Cuma, Haziran 10, 2005

Fransız edepsizliği (Episode 2)... Posted by Hello
PARIS - MAYIS 2005 Fransız edepsizliği...Posted by Hello

Perşembe, Haziran 09, 2005

KIYISINDAN POLITIKA VE BITMEYEN EFSANELER...

Gezgin her ne kadar "dünya vatandaşı" olduğunu iddia etse de, kaçınılmaz olarak geldiği ülkenin adını her yere beraberinde taşır. Dünyanın herhangi bir köşesinde, tanrının unuttuğu bir köyde, konakladığınız pansiyondaki küçük odanızın kapısını kapattığınızda arkanızdan zikredilecek olan isminiz değil, hiç kuşkusuz geldiğiniz ülkedir. "Bu odayı bir Türk tuttu", "Yan odada bir İngiliz kalıyor" veya "Şurada oturan Japon var ya..." cümlelerini her zaman, her köşede duyarsınız. Gezginin ismi öğrenildiğinde o çoktan başka diyarlara yelken açmıştır. "Dün burada kalan Türk, neydi ismi, her neyse, kuzeye doğru yola çıktı"...
Gezginin nereli olduğu öğrenildiğinde, kısa süre zarfında, bellekteki o ülkeye ait imaj kaçınılmaz olarak dışa vurur. Siz her ne kadar bitmek bilmeyen dış politika sohbetlerinden kaçsanız da, sonu gelmeyen yorumlar ve ülkeniz hakkında ağızdan ağıza yayılan kimi doğru, kimi ise efsane sayılabilecek bir sürü ıvır zıvır ile karşı karşıya kalırsınız. Vietnam'a da gitseniz, Tanzanya'ya da bu durum kaçınılmazdır.
Eğer "Türk" iseniz, işiniz diğer ülke vatandaşı gezginlere göre biraz daha zordur çünkü ne hikmetse Sri Lankalı'nın bile ülkeniz hakkında söyleyeceği bir şey vardır. Duyduklarınız karşısında, kimi zaman öfkeden kudurup, kimi zaman da kulaklarınıza inanamayıp kahkalara boğulabilirsiniz.
Türk gezgini Avrupalı gezginlerin çoğunlukta olduğu ortamlarda, genellikle, Türkiye'nin iç ve dış politika yorumlarına muhattap olur. Fransız size hiç kuşkusuz Ermeni meselesini hatırlatacaktır. Siz de ona Cezayir'i hatırlattığınızda ortam gerilir. Ha tabii, Fransız Cezayir'de ülkesinin çıkarlarını korumuştur, aynı Indochina'da yaptığı gibi! Belçikalı, adaletten ve hukukun üstünlüğünden bahsettiğinde, Özdemir Sabancı'nın katilinin anımsatırsınız. Belçikalı böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyleyecektir. Belçikalı'ya bir bira ısmarlayıp onu, lager'i ile başbaşa bırakmanız en sağlıklı olanıdır. Kimi İngilizler dünyanın en büyük hatasını yapıp Kıbrıs sorununda sizi sıkıştırmaya çalışırlar. İngiliz'e söylenecek pek bir şey yoktur. 16, 17, 18 ve 19 yy.'a ilişkin tarih kitaplarından birini okumasını tavsiye etmek en doğrusudur.
Efsaneler hiç kuşkusuz en eğlenceli olanlarıdır. Batıda Türk erkeklerinin 4 kadın alabileceğine inanlar vardır. Her ne kadar, zamanında bir kaç milletvekilimiz imam nikahlı karılarıyla gazetelere manşet olsalarda, babanızın Arap şeyhi olmadığını anlatmanız epey vakit alacaktır.
Bir diğer efsane ise develerdir. En son deveyi Gülhane Parkı'nda görmüş olsanız da evinizden işinize deveyle mi gittiğinizi soracak gezegendaşlarınız olacaktır. Klasik bir söylemle "çift hörgüçlü, limuzin" bir deveye sahip olduğunuzu söylediğinizde, espirinizin anlaşıldığından emin olmayı ihmal etmeyin.
Adres değiş tokuşu yaptığınız bir İspanyol gezginin "ismini bir de kendi dilinde yazar mısın?" demesi ile büyük Atatürk'ü anmanız arasındaki zaman dilimi 2 saniyedir. İspanyol'a, Türk devrimlerini mi anlatacağınıza, yoksa entellektüel birikiminin Fas'tan öteye gidememiş olduğunu mu söyleyeceğinize karar vermeniz ise bilemediniz 5 saniye sürer.
Sri Lanka'nın Galle şehrinin müslüman bölgelerinde gezerken, altınızda şort olduğu için "dinen zayıf" olduğunuzu düşünecekler olacağı gibi, sadece İstanbul'da yaşadığınız için hangi halifenin soyundan geldiğinizi soracak, din kardeşleriniz de olabilir.
Avrupa Birliği (AB) ile süre gelen 43 yıllık nişan dönemi bir türlü evlilikle sonuçlanmasa da Asya'nın belli ülkelerinde Türkiye'nin AB üyesi olduğunu düşünenler olduğunu görüp havaya girebilirsiniz. Ancak AB'nin referandum dönemlerinde Paris'e yolunuz düşerse, "Türkleri AB'de görmek istemiyorsanız, AB anayasasına HAYIR" şeklinde posterler görüp moraliniz bozulabilir.
Dünyada herkesin tenceresinin dibi birbirinden kara olsa da, size "Türk" olduğunuzu hatırlatacak insanlar olacaktır. Zordur "Türk" gezgin olmak. Mücadele ister her adım.
Acaba diyorum, her şeyi devletten beklemeyip de bir t-shirt mü yaptırsam ve bütün seyahatlarimde o t-shirt'ü giyip dolaşsam...
I AM TURKISH
I DON'T WRITE OR SPEAK ARABIC
MY FATHER DOESN'T HAVE 4 WIVES, ONLY MY MUM
I DON'T RIDE A CAMEL
I DRIVE PEUGEOT, FORD OR VW AS YOU DO
I KISS YOU

Çarşamba, Haziran 08, 2005

EUROLINES LONDRA - PARIS OTOBUSU
Posted by Hello

Cuma, Haziran 03, 2005

LONDRA'DAN PARIS'E 26 POUND


LONDRA’DAN PARIS’E 26 POUNDS

OGRENCIYKEN HEPIMIZIN RUYASI, YAZ TATILI GELDIGINDE BIR INTERRAIL BILETI ALIP AVRUPA’YI GEZMEKTI. KAGIT UZERINDE UCUZ VE HEYECAN VERICI GOZUKEN BU SEYAHATI, BEN DE DAHIL, CEVREMDE GERCEKLESTIREBILEN OLMADI. O DONEMDE GIDILECEK HER ULKE ICIN ALINMASI GEREKEN VIZELER MI ELIMIZI AYAGIMIZI BAGLADI, YOKSA 1980’LI VE 90’LI YILLARDA YASADIGIMIZ EKONOMIK DALGALANMALARIN ETKISIYLE PARAYI MI DENKLESTIREMEDIK BILEMIYORUM, AMA INTERRAIL HAYALI ZAMAN ICINDE UCUP GITTI.

YAS 30’U GECINCE INTERRAIL EKONOMIK CAZIBESI KAYBETTI. TURIZM SEKTORUNUN HIZLA GELISMESI VE HAVAYOLU SIRKETLERININ MUSTERILERINE SUNDUKLARI CAZIP PROMOSYONLAR ILE KARADAN SEYAHAT ETMEYI TAM UNUTMUSKEN, “EUROLINES” ISMI BIR ANDA UCUZ VE ILGINC BIR SEYAHAT SECENEGINI KARSIMA LONDRA’DA CIKARDI.

LONDRA ILE PARIS ARASINI, OTOBUSLE, GIDIS DONUS 26 POUND’A GERCEKLESTIREBILECEGIMI DUYUNCA BEN DE SIZIN GIBI “HADI CANIM” DEDIM. BULUTLARIN GUNESIN YUZUNU GOSTERMESINE IZIN VERMEDIGI BIR LONDRA SABAHINDA, VICTORIA OTOBUS GARI’NA GELENE KADAR BU “HADI CANIM” DUYGUSU SURDU. OLDUKCA MODERN VE KONFORLU OTOBUSUMUZUN KOLTUKLARINA KURULUP PARIS’E DOGRU YOLA CIKTIGIMDA, YILLARCA NEDEN BOYLE BIR SECENEGI DUSUNEMEMIS OLDUGUMA HAYIFLANIP DURDUM.


EUROLINES, LONDRA’DAN DUBLIN’E, FRANKFURT’DAN SOFYA’YA, VIYANA’DAN RIGA’YA, HATTA AVRUPA ILE SINIRLI KALMAYIP KAZANBLANKA’YA KADAR UZANAN, AVRUPALI OTOBUS FIRMALARININ OLUSTURDUKLARI BIR KONSORSIYUM.


PORTEKIZLI SOFORUMUZUN KULLANDIGI, ISPANYOL PLAKALI OTOBUSUMUZ LONDRA’NIN KOZMOPOLIT GUNEY MAHALLELERINDEN GECEREK, MANS DENIZI KIYISINDAKI DOVER SEHRINE DOGRU SAAT 11.00’DE HAREKET ETTI. LONDRA’DAN CIKTIKTAN SONRA GOZ ALABILDIGINE UZANAN YEMYESIL DUZLUKLERI ASIP, 3 SAATTE DOVER’IN BEYAZ KAYALARDAN OLUSAN SERT YAMACLARINA VARDIK. DOVER ONEMLI BIR TICARI LIMAN OLMASI SEBEBIYLE TIR VE KAMYONLARIN ISTILA ETTIGI BIR NOKTA. LIMANIN INSANI SASKINA CEVIREN BUYUKLUGU YANINDA, SAHIL BOYUNCA UZAYIP GIDEN SIRIN DOVER SEHRI KAYBOLUP GITMIS. SEHRIN FRANSA’YA FIZIKI OLARAK YAKIN OLMASI BURADA YASAYANLAR ICIN TALIH MI, YOKSA TALIHSIZLIK MI BILEMIYORUM, AMA DOVER BIZIM ESKIHISAR YA DA TOPCULAR ILE AYNI KADERI PAYLASIYOR GIBI.

AKILLI FRANSIZ POLISI, PASAPORT KONTROLU ICIN INSANLARIN FRANSA TOPARAKLARINA, YANI CALAIS SEHRINE AYAK BASMASINI BEKLEMEDEN BU ISI DOVER’DA COZME YOLUNA GITMIS. ELINDE TUTTUGU, AHI GITMIS VAHI KALMIS TURK PASAPORTUMU EVIRIP CEVIREN FRANSIZ POLISI, SASILACAK BIR BICIMDE TEK BIR SUAL SORMADAN PASAPORTUMA DAMGAYI BASIYOR.

DOVER ILE CALAIS ARASINDA BUYUK FERIBOTLAR VIZIR VIZIR ISLIYORLAR. MANS DENIZI HEPIMIZIN FILMLERDEN HATIRLADIGI HALINE SADIK KALACAK BICIMDE GRI VE TATSIZ. 1,5 SAAT SONRA NORMANDIYA KIYILARI BIZI SELAMLIYOR.

DOGUSUNA DOGRU BICIMSIZCE UZANAN TOPLU KONUTLARI ILE CALAIS, INSANI HAYAL KIRIKLIGINA UGRATIYOR. OYSA KI, FRANSA’NIN AGIZLARDAN DUSMEYEN ROMANTIZMINI DAHA ILK ADIMDA HISSEDECEGINI SANIYOR INSANOGLU. CALAIS’DE NE SARAP, NE DE ROMANTIZ VAR.

