Cuma, Mayıs 18, 2007

İlk Görüşte Aşk: Dubrovnik

Çocukken beraber oynadık, aynı okula gittik, sonra birbirimizle evlendik ve bir gün geldi birbirimizi öldürdük, işte Yugoslavya'nın bütün hikayesi budur"...


Uzunca bir suredir Akdeniz’e hasretim. Uzakta yasayinca insan, hele benim gibi kuzeyde Oxford’daysa; grilikten, yagmurdan, bir turlu insanin kemiklerini isitmaya yanasmayan gunesten biraz da bikmissa, gunun her saati aklinin bir ucunda hep o bildik, insani kucaklayan, bir cirpida dertlerini unutturan denizi ariyor, onu dusunuyor.

Hirvatistan bana hic bir zaman Akdeniz’in bir parcasi gibi gelmemisti. Hatta onun tek basina bir ulke olusu bile benim hafizama kazinmasi cok ama cok uzun zaman aldi. Orasi hep cocuklugumun gizemli ulkesi Yugoslavya’ydi. Yakin ama bir o kadar uzak, efsane basketbolcu Drazan Petrovic’in, liglerimizde top kosturmaya baslayan Kovacevic’in, Simovic’in, lise yillarinda beraber yatili okudugum Faris Cengic’in, Yugo arabalarin, 1984 Kis Olimpiyati’nin, Kizilyildiz’in ulkesi... Taa ki, Haziran 1991’de baslayan o insanligin yuzkarasi savasa kadar.

Hirvatistan’a gitme plani hep vardi, ama yakina nasil olsa gidilir dusuncesiyle hep ertelemistik. Gun gelip de bu ulkeye iki degil de uc kisi gidecegimiz aklimin ucundan gecmemisti dogrusu. Elli litrelik cantalarla gezmeye alismis iki insan simdi, 9 aylik bebegimizin bezleri, emzikleri, puseti, ne olur ne olmaz dusuncesiyle cifter cifter alinan bebek tulumlari, islak mendiller ile Dubrovnik’e 1 haftalik bir geziye degil de sanki oraya tumden goc etmeye gidiyor gibiydik.

Dubrovnik Tanri’nin dantel gibi isledigi Dalmacya kiyilarinin guneyinde, Hirvatistan’in iyice daralip da Bosna Hersek ile cizgi haline geldigi noktada kurulmus tarihi bir liman sehri. Ucagimiz Adriyatik’in bize goz kirpan masmavi sularinin uzerinde alcalirken resim gibi cizilmis bir yarimadaya kurulmus eski sehirin tepeden goruntusu daha ayak basmadan bizi heyecanlandirmaya yetiyor.

Eski sehrin Ploce Kapisi’na bakan, surlarin hemen bitisigindeki kucuk misafirhanemizin ahsap panjurlarini sabirsizlikla aciyorum. Eski liman ve Ragusa’nin sehir duvarlari bizi karsiliyor. Bu şehir resimlerde gördüğümden de daha güzel ve daha narin. Akdeniz'in aklımda yer eden bütün şehirlerinden izler taşıyor sanki. Etrafını çevreleyen sarı beyaz tondaki duvarları ile biraz Valetta, katedrali ve taştan döşenmiş meydanları ile biraz Floransa, çeşmeleri ile Roma...


İnsan bu kadar etkileyici, bu kadar güzel bir şehrin bundan sadece 16 yıl önce savaşın alçak yüzüyle karşı karşıya geldiğine inanamıyor. Yine bu kadar kısa sürede, savaşın izlerinin sanki hiç olmamış gibi silinebilmesine de şaşıyor.

Dubrovnik; ya da tarihteki ismiyle Ragusa Balkanlarin belkide Balkan olmayan tek sehri. Hani ucaktan inip pasaport kontrolunden gecmemis olsam neredeyse Italya’da olduguma inanacagim. Akdenizdeki tum ticaret limanlari gibi Dubrovnik’te 7. yy’dan itibaren Araplardan Bizanslilara, Venediklilerden Osmanlilara kadar bir cok gucun egemenligi altina girmis. Oyle ki, Napolyon bile 1806’da sehri kusatmis. Dubrovnik’in sloganinin, her kose basinda bir arma ile beraber insanin karsisina cikan “Libertas” yani ozgurluk olduguna sasmamali. Bu sehiri belki de bu kadar guzel ve etkileyici yapan da hic kusku yok ki, bu tarihi sentez ve bu kulturel karisimi ozumsemis halki.

Ploce Kapisi’ndan iceriye girip de yuksek duvarlarla cevrili dar yoldan sehrin icine ilerlemeye basladiginda yuzyillar oncesine keyifli bir yolculuga basladigini hissediyor. Dubrovnik’in can damari Stradun. Bu sehri bir ucdan digerine kesen uzun bir cadde. Insanlarin piyasaya ciktigi, birbirini gozlemledigi, kahve ictigi, Katedral’den yayilan ilahileri dinledigi bir bulusma noktasi. Ne bir araba, ne de sizi kolunuzdan bacaginizdan cekistirerek bir seyler satmaya calisan biri var. Stradun’u kesen sagli sollu ufak sokaklara girince sehir dar ve dik basamaklarla sizi kale duvarlarina dogru cikariyor. Tepeden bakinca birbiri ile uyumlu kirmizi bir kiremit denizi ve de ucsuz bucaksiz bir mavilik insani sarip sarmaliyor. Sokaklarin koselerine gizlenmis kucuk mutfaklardan kalamar ve midye kokulari insani her an ac hissettirtecek cinsten…

Sehir bir acikhava muzesi olsa da muhakkak, belli yapilari sadece disaridan gormek yetmiyor. Tepeden bakildiginda buyuk kubbesi ile sehrin sembolu olan Dubrovnik Katedrali bunlardan biri. Hikayeye gore Aslan Yurekli Richard’in bir sefer sonrasinda Dubrovnik aciklarinda bir deniz kazasi gecirip olumden kil payi kurtulmus. Hayatinin kurtulmasi serefine sehir yoneticilerine bagisladigi altinlar ile bu katedral yapilmis. Sehrin tum onemli yapilari gibi bu ibadethanenin mimari da yine Italyan. Sponza Pallace ise havasi koklanmadan gecilmemesi gereken bence Dubrovnik’in en guzel yapisi. Sponza Pallace Stradun’a Ploce kapisindan girince sag kolda kendini saklamis duruyor. 16 yuzyilda insa edilmis bu yapi, yil boyunca sehirdeki onemli sanat sergilerine ev sahipligi yapiyor.

Yine de bu kucuk Italya gercek Hirvatistan degil. Dubrovnik’in eski sehrine buyuk bir askla bagli halk kale duvarlarinin disindaki mahlelerde, Pile ve Ploce’de yasiyor. Eski sehirdeki Italya havasi dis mahallelere girdikce bizim Ege kasabalarini animsatiyor. Kapi onlerine atilmis tahta iskemlelerde ufka dalmis yasli teyze ve amcalar unutmak istedikleri, unutmaya calistiklari savasi uslarindan atamamislar sanki.

Dubrovnik insani, sevecen, yardimsever ve de konuskan. Ancak bir tek konu var ki kimse bunu agzina almak istemiyor; savas. Iste o zama suratlar eksiyor, gozler bugulaniyor. Bu havayi dagitmanin en iyi yolu “Rakija”dan bahsetmek, iste o zaman gozler isildiyor ve insanin genzini yakan o sert Hirvat brandy’si raflardan indiriliyor. Ismi bizim “raki”yi cagristirsa da bu iki ickinin birbiriyle hic bir akrabagligi yok. Madem ickiden soz actik, biraz da yemeklere deginmeli. Dubrovnik halki denizden ne ciksa yiyor. Sebzeli balik corbasi yemeklerden once istah acici olarak sunuluyor. Hirvatlarda bizim gibi hamurisine merakli. Hatta boregin ismi bile “Burek”. Bu hic kuskusuz Osmanli ile kimi zaman icice kimi zaman da komsu olarak yasamalarinin mutfaga etkisi. Kapali borekler, etle ve de peynirle firinlarda pisiriliyor. Bir de “Cevapcici” var ki bu bizim koftenin uzaktan akrabasi.

Dubrovnik, Venedik’e gitmeden az da olsa Venedik’i yasamak isteyenler icin iki uc gunlugune her mevsim gidilmesi keyifli bir sehir. Yazin deniz ve yelken keyfi olsa da, kalacak yer problemi ve de igne atsan yere dusmeyecek cinsten turist kalabaligi sebebi ile ozellikle Temmuz ve Agustos aylarinda sehir adami cileden cikarabiliyor. Ancak bahar aylari Dubrovnik icin hem sicaklik hem de fiyat olarak en uygun donem. Hazir Hirvatistan AB’ye girmemisken ve de Turkler’den vize istemiyorken bu guzel sehri gormeli. Hadi ne duruyorsunuz!

4 yorum:

  1. içimden geçeni okumuşsun alim. kıskandım valla. planlarımda bir numara dubrovnik:)

    YanıtlayınSil
  2. Harika bir yazı bu çok beğendim

    YanıtlayınSil
  3. Çok güzel ifade etmişsiniz.Ancak vize baharda başlıyor ve biz hala bir organizasyon yapmadık.Yakındır son dakikada vizesiz yakalayıp gidilmeli...Yazınız rehber olacak bize, teşekkürler.

    YanıtlayınSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz icin cok tesekkurler! Bahara dubrovnik guzel olur... Su vize denen bas agrisi gelmeden gitmeli! Iyi yolculuklar! Alim Erginoglu

      Sil

Yorumlariniz alinir!