Pazartesi, Aralık 12, 2016

HÜLYA TEYZE, ERDOĞAN AMCA ve GERALDINE...

 
 


Eski ahşap masamın başına oturmuş, küçük penceremden dışarıda rüzgarın inanılmaz gücüyle savrulan ağaçlara bakıyorum. Benliğim anılardan binlerce ışık yılı uzakta. Ama aklımda çok iyi hatırladığım notalar, iki güzel insan ve Geraldine...
 
 5 yaşımı düşünürken hafızamda kalanlar tamamen gerçek mi, yoksa biraz da anlatılanlardan dolayı içine hikaye katılmış hayal ürünü mü  bilemiyorum. Ama o kadar yer etmiş, beni etkilemiş ki hayal ya da gerçek olsalar ne farkeder! 



Hafızanın anılarla oynadığı bu, kimi zaman kırıcı köşe kapmacayı hepimiz olgunluk çağına gelince yaşıyor muyuz? Siz de benim gibi siliyor musunuz burnunuzun direğini sızlatan o pınarı; hiç olmadık bir yerde aklınıza sımsıkı yapışan ve bir türlü sizi bırakmaya niyetli olmayan hatıraların yavaş yavaş açıldıkça sayfaları?
 
Küçük arabalar, futbol topu, ve anneden gizli çıkılan dut ve erik ağaçları içine kurulmuş bir dünya. Başka ne ister ki küçük insan yaş 5 olunca. Levent ile Ortaköy'ü birbirine bağlayan vadi bomboş o zaman! Boğaz tüm endamıyla karşımızda. Dereboyu'nun 'boklu deresi' hala akmakta 80'lerin başında. Babamın 'insan silosu' dediği Istanbul'un siteleri, apartmanları bugünle karşılaştırınca hala az o yıllarda. Alışveriş merkezleri daha yok. Pasajlar hala yaşamakta... 



Ortaköy Cami'nden okunan ezanın sesi ve Marmara'dan Karadeniz'e usulca ilerleyen şileplerin balıkçı motorlarını savmak için çaldıkları düdük evimizden duyulurdu. Önümüzde dut ve yazın havalar ısınmaya başladığında saldığı koku sesebiyle kibar insanların 'kokan ağaç' dedikleri ama biz çocuklar için nam-ı diğer osuruk ağacı "Ailanthus Glandulosa" yani 'Aylandız' denizi... Aylandızlar yaprak vermeye başladı mı bizim arka bahçeye doğal bir duvar oluşturur, saklambaç oyunlarımızda da bize gizlenecek kocaman bir alan yaratırdı. Esnek ince dalları kovboyculuk oyunlarımızda Kızılderili olanlarımız için  ok ve yay hammaddesiydi. Ne zaman aylandız görsem hala içimi çocuksu bir heyecan kaplar. ''Hey gidi hey osuruk ağacı'' der gülümserim. O güzel aylandızlarımı, osuruk ağaçlarımı kesmişler, yerinde yeller esiyor artık!



 
İçinde pek sorumluluk olmayan ve hatta okul kavramının bile pek oluşmadığı yıllar (nedendir bilinmez o zamanlar okula 7 yaşında başlanırdı) . En büyük kaygı annem, ''arkadaşlarım Oğuz ya da Mıstık'a oynamaya gitmeme izin verecek mi?!'' olurdu. O günleri düşündükçe keşke tekrar çocuk olsam diyorum.
 
Neyse biz tekrar hikayeye dönelim. Annemin kısa zaman sonra 6 yaş için, biraz da ağır sayılabilecek bir sorumluluk hedefi koymuş olduğunun tabii ki farkında değildim. Bir anda kendimi 10 senelik, kah acı kah tatlı bir girdabın içinde bulacaktım.
 
Onu, kuyruklu bir Stainway Sons piyanonun başında hatırlıyorum. Bu hafızamda onunla ilgili oluşan ilk resim. Zannedersem Chopin çalıyor. Parmakları piyanonun tuşları ile sanki dans ediyor. Küçük olmama rağmen etkileniyorum. Beni her gördüğünde büyük bir tezahüratla sarılıp göğüsüne bastıran, yanaklarıma öpücük konduran, İpek ablanın annesi, benim dünyamda ise 'Hülya teyze' bu figür... Yani Hülya Saydam...
 
- ''Bayılıyorum bu parmaklarına senin, ne güzel uzun uzun... Ne çalmak istersin?''
- Ben de senin gibi piyano çalacağım... (senli benliyiz!)
- Bence bu uzun parmaklarla çok iyi keman çalınır... Ne dersin Erdoğan?





 
Erdoğan amca hiç tereddüt etmeden ''kesinlikle' diyor. 
 
Erdoğan amcanın (Erdoğan Saydam) bir kaç gün sonra küçük bir kutu içerisinde bana verdiği çeyrek kemanım ile sorumluluk dünyasının içine düşüveriyorum. Uzun yıllar süreceki kah tatlı kah acı bir girdap benim için.
 
Elde keman Erdoğan amcaya haftada bir gün derse gidiliyor. Ablamın elinden tutup İpek ablaya gidişlerimiz artık benim için keyif olmaktan çıkıyor. Ablam, en yakın arkadaşı İpek ile içeride kaynatırken, ben İpek ablanın babası Erdoğan amca ile keman dersindeyim. Erdogan amca artık amca değil öğretmen... Kafam iyice karışmış durumda. Tellerden çıkan tiz ses, yazın sıcağı, yakında gireceğim konservatuar sınavının ağır yükü, aklımda arkadaşlarımın bahçede oynuyor oldukları fikri... Tabii, 6 yaşındaki bir bedenin kaldıracağı cinsten değil bütün bu dertler. Kemanı en yakın koltuğa bırakmamla koridora koşuşum ve Erdoğan amca'nın 'ne oldu bu çocuğa!!' demesine fırsat vermeden midede ne varsa olduğu gibi koridora boşaltışım, hafızama çok net işlemiş. 


Her hafta ya Cuma akşamı, ya da Cumartesi sabahı annem elimden tutup beni Taksim'deki - bugün içine hançer saplanmış - Atatürk Kültür Merkezi'ne İstanbul Senfoni Orkestrası'nın konserlerini dinlemeye götürüyor. İlk zamanlar eziyet gibi gelen bu rutinden bir süre sonra zevk almaya başlıyorum. Yavaş yavaş bestecilerin eserleri de kulağımda yer etmeye başlıyor. Şimdi geri dönüp o yıllara bakınca ne büyük ve önemli sanatçıları dinleme şansına erişmişim diye düşünüyorum. Suna Kan, Ayla Erduran, İdil Biret, İgor Oistrakh, Nigel Kenndy, Cihat Aşkın...






Konservatuar sınavını kazanmamla bu sefer okullar arası yolculuklarım artıyor. Normal okulumdan çıkıp, o zamanlar eski binasındaki Çemberlitaş Belediye Konservatuarı'na eski traleybüs, ya da İ.E.T.T.'nin Leyland otobüsleri ile gidiş gelişlerim hafızamın tozlu raflarında duruyor. Daha okuma yazmayı sökememişken notaların dünyasına dalmış bir çocuğun korku ve şaşkınlığı içindeyim. Kemanımla aile fertlerine ve de komşulara verdiğim azap eminim onlar için pek de hoş bir tecrübe olmamıştır. Bu yetmiyormuş gibi her misafir gelişinde annemin 'hadi bakalım amcalara, teyzelere keman çal' demesinin bende yarattığı derin sıkıntı, daha o zamandan bu işte pek de gelecek vadedecek bir müzisyen olmayacağımın işaretleriymiş! 


Erdoğan amca ile 'hoca - amca' ilişkimiz, günün birinde konservatuarın hademesinden yediğim okkalı fırça sonrasında değişiyor. 


- Hasan Efendi!
- Ne var?
- Şey, keman dersim var da Erdoğan amca hangi sınıfta bulamadım.
- Erdoğan amca mı? Ulan senin ağzına bir çakırım Erdoğan amcayı görürsün! Öğretmenine amca denir mi hiç!
- Şey bennnn....

Sulu gözlü bir çocuktum. Hasan Efendi'nin tepkisinden  o kadar korkup etkilendim ki, kendimi tuvalete atıp bir süre ağladım. Sonra korkumdan bir daha Erdoğan amcaya, ''amca'' diyemedim.

Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere haftalık gidiş gelişlerim devam etti. Bazen elimden ablam Ayşem tutuar götürür, bazen biraderim Kerem'e satarlardı beni. Bu nadir olurdu ama en çok babamla gitmeyi severdim. Çünkü bir tek o, konser sonralarında eve gitmeden önce, Taksim büfelerinden döner ya da sosisli sandviç isteğime itiraz etmezdi. Annem yemek konusunda fazlasıyla titiz olduğu için hem sağlıksız olduğunu düşündüğünden, hem de mideyi bozacağımız endişesiyle sadece derslerden iyi not aldığım günlerde büfelerden yalvar yakar bir şey alınmasına izin verirdi. Ama, dönerciye kök söktürürdü.

-Oradan kesme! Bak yan taraf iyi pişmiş oradan koy! Yağından koyma!

Adam, anneme 'çattık' der gibi bakar, üfleye püfleye döneri keserdi. Ben ise yaşanan bu olaydan dolayı utanç duyar, bu diyaloğu neredeyse saklanarak izlemeyi yeğlerdim.

Annemin endişelerinin haklı olduğunu bir gün kötü bir tecrübeyle anladım. Eh! Tabii bu iş bu kadar kontrol haline gelince, çocuk yaşta bulunan her fırsatta yasağı delmek bir adet oluyor.  Neyse hikayeye dönelim, konservatuarın eski binasının belediye başkanlığı binasına dönüştürülmesiyle bizim Çemberlitaş macerası kendini Kadıköy rıhtımında devam eder buldu. Sanata verdiğimiz önem sağolsun, konservatuarımıza Kadıköy sahildeki eski hal binası uygun görüldü. Vapur düdükleri ve meydandaki seyyar satıcıların gürültü patırtısına keman, piyano, trombon, klarnet gibi her türden enstürman sesi de girmiş oldu. İlk başlarda bunu yadırgayıp, camı sonuna kadar açmış gam çalışan bir keman öğrencisini merakla seyreden halk için bir süre sonra bu hal de normale dönüştü, herkes alıştı. Bach çalarken, fonda 'kuzuuuu gibi palamuuut palamuuuut var ablaaaa, geeeel geeel geeeel kuzuya gel' seslerine bizlerin de alıştığı gibi!





Evet döner ve sosisli sandviç sevdamı anlatıyordum. Evet, cep harçlığımdan biraz biriktirdiğim bir gün ders arasını fırsat bilerek büfeye koştum. Tabii yasak delmek baldan tatlıdır! Hazır kontrol de yokken, üç tane bol soslu sosisli sandviçi mideye indirdim. Yaş 6! Şişmiş bir göbekle Mine (Mucur) hocanın solfej dersine girdim. Dersin ortasında hafif hafif başlayan buruntu, kendinin korkunç bir gaz fırtınası ve bulantıya bıraktı. Notalar havada uçuşurken duruma dayanamayan bağırsaklarım 'potur potur potur' tarzı sesler çıkararak sosisli sandviçleri koyverdi! Kıçımı duvara verip, zar zor 'öğretmenim tuvaletim geldi' diyerek kendimi dışarı attım. Kapıda bekleşen annelerden biri halimi görüp bana acımış olmalı ki, aldığı gibi beni tuvalete soktu. Temizleyip pakladıktan sonra annemi bulup beni teslim etti. Anneme bugüne kadar bu hikayenin gizli 'mideye indirilen 3 sosisli sandviç' kısmını anlatmamıştım. 42 yaşına geldim, aradan 36 sene geçmiş artık bilmesinde sakınca yok!





Bir gün apar topar Hülya teyzelere gittik. Şişmiş gözlerle bana sarılan Hülya teyzeyi görünce bir terslik olduğunu anladım. Sevgili Erdoğan amca artık aramızda değildi. Bana müziğin temellerini öğreten, şefkatli, babacan ilk keman hocam Erdoğan amca artık yoktu.

Yıllar yerinde saymıyordu tabii. Ben de yavaş yavaş büyüyordum. Atatürk Kültür Merkezi'ndeki konserlere her hafta gitmeye devam ettim. Bu mekanla aramda bir sevgi bağı oluştuğunu, her içeriye girişimde sanki Erdoğan amca ile buluşuyormuşum gibi hissettiğimi hatırlıyorum.  Hocalarımın bir kısmı devlet sanatçısı olarak senfoni orkestrasında çalıyordu. Onları izleme şansına eriştiğim gibi kuliste kendilerini ziyaret ediyor, Atatürk Kültür Merkezi'nin gizemli prova odalarını ve kulislerini keşfediyordum. Arkada ayrı bir binada Ethem Bey'in lütiye atölyesi vardı. Kırılan arşeler, kopan teller, kendini koyveren köprüler ya da çatlaklar burada tamir görürdü. Yeni bir keman alınmak istendiğinde Ethem Bey'e muhakkak uğranırdı. Recine kokan bu odayı sever, sakinlikle enstürmanlara hayat veren bu lütiyelere büyük bir saygı duyardım.

Atatürk Kültür Merkezi'nin temelleri, 1946 yılında mimarlar Feridun Kip ve Rüknettin Güney'in projesi olarak atılmış. Savaş sonrası bütçe sıkıntıları sebebiyle yapımına ara verildikten sonra, mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından yeni bir proje ile ancak 1969'da hayata Kültür Sarayı olarak açılabilmiş. Yıllarca onca muazzam sanat ve sanatçıya evsahipliği yapan ve gönül bağım olan bu yapı, dogma kafalı düşünenler için önemsiz ya da işlevini yerine getiremez şeklinde adledildiğinden (bir de Atatürk adına tahammülsüzlükten) içi boşaltılarak, 2005 yılından bu yana atıl bırakılmış durumda. Kim nasıl düşünürse düşünsün, yakın tarih şehir mimarisi açısından  büyük öneme sahip bu yapının bu hale getirilmesi ve hatta yıkılmasının düşünülmesi bile insanın içini acıtıyor.






Neyse, biz büyüklerimizden iyi mi bileceğiz (!), hikayemize dönelim. Yaşım büyüyordu. Artık kemanı 'gıygıdı gıy'  tarzı kuru gürültüden melodiye doğru geçirmeyi becermiştim. İyi bir kemancı olamasam da, müziği bilimsel olarak öğrenmek, bestecileri anlayabilmek ve de değerli hocaların sınıflarının havasını koklayabilmek benim için muazzam bir kazanım oldu. Selahattin ve Ebru Yunkuş, Nursun Idemen, Çiğdem Yonat, Mine Mucur, Duygu Ünal... Hepsine, ayrı ayrı, emekleri için ne kadar teşekkür etsem azdır, kelimeler yetersiz kalır!






Müzik eğitimi yüreğime iki temel unsur kazıdı. Klasik müzik, kesinlikle başta Bach ve caz! Benim konservatuar yıllarındaki eğitim biraz Sovyet kafalıydı. Katı, esnekliği yok! Bir öğrenci armoni dersi öncesi piyanoda caz ya da alaturka tıngırdatsa, dışarıdan geçen bir hocadan zılgıtı yerdi. Ben de gençliğe adım atan bir keman öğrencisi olark Stephane Grapelli dinlemeye başladım. O yıllar daha walkman hayatımıza yeni girmiş. Piller benzin kadar pahalı. Zaten iki pil kasedi arkalı önlü dinlesen anca götürüyor. O piller de akan kokan cinsten! Pil bitmesin diye kasetleri ileri geri sarmak için derslerde kullandığımız Stabilo beşgen kalemlerle kasedi sarıyoruz. Ben de aldığım Stephane Grapelli & Django Reinhardt albümünü hatmediyorum. Bir gün sevgili hocam Çiğdem Yonat'a dedim ki: ben Stephane Grapelli gibi cazcı olacağım.  Çiğdem hocam zerafetinden tabii bir şey demedi, ama ben şimdi seni eşek sudan gelene kadar döverim tarzı bir bakış attı.






Akranlarım Michael Jackson, Madonna, Duran&Duran, Pet Shop Boys fırtınasına kendilerine kaptırmışken ben bu yaşlarda ablam Ayşem sayesinde caza daha da merak sardım. Ayşem o yıllar için çok iyi bir Latin caz arşivine sahipti. Kendisinden arakladığım kasetleri o zaman için hatırı sayılır performanstaki Fischer marka müzik setinde dinlerdim. Gilberto Gil, Sergio Mendes, Astrud Gilberto ablamın arşivinde demirbaş üstadlardı. TRT 3 FM'in de en başarılı yıllarıydı. Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşcı'nın muhteşem program Stüdyo FM ve Mavi Nota dünyamızı aydınlatırdı. 1984-85 yazında caz dışında bir de Queen ve Freddie Mercury girdi hayatıma.  Birader Kerem'in arkadaşı Şefik ağabeyden (Prof. Şefik İğdem) ödünç aldığımız The Works, A Night at the Opera beni inanılmaz etkilemişti. Bohemian Rapsody'yi kırık İngilizce ile söylemeye çalışır, bir kağıda sözlerini geçirirdik. Beni bitiren parça tabii ki 'Love of My Love' olmuştur. O yaz bir de ilk aşk var hayatımda.  Genç yaşta aşk kimyasını dayanılmaz ağırlığı... Begüm, çıtı pıtı tatlı bir kızdı. Güzel gözleri vardı. Bir iki kaçamakta elini tutmuş, kolumu omuzuna atmıştım. Bizim aşk buydu. Uzun da sürmedi. Yaz geldi, o yaştaki her kız gibi o büyüdü. Bana yüz vermez oldu. 'Love of My Love' dinleye dinleye hem walkman'in kulaklığını patlattım, hem de pil harcamasından bittim. Ne olduğu pek bilinmez bir aşk yarasına 'Love of My Love' merhem olmadığı gibi, üzerine melankoli kimyası ile tanıştırdı beni. Hayat işte vücüt kimyası ile bitmek bilmeyen bir tecrübeler girdabı!!










Geraldine'i merak ediyorsunuz eminim. Herşey 1990'da abim Kerem'in Istanbul Jazz Festivali'nde çalışması ile başladı. O yaz hayatımın belki de en güzel yazıydı. Yaş 16! Hayat toz pembe! Herşey güzel! İstanbul sanatının kalbine hançer saplamamış, Atatürk Kültür Merkezi canlı! Harbiye Açıkhava ise en muhteşem günlerini yaşıyor. Abim sağolsun arada yakaladığı biletleri ablam ve bana paslıyor. Efsane Miles Davis'i dinleme şansına erişiyorum. Başka bir efsane Dizzy Gillespie... Ve Jan Garbarek! Notaların bu kadar anlamlı olduğunu bilmezdim diyorum kendi kendime. Abim hiç adını duymadığım Yellow Jackets'ın rehberi aynı zamanda. Konsere bilet yok ama beni çaktırmadan Açıkhava Tiyatrosunun arka kapısından, arabanın bagajına saklayıp, gizlice sokuyor. Yellow Jackets ile  26 yıllık dostluğum böylece başlıyor. Provalarını, tiyatronun üst tarafında duvar kenarına tüneyip seyrediyorum. Geraldine ile o gece tanışıyorum. Bugüne kadar hissetmediğim duyguları kanıma pompalıyor. O kadar güzel ki...! Geraldine, başka bir aşk... Bütün aşklarımı aldattığım gibi karımı bile hala onunla aldatıyorum.  






Peki niye yazdım bütün bunları. Çünkü Geraldine'i her dinleyişimde çocukluğumu özlüyorum.  1990'ı özlüyorum... Datça'mı özlüyorum... Uzaktayım iyice... Kaybolan şehrimi özlüyorum. Yok olan Beyoğlu'nu, yozlaşan Galata'yı... Çocukluk arkadaşlarımı özlüyorum, geceleri Levent'in ıssız sokaklarında yürüdüğüm... Ortaköy'ü, Akıntı Burnu'nu... Gamsız, tasasız günleri. 


Keman kutuma baktığımda Erdoğan amcayı, Hülya teyzeyi özlüyorum. Çünkü, hala, o küçük  uzun parmaklı çocuk var yüreğimin bir köşesinde... 'Ben...' diyor, 'ben oysa hiç gitmedim ki '...


Alim Erginoğlu
12 Aralık - Oxford