CALAIS’DEN SONRA, NEREDEYSE PARIS’E KADAR TEK TUK BIR KAC KASABADAN BASKA BIR YERLESIM YOK GIBI. ANCAK, YOL BOYUNCA UZAYIP GIDEN TARLALAR INSANIN RUHUNU HUZUR ILE DOLDURUYOR. CALAIS ILE PARIS ARASI, 4 SAATE YAKIN SURUYOR. SAYET, KAMYON TRAFIGI OLMASA, BU YOL DAHA DA KISA SURECEK GIBI.

AKSAM SAAT 20.00 SULARINDA, PARIS’IN KUZEY MAHALLERINE VARDIK. DOGRUSUNU ISTERSENIZ LONDRA’DAN PARIS’E GITMEK, ISTANBUL’DAN IZMIR’E GITMEKTEN DAHA AZ YORUCU.

TREN FIYATLARININ ESKISI KADAR UCUZ OLMADIGI DUSUNULDUGUNDE EUROLINES GEZGINLER ICIN COK IYI BIR ULASIM ALTERNATIFI SUNUYOR. FIRMA, 15, 30 VE 40 GUN ICIN GECERLI OLMAK UZERE, AVRUPA’DA 35 NOKTAYA ACIK OTOBUS BILETLERI DE SAGLIYOR. AVRUPA’DA UCUZ GEZMENIN KOLAY OLMADIGI GOZ ONUNE ALINDIGINDA, LONDRA/PARIS/LONDRA ICIN 26 POUND ODEMEK INSANA GELECEKTEKI GEZILER ICIN UMUT VERIYOR.

IYI YOLCULUKLAR…

Pazartesi, Nisan 04, 2005

TURKLER'IN KAPISINDA BEKLEMEK!

TURKLER'IN KAPISINDA BEKLEMEK
Turkler, Avrupa kapilarinda iceriye alinmayi beklerken Londra'da bu durumla taban tabana zit bir manzara ile karsilasmanin, yani Avrupalilarin "Turkler"in kapisinda bekledigini gormenin garip bir duygu oldugunu itiraf etmeliyim.
Royal Academy of Arts'in avlusundan Piccadilly Caddesi'ne dogru tasan kozmopolit bir kalabalik var. Bu insanlar 22 Ocak'ta acilan "Turkler" sergisini gorebilmek, iceriye girebilmek icin, soguk mu soguk bir Londra gununde beklesiyorlar. Iki bucuk aydir acik olan bu serginin son haftasinda popularitesini yitirmis olacagini dusunmustum. Yanildigim icin seviniyorum. Ayrica, Ingiliz dostlari dinleyip bir kac gun onceden bilet rezervasyonu yaptirmis oldugumuz icin de sansliyiz.
Royal Academy'nin merdivenlerini agir agir cikip iceriye girdigimizde, sergiyi gezmenin o kadar da kolay olmayacagina kanaat getiriyorum. Korkunc bir kalabalik var iceride de. Binbir milletten, her yasta insanla beraber, buyuk bir heycanla, bizi bekleyen Turklerin buyulu dunyasina adim atiyoruz. Los bir salon, Turk boylarinin gizemli tarihiyle bizi karsiliyor. Altaylar, Uygurlar'dan baslayan Selcuklar'dan Osmanlilar'a kadar uzanan essis bir yolculuk bu. Her salonda baska bir heycan baska bir cosku var. Kimi elinde eskiz defteri bir koseye oturmus Muhammed Siyah Qalam'in cizgilerinin defterine isliyor. Baska bir salonda, yasli bir sanat tarihi profesoru ogrencilerine, karsisinda duran ihtisamli Selcuk kapisinin uzerindeki geometrik cizimleri anlatiyor. Kucuk bir cocuk, heyecanla annesine kiliclari, oklari gosteriyor. Ben hem serginin buyulu dunyasini, hem de insanlarin suratlarindaki coskuyu seyrediyorum.
Sergi sonrasi Londra sokaklarinda gururla dolasiyorum. Ah biri sorsa da, Turk oldugumu soylesem, ona sergiyi gorup gormedigini sorsam; icimden bu geciyor.
Herkes sergiden buyuk bir keyifle bahsediyor Avrupa'nin bu yakasinda. Ancak, biz Turkler bunda da elestirecek bir nokta buluyoruz. Kimi, "Neden sergi sadece 1600'e kadar Turk tarihini kapsiyor? Neden 1923'e kadar gitmemis?" diye soruyor, elestiriyor. "Turkler" sergisini sadece elestirmek icin elestirmek gibi geliyor bu yaklasim bana, ama madem boyle bir fikir var, bu da ayri bir proje olarak ileride gerceklestirilebilir; "Modern Turkler Sergisi".
Sergiye sponsor olan sirketleri, gruplari da kutlamak lazim. Iste kendimizi tanitmanin, hem de en iyi sekilde tanitmanin yolu bu. Bravo bu sergiyi hazirlayanlara!

Cuma, Nisan 01, 2005

3 KURUSLUK DUNYADAN HAVAALANI NOTLARI

3 KURUSLUK DUNYADAN HAVAALANI NOTLARI

Yine yollara dustum, ama bu sefer yolculuk "Hanimkoy"e yani Oxford'a...
Cok seyahat eden dostlar, bir acik gozluk yapip, havaalaninin
gidis degil de gelis katindan giris yaparsam kalabalik guvenlik kontrolununden kurtulabilecegimi soylemislerdi. Ben de "cin" dostlari dinleyip oyle yaptim. Gercekten de denildigi gibi iki saniyede bavullarimla beraber kontrolden gectim ve hemencecik ust kata cikan yuruyen merdivenlere yoneldim. "Ha ha ne guzel kalabaligi atlattim" diye kendi kendime sevinirken, yuruyen merdivenlerin bitiminde bekleyen guvenlik nazik bir sekilde, disariya cikip tekrar giris yapmami rica etti. Guvenligi Ally McBeal vari bir bicimde bir iki dakika neden nicinlerimle bogduktan sonra boynum bukuk bir vaziyette, kan ter icinde tekrar disariya cikip, havaalaninin "gidis" katindaki uzun kontrol kuyruguna girdim. Akillik edecegiz derken cok daha fazla vakit kaybetmis oldum boylece. Siz siz olun dostlarinizi dinleyip benim yaptigimi yapmayin. Kisacasi adam gibi "gidis" bolumunun kuyruguna girin.
Havaalani maceralari bitmez. Benimki de pek bitecek cinsten degildi. British Airways'in check-in sirasinda beklerken iki gorevli yanima yaklasip rutin bir arama icin bavullarimla ilerdeki bir odaya tesrifimi rica ettiler. Sunu soylemeliyim ki, son 6 British Airways ucusumda istinasiz bu sekilde arandim. Her seferinde aranmanin verdigi paranoya ile her ucusumda aranmamin ozel bir nedeni oldugu ve bunun benimle paylasilmasi gerektigi vs. vs. edebiyatindan sonra her zaman oldugu gibi bunun "random" bir seleksiyon oldugu (Turkce meali tesadufi secim olsa gerek) cevabini alip arama odasina girdim. Bavullarim aramadan cok masaj hareketleriyle yoklandiktan sonra check-in engelini de zor da olsa astim.
Dusunuyorum da bu random seleksiyon ile son 7 ucusta aranma olasiligi matematiksel olarak nedir? Madem olasilik isine giristik, matematikten anlayanlar su üç olasiligi da hesaplasinlar bir zahmet:
  1. Sayisal loto'da 6 tutturma olasiligi?
  2. Tour de France'i 6 kez ust uste kazanma olasiligi?
  3. 4 senede 3 kez kansere yakalanma olasiligi?

Benim oldugum yerde macera bitmez. Daha yeni basladik durun. Check-in'i atlattiktan sonra solugu hemen pasaport kuyrugunda aldim. Polis, pasaporttaki saclari itina ilen taranmis efendi resmim ile kemoterapiden orangutan'a donmus halimi epey bir karsilastirdiktan sonra "yurtdisi cikis pulu"nu almamis oldugumu soyledi. Oysaki gecen yurtdisina cikista, oturma ve calisma izinli Ingiliz vizem beni bu harctan muaf tutmustu ve pasalar gibi ulkemden cikis yapmistim. Polis vizemin normal vizeden farki olmadigini soyleyip, beni daha yuksek rutbeli baska bir memura postaladi. Derdimi bir de ona anlatmayi denedim. "Esinin Turk vatandasi oldugunu belge ile kanitlarsan bu harctan muaf bir bicimde cikabilirsin" dedi yeni memur. Guzel ama esimin hic bir belgesi yanimda degil ki... Hem bunun konu ile ne alakasi var? Baktim bu memur ile birbirimizi anlamiyoruz solugu bir komiserin odasinda aldim. Ben anlattim adam dinledi, adam anlatti ben dinledim. Resmi Gazete'de yayinlanmis yonetmeligi bildigimden kendimden eminim ama polis,bu vizenin uzerinde "calisma ve oturma izni vardir" diye yazmiyor seklinde usteliyor. Yapacak bir sey yok, ucak kacti kacacak ve ben caki gibi "oturma izinli" vizemle 70 YTL vermek zorunda kaliyorum.

Bu 70YTL'lik cikis fonu harcina oldum olasi hic isinamadim. Bu vergi bana hep iki yuzlu geldi. Yurtdisina cikanlari cezalandiran kendi insaninin serbest dolasimina bu sekilde kota koyan (aynen Istanbul'da oturup da her allahin gunu kopruye para veren bizlerin cezalandirilisi gibi), ama Avrupa Birligi'ni serbest dolasim sistemine bizi dahil etmiyor diye elestiren bir anlayis...

Ucaga guc bela yetistikten sonra uzun bir sure koltugumda soluklandim. Hostes gulumseyerek ne icmek istedigimi sordu.

"Kirmizi sarap... duble olsun!".

KITAP TANITIMI VE SOHBET TOPLANTISI ADRESI

KITABIMI VE GUNEYDOGU ASYA EKSPEDISYONUMUZU ANLATACAGIM SOHBET TOPLANTISI 12 NISAN'DA ISTANBUL REHBERLE ODASINDA GERCEKLESECEK. ISTANBUL REHBERLER ODASI'NIN ADRESI: SOGANCI SOK. NO. 7/6 KAT.3 CIHANGIR TAKSIM (ALMAN HASTANESI'NDEN SONRAKI ILK SOKAK - ESKI BILSAK). IRO YONETIMI KATILACAKLARIN 0 212 2920520'YI ARAYARAK REZERVASYON YAPTIRMASINI RICA EDIYOR.

Cumartesi, Mart 12, 2005

SOHBET TOPLANTISI VE DIA GOSTERISI


12 Nisan 2005 Salı-“Güneydoğu Asya Yollarında 194 Gün”- Dia Gösterisi - TUREB ISTANBUL REHBERLER ODASI
“Bir Türk, Bir İngiliz ve 3 Kuruşluk Dünyadan Notlar” kitabının yazarı Alim Erginoğlu ile sohbet toplantısı ve dia gösterisi
...Oysa ki, gitmek, hem de çok uzaklara gitmektir hep, hergün, her saat, belki de her dakika düşlediğimiz. Ancak, büyük şehir yaşantısının bize biçtiği eğreti giysinin içindeyken düşleri kovalayacak