktunç) ya da Ara Güler'in ağızına daha yakışırdı diye düşünüp, kendi kendime gülüyorum. 

Telefonla otele güç bela ulaşıp, rezervasyonumuzun otelde yer olmaması sebebiyle iptal edildiğini, yine güç bela bulduğum wi-fi ile maillerimi kontrol edip Booking.com'dan gelen, içinde özür dahi olmayan, hayli nezaketsizce yazılmış maili görünce anlıyorum.


Biz havadayken rezervasyon iptal edilmiş! Peki, olabilir. Ama Booking'in hiç bir aksiyon almadan bizi sallamasına ne demeli! Telefonda bir yarım saat daha cebelleşip bir Booking yetkilisi ile 'körler sağırlar birbirini ağırlar' tarzı bir konuşmadan sonra, arkadaşın 'falanca otele gidin size bekliyorlar' tavsiyesine uyarak kendimizi dışarı atıyoruz. 

Taksiciler, 'gel gel başka çaren yok' gibi sırıtıp bize bakıyorlar. En önde duran, kırmızı 1990'lardan kalma manda kasa Mercedes 200 D'nin şöförü hoop iki hamlede bavulları kaptığı gibi bagaja atıyor. Çocuklar uyuyacak koltuk görmenin sevinciyle kendilerini Rachel ile berber arka koltuğa bırakıyorlar. Bense, elimde tutuğum kağıtta yazılı olan, in midir, cin midir, ne olduğu belirsiz otelin adresini şöföre gösteriyorum. Adamın adresi aşağı yukarı çevirmesinden boka battığımızı seziyorum. Adresle perspektif oyunu oynayan şöför, sanki kağıdı gözüne yaklaştırıp uzaklaştırınca adres vahiy ile beyin hücrelerine düşecek zannediyor herhalde! Kağıdın başına üç şöför daha üşüşüyor. Bir Türk olarak fazlasıyla alışık olduğum bu sahneyi bir süre kendi haline bırakıyorum.


Şöför, 'tamam abi geç' der gibi bana arabaya atla diyor. Gecenin karanlığında ıssız Belgrad caddelerini arşınlıyoruz. Şöför kırık dökük bir futbol muhabbetine giriyoruz. Kızılyıldız'ı tutuyormuş. Türkiye'de Trabzonspor en sevdiği takımmış. Muhabbet futboldan pek öteye gitmiyor. Daha iyi ya, ben de sessizlik içinde arşınladığımız bu yeni şehrin gizemli havasını içime çekmeye çalışıyorum.

45 dakika yollarda gezindikten sonra Nova City adında bir otelin önünde duruyoruz. Şöföre 2300 Dinar bayılıyorum. 70 TL. Alçak Booking senin yüzünden maymuna döndük, ettiğini bul! 

Otel bütçenin üzerinde ama artık yapacak bir şey yok! Pijamaları çekip cuuup yatağa...

Sabah erken zinde ve keyifli kalkıyoruz. Yeni bir şehir, yeni bir heyecan. Tam bir günümüz var. Hadi tabana kuvvet...






Otel şehir merkezine epey uzak. Resepsiyondaki kız Alexandra'nın kocası Türkmüş, bize çok ilgi gösteriyor. Ucuza şöför ayarlayayım, şehri size gezdirsin diyor. Gülüyorum. 'Sağol, sen bize en yakın otobüs durağını göster...'. Bu sefer o gülüyor. 'Çok uzun sürer! Ayrıca bagajlarınız da var' diyerek endişe ediyor. 'Dert etme' diyorum, biz alışığız. Laos, Kamboçya, Burma yolları gördü bu toto (demiyorum tabii ki)... Sağolsun bizim için Belgrad tren istastonuna telefon ediyor ve bir günlüğüne bagaj bırakılabilecek bir yer var mı soruyor. Varmış, harika haber!
 

Çantaları sırtlanıp, arka caddedeki otobüs durağına doğru yollanıyoruz. Mahalle şıp demiş bizim Kasımpaşa'nın burnundan düşmüş. Kediler çöplerin tepesinde, arabalar kaldırıma parketmiş. Bir kadın köpeğini gezdiriyor, köpek kaldırımın ortasına salıyor, kadın olduğu gibi bırakıyor! Oh ne güzel memleketimde gibiyim...


Otobüs durağını buluyoruz ama bilet işini nasıl çözeceğiz diye düşünürken, uzun boylu genç bir çocuk görüyorum. Bu uzun adam kesin basketçidir ve bir Amerikan Ünüversitesi'nden basket bursu almıştır diye düşünerek 'yav kardeş otobüs bileti nasıl alırız' diye direkt İngilizce konuya giriyorum. Hah işte! Tahminimiz doğru çıkıyor, çocuk hakikaten Amerika'da okuyormuş, kusursuz bir İngilizce ile bize yardımcı oluyor. Bütün uzun boylular Amerika okuyor herhalde diye takılıyorum. Gülüyor. Basket bursu ile  okumaya giden çokmuş hakikaten.

Bizim 'halk ekmek' tarzı bir büfeden eski İETT biletlerini andıran biletlerimizi bu nazik çocuğun yardımı ile alıyoruz. Durakta bekleyen insanlar güleryüzlü ama otobüs gelice herkes canavara dönüşüyor. Sıra mıra, hoşgörü hak getire... İşte toprak, yabancılık çekmiyoruz.
 










Şehrin dış mahallelerinden merkeze doğru ilerlerken, yol boyunca göze çarpan oto tamirciler sıra sıra uzayıp gidiyor.





Şehire yaklaştıkça, betonik akıl tutulmasının Lazok ve TOKİ mimarisi esintileriyle bezenmiş eski blokları çoğalıyor. Depresif yapılar!




Çocuklar zımba gibi. Elimizde küçük iki bavul ve sırt çantaları ile eski Savunma Bakanlığı binasına yakın bir durakta iniyoruz. Burayı gözüme kestirmemin bir sebebi var çünkü savaş esnasında NATO'nun vurduğu binalardan biri bu. Olduğu gibi bırakılmış.










Ürkütücü bir görüntü! Çocuklar sorunca, savaşı anlatıyorum. Binaya korku dolu gözlerle bakıyorlar. Savaş onlara yabancı ama dünyanın acı gerçeği...








Bakanlık binası boyunca yürüyoruz. Kıbrıs'ta, Maraş çevresindeki sokaklarda yürürken hissettiğim garip duygu burada da beni buluyor.





İşte Hotel Beograd! Savaş sırasında bir çok gazetecinin kaldığı ve haberleri ajanslara geçerken koridorlarında sabahladıkları otellerden biri.







Elimizdeki çantalardan bir süreliğine kurtulmak için Belgrad Tren Garı'na, şehrin her yerini örümcek ağı gibi sarmış tranvaylardan birine binerek ulaşıyoruz. Tramvayda başıma gelen bir olay sebebiyle rezil rüsva oluyorum, onu da anlatmalıyım size.










Etrafı seyretmekten inen binene pek dikkat etmediğim için gar durağı kaçmasın diye aniden 'duracak' düğmesine basacağıma, gel sen acil fren düğmesine bas! Tabii korkunç bir fren gürültüsüyle bütün tramvay dursun ve herkes öne doğru savrulmasın mı! Eh, kondüktör bana Osmanlı tokadını çakmak üzere (bunu not düşelim) yerinden kalkıp üzerime yürüyünce 'aman abi ben turistim, yapma etme duracak düğmesi zannetim' diyerek derdimi anlatana kadar canım çıktı. Tüm tramvaydan 'ulan turist' bakışları ve de arkadan savrulan muhtemel Sırpça küfürler yetmiyormuş gibi, bizim çocuklardan da 'baba sen manyak mısın, niye o düğmeye bastın' zılgıtını yedim. Yes, ay em kıııreyzi... 






Belgrad Tren İstasyonu hüzünlü. Sanki herşey eski Yugoslav döneminde donmuş kalmış. Son tren gitmiş ve hiç gelmeyecek bir treni bekleyen insanlar öylece ortada dolaşıyorlar gibi.


Bavulları, içi tıka basa eşya dolu bir odaya 3-5 dolar karşılığı emanete bıraktık. Adam elimize bir fiş tutuşturdu. Hafifleyince rahatladık. Şimdi kendimizi Tuna boyuna vurup rahat rahat yürüyebiliriz.
 



Ulaşımda tramvay başı çekiyor. Vızır vızır her tarafa dolmuş gibi işliyorlar.










Belgrad'ın Tuna boyunca sıralanan eski mahalleleri Sırpların da içine düşmek üzere olduğu Balkanların en büyük alışveriş merkezi, en uzun binası ya da en geniş yolu gibi uzuv yarışına daha yenilmemiş. Sokakları arşınladıkça eski yüzlü bile olsa karaterini koruyan yapıları gördükçe seviniyor insan. Ancak bu binaların da ranta yenik düşeceğini, yakın bir zamanda zengin bir Sırp iş insanının (Nazivof Zorluviç mesela) buraları Zorluviç Center'a çevireceğini biliyoruz.




Sırp insanları dışarının tadını çıkartmayı seviyor. Yaşlısı, genci, çoluğu çocucuğu herkes dışarda. Nüfus da çok  olmayınca kalabalık bile kalabalık gibi gelmiyor. Bunu diyorum ama Belgrad'da yaşayanların toplam Sırbistan nüfusunun neredeyse %23'üne denk geldiğini de not düşmeli. 












Tuna boyunca yürüyoruz. Eski limanın demiryolu rayları hala duruyor. Eski depo binaları yıkılmış ama ön cephelerini tutmuşlar, belli ki bir restorasyon çalışması olacak.
















Çocuklarla gezerken onları arada deşarj etmezsek başımıza gelecekleri çok iyi bildiğimiz için Rachel sağa sola bakınmaya başladı. Şükür ki, bir çocuk parkı gördük ve bizim kuzuları bir süreliğine kendi dünyalarına bıraktık.






Bu, birazdan karnımız da acıkacak, ayağını denk al bakışı!





Tuna'nın karşı kıyısı sanki Florida'daki tropik 'mangrove'lar gibi.  



Sahil boyunca keyifli kafeler ve restoranlar var. Kadınlar burada epey güzelleşiyor. Fazla etkilenmeyin diye resimlerini koymuyorum. Sırplarla muhabbet ettiğimde ve söz Sırp kadınlarının güzelliğine geldiğinde söyledikleri şu: Eğer kadınlarımız güzel olmasaydı Osmanlı bizi 500 sene yönetmezdi! Tarihe farklı bir bakış. Bu teoriyi beğendim...















Tuna boyunca yürüyüşün doğal sehri meşhur Kalemegdan'a gelince son buluyor. Kale elden geçmiş, özellikle tepeye doğru tırmanınca arka tarafından bakımlı, bol ağaçlı bir parka dönüşüyor. Artık bizim şansımız mı yoksa Belgradlıların evlilik mevsimine mi denk geldik bilinmez, sürekli sağımızdan solumuzdan düğün arabaları geçiyor. Kalenin taş geniş merdivenlerinde çiftlerin fotoğraf yarışı seyretmeye değer!






Şehrin kalbi Knez Mihajlova'dayız! Mini İstiklal Caddesi... Bizim güzelim Beyoğlu'nun ruhuna fatiha okumadan önceki hali gibi. Bu tür nostaljik yorumlar yapmaktan çok sıkıldım ama dilimi tutamıyorum. Şehirlerde caddelerin araç trafiğine kapatılıp, halkın sosyalleşebileceği alanlar yaratılmasını kim sevmez! 





Belgrad sokaklarındaki bir güzellik de her sokak başında karşımıza çıkan danteller... Teyzeler, ellerinde tığları bir taraftan el emeği göz nuru nakış tutarken, diğer taraftan da dedikodu yapar gibi konuşup birbirleri ile kıkırdaşıyorlar. 
  





Bizim Paşa susayınca 'oğlum git şu paşa çeşmesinden su iç' diyorum... Bir şise sudan kurtardığımız gibi bağışıklık sistemini de güçlendiriyoruz...



Vakit azaldı. İsyan çıkmadan, acıkan karınları pizza ve bira ile sakinleştiriyoruz.



Sokak aralarında enstalasyonlar var. Belgrad canlı, yaşayan bir şehir...



90'larde Bizimkiler diye bir dizi oynardı televizyonda. Istanbul'un apartman hayatı esprili bir dille anlatılırdı. Apartmanın yöneticisi, epey kıl bir adam, Sabri Bey vardı. Belgrad'da bir apartmanın balkonundan bakıp ortalığı kesen, saga sola 'oraya park etme', 'aloo çöpünü buraya atma' der gibi laf yetiştiren bu amcayı görünce Sabri Bey aklıma geldi...  




Dedim ya, bir düğün olayıdır gidiyor. Hangi caddeye çıksak bir şatafat, bir gösteri... Ama en matrağı aynı bizdeki gibi kornaların çalınması ve araba camlarından sarkılarak Sırp bayrakları ile düğünü milliyetçi bir havaya sokmak... Size de tanıdık geldi sanırım. Hani bilmesek, damat evlenecek değil Kumanova seferine gidecek zannedeceğiz...






Eh gün bitti bitecek, daha yolumuz var. Bavulları istasyondan alıp, havaalanına yoldayız. Podgorica bizi bekler...

Air Serbia'nın 'arı vız vız vız' uçağı ATR 72'nin merdivenlerine doğru yürüyoruz. Maceranın ikinci bölümü Montenegro'da görüşmek üzere!
 










3 yorum:

  1. Gitmediğimiz diyarları senin gözünden görmek, esprili yorumunla okumak büyük bir zevk. Heyecanla yeni yazını bekliyoruz. Annem bilgisayar okur yazarı olmadığı için, dün akşam yamacına kuruldum, ekranı açıp yazını tek tek okudum. Bayıldı! Bayıldık!

    YanıtlaSil
  2. Beautiful post, dear! I hope so you have a great time in Belgrade! :)
    Following you! Follow back?
    www.minnieart.blogspot.com

    YanıtlaSil
  3. Harika fotoğraflar, eğlenceli yorumlarla birlikte çok keyifli olmuş. Emeğinize sağlık.

    YanıtlaSil

Yorumlariniz alinir!