Cuma, Ocak 02, 2009

Toprağım

Afyon Garı; günün ilk saatleri... Soğuk, buz gibi bir hava... Oldum olası hiç sevmedim şu soğuğu, hiç alışamadım.

Kütahya'ya gidecek otobüse binmeden önce fakülte arkadaşım Yiğit ile kucaklaşıyor birbirimize bol şans diliyoruz. Üç numara saçlarımız, sakil görüntümüz ile eminim aynaya baksak kendimizi tanıyamayacak haldeyiz. Yiğit de gözüme sanki o değilmiş gibi görünüyor, sanki biraz yaşlanmış, kilo vermiş... Otobüs şoförünün kornası ile irkiliyorum, tek yolcu ben kalmışım. Elimdeki çantayı yüklenip koşarak, sanki son yolculuğunu yapıyormuş gibi duran eski yüzlü Mercedes otobüsün kapısından içeri giriyorum. Toz ve küfün birbirine karıştığı bir koku genzimi yakıyor. Filtresi, yıllarca, belli ki hiç değiştirilmemiş bir kalorifer otobüsün içini ısıtmaya çalışıyor. Boş bulduğum bir koltuğa ilişiyorum. Camın buğusunu avcumun içiyle hızlıca siliyor ve cama yapışıyorum. Yiğit ufuk çizgisinde kaybolana kadar birbirimize el sallıyoruz. Elim havada bir süre öylece boşluğa, bozkıra bakıyorum. Otobüsün içindeki bir kaç köylü yabancılığımı, ürkekliğimi anlamışcasına yüzüme bakıp gözlerini kaçırıyorlar. Kaytan bıyıklı, yaşı otuzlarda bir muavin elindeki kolonyayı, dua edermişcesine açılan ellere boca ediyor.

- Asker miyiz abi?
Bu soruya nasıl cevap vereceğimi daha bilmiyorum. Evet sözcüğü dudaklarımdan belli belirsiz çıkıyor. Muavin ne demek istediğimi tam anlamamış gibi suratıma bakınca, ister istemez açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum.

- Yeni teslim olacağım da...

Biz o yollardan çoktan geçtik dercesine alaycı bir gülümseme var suratında. Kim bilir benim gibi kaç adam, onun bu eski otobüsünde askere gitmek üzere yollara düşmüş... Kaç şişe kolonya, ovuşturulan ellerin arasında buhar olup uçup gitmiş...

Kütahya'dan çok geçtim ama bugüne kadar durup da içine girmemiştim. Saat 5'e kadar teslim süresi olduğundan, hür generalliğimin kalan son iki saatini şehrin ara sokaklarında dolaşarak geçiriyorum. Niye Anadolu şehirleri hep birbirine benzer diye soruyorum kendi kendime. Uzun bir cadde, baştansavma yapılmış 5-6 katlı apartmanlar. Sağlı sollu bir iki beyaz eşya dükkanı, bir iki banka, bakkal, market, internet kafeler ve düzensizce park etmiş araba yığını... Bu amaçsız dolaşma bir süre sonra içimi karartınca, şehirin kişiliğini nispeten yitirmemiş eski sokaklarına dalıyorum. Şehir hamamına yakın bir kahvehaneye girip tahta iskemlelerden birine ilişiyorum. Kaynamaktan rengi neredeyse siyaha dönmüş bir çayı hızlıca içiyorum. Sigara dumanından neredeyse göz gözü görmüyor. "Askere hele bir git de sen de başlarsın sigara..." demişlerdi. Bu dumanın içinde zaten başlamış gibiyim. Saat 5'e yaklaştıkça tedirginliğim artıyor. Evimi özlüyorum; sevgilimin fotoğrafı iki dakikada bir cepten çıkarıp öpüp koklanmaktan kırış kırış... Çare yok, gireceğiz o kapıdan...

Yol boyunca giden upuzun gri bir duvar ve ben nizamiye kapısının karşısındaki kaldırımda öylece duruyorum. Beynim ayaklarıma hükmetmez bir halde... Boş boş yola bakıyorum. Bir at arabası geçiyor. Köylü şapkasını ters takmış, gömleğini boğaz düğmesi ilikli, ağzında bamya gibi eğri büğrü bir sigara. At atlıktan çıkmış, "sucuk olsam da kurtulsam" der gibi bakıyor. Bir an için köylünün peşinden koşup "Beni de al dayı" demek geliyor içimden. Köylü de at da ufuk da bir nokta olana kadar arkalarından bakıyorum.

Hava akşam yaklaştıkça soğumaya başlıyor. Nizamiye kapısında ileri geri yürüyen, yaşı on sekizden fazla göstermeyen bir çavuş ile gözgöze geliyoruz. Yanında gevrek gevrek gülen bir onbaşı. Gel der gibi bakıyor. Ben onlara göre çoktan kemale ermişim, ama çocuk yaştaki çavuşun otoriter hali tecrübesizlimi alt ediyor. Otomatik bir hamle ile el çantaya, ayakta öne gidiyor. Adımlar ve nefesimin artan ritmi tek duyduğum. "Ne denir ki kapıya gelince?", diye düşünüyorum. Seçenekler kafamda kelebek gibi uçuşup komedi filmleri repliklerine taş çıkartacak cinsten bir hal alıyor. Karizmayı yerlerde süründürmeden, doğru bir cümle bulmak lazım, hem de kapıya tamı tamına on adım kalmışken...

- Merhaba ben geldim.

- Selam çavuş!

- Ben şey için gelmiştim de...!

- Boş odanız var mı acaba?

- Beni Genel Kurmay yolladı.

- Asker olmaya geldim, ama müsait değilseniz sonra geleyim.

- Annem dolma yapmıştı da size de bir tabak yollamış!

Tam o sırada yanımda sakalları neredeyse göbeğine kadar uzamış, in midir, cin midir, dilenci midir nedir bilinmez bir adam beliriyor. Nizamiyeye sekiz adım kala durup birbirimize bakıyoruz. Yuvaya yeni başlayan çocuklar gibi içeriye elele girebiliriz, öyle bir bakış... Çavuşun sert sesi ile irkiliyoruz. "Ulaaaaan burasını İran ordusu mu zannettin sen zibidiiiiiii?"... Sakallı, öylece kapıda duruyor, "Ben, bennn, benim adım Süleyman". Süleyman'ı çekip alıyor çavuş. Berber iyi küfür edecek bu zavallıya diye düşünüyorum. Çavuştan yırttım derken onbaşıya yakalanıyorum, "Aç bakalım çantanı, ne var içinde?".

- Eeee komutanım... (İşte olacağı oydu, hah dilimden çektiğim... Karizma sıfıra iniyor, onbaşı kendini Kurmay Yarbay zannetmeye başlıyor)... Postal var, vatka var (postal vurursa içine koymak için), kitap var...

- Ver bakayım o kitapları!

Onbaşı, elindeki ansiklopedi cildi gibi duran Ernst Hirsch ve Muammer Tuksavul'un anı kitaplarına bakıp, "İdeolojik mi lan, bunlar?" diye soruyor. "Yok..." diye mırıldanıyorum.

- Ulan, şimdiden okumaya başlasan askerliği bitirirsin...

Yine gevrek gevrek gülüyor ve sonra en önemli soruyu soruyor.

- Memleket nere birader?

Çok şükür bu sefer lan demiyor. Sorunun cevapları arasında gidip geliyorum. Neresidir memleket? Doğduğun yer mi? Kafa kağıdında yazan mı? Babanın memleketi mi? Şu an oturduğun yer mi? Para kazandığın şehir mi? Göç ettiğin memleket mi? Yoksa ait hissettiğin mi?

- Devrek de olur, Datça da hangisini beğenirsen!

Onbaşı ciddileşip elimi omuzuma koyuyor.
- Gel toprağım...
**********
"Toprak, toprağım...". Kulağımda onbaşının sesi çınlıyor. "Toprağım" diye fısıldıyorum. Beni duymuş gibi bakıyor. Sanki dokunsam canlanacak gibi. Yüzü, o hüzünlü gözleri güneybatıya dönmüş maviyi arıyor. Milattan önce dördüncü yüzyılda Tekir Burnu'ndan esen sert rüzgarı hatırlıyor mu acaba? Ya da o toprağından koparıldığı 1858'in Haziran ayının ikinci haftasını...? Sadece susuyor.
Toprağım, toprağım o benim.

2008 Eylül..
British Museum - Oval Salon
Londra/Holborn



1856 Haziran... Datça, Tekir Burnu yakınları...

Perşembe, Ocak 01, 2009

Kamboçya'da Bir Yılbaşı



Anılar arşivinden hafızamda kalan güzel bir yılbaşı... Taa uzaklardayken...


1 OCAK 2003
PHNOM PENH – KAMBOÇYA (Boeng Kak Gölü kıyısı)

Yılın son günü. Elli bir gündür yollardayız. Yeni bir yıla Kamboçya’da gireceğim aklımın ucundan geçmezdi. Hayat insanı nereden nereye getiriyor. Geçen sene bu zamanlar, kanser gelip tekrar beni bulmuştu. Bir günde insanın yaşamı nasıl da değişebiliyor. Hayatta kalıcı olan sadece anılar mı acaba?

Türkiye’de olsaydık şimdi, son dakika hediye alışverişi için o alışveriş merkezinden diğerine koşturacak, kimi makbule bile geçmeyecek hediyeler için dünyanın parasını verecektik. Çamura bulanmış kalabalık İstanbul caddelerinde, pantolonumuzun paçaları batmış bir şekilde koşuştururken, bir yandan da kabusa dönen trafikten nasıl olup da kurtulup, sıcak evimize döneceğimizin planlarını yapıyor olacaktık. Bu esnada, onlarca kişiyle cep telefonunda konuşacak, akşam için bir türlü netleşmeyen zoraki yeni yıl eğlence planlarının hangisine katılacağımızı, hangi gömleği hangi kravat ile giyeceğimizi düşünerek kafa patlatacaktık. Oysa ki, bütün bu koşuşturmaların binlerce kilometre ötesindeyiz şu an. Ayaklarımız çıplak, 30 derece sıcakta, kaldığımız guesthouse'un göle nazır tahta iskelesine oturmuş, gökyüzünde uçan kuşları izliyoruz. 51 gün önce geride bıraktığımız hayat, sanki başka bir gezegende kalmış gibi. Ailelerimizi ve dostlarımızı çok özlüyor, ama yine de bu huzurun içinde Rachel ile başbaşa olduğumuz için çok mutluyuz.

Yılbaşının şerefine Monivong Bulvarı’ndaki şarküterilerden birine gidip, gece için biraz peynir ve paraya kıyıp bir şişe kırmızı şarap aldık. Vietnam’da gördüğümüz Noel kutlamalarının şatafatından sonra, Kamboçya’daki yeni yıl hazırlıkları oldukça mütevazı idi. Dükkanlardaki süslemeler de olmasa, yeni yılın geldiğini anlamak mümkün değil. Hani sorsanız bugün günlerden ne diye, 31 Aralık onu biliyorum ama Pazartesi mı, Cuma mı orası kime ne!

Güler yüzlü tuktukçular bugünü tatil günü ilan etmiş olacaklar ki, neredeyse hepsi bir ağacın gölgesine sığınmış uyukluyorlar, ya da kaldırımın dibine çökmüş, gazoz kapaklarıyla damaya benzer bir oyun oynuyorlar. Her gün yaptıklarının aksine kimse, “Gideceğiniz yere götürelim abi!” diyerek peşinize takılan bir tek tuktukçu yok bugün.

Yeşil köri, pilav, chapati ve Beer Lao’dan oluşan yılbaşı yemeğimizi demirbaşı haline geldiğimiz küçük lokantada yiyoruz. Lokantanın sahibi, dünyadan haber alalım diye tepede duran televizyonu BBC World kanalına ayarlıyor. Uzun süredir televizyon seyretmemiş gözlerimiz sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi spikere odaklanıyor. Yeni yılda barış yerine, yine savaş planları... Bu sefer, hedefin Irak mı, yoksa Kuzey Kore mi olacağı tartışılıyor. Bu tatsız haber bombardımanına daha fazla dayanamayarak kalkıyoruz ve mahallenin arka tarafında kısa bir yürüyüş yapıyoruz.

Uyuşturucu satıcıları bu gece de formdalar. Sanki patates, soğan satıyorlar. Durumun bu kadar aleni olması ve her hangi bir polis müdahalesi olmadan, tüccarların rahatlıkla ticaretlerini sürdürüyor olması Kamboçya için hiç şaşırtıcı değil. Sonradan öğrendiğimize göre, devlet bir anlamda bu duruma göz yumuyormuş çünkü uyuşturucu gelirinden pay alan, ya da bizzat bu işin içinde olan üst düzey görevliler varmış. Üç maymun oyunu... Herkes uyuşmuş, şikayet eden yok.

Gece yarısı, kaldığımız guesthouse’un bahçesinde eğlence son hızıyla devam ederken, biz Rachel ile odamızın dışındaki küçük iskelemizde kırmızı şarabımız ve tepemizde parlayan yıldızlar ile 2003’e giriyoruz. Ayaklarımı iskelenin ucundan sallandırıp Boeng Kak gölünün tatlı tatlı şıpırdayan suyuna dalıyorum. Yıllar geçecek ve ben kim biz nerelerde olacağız...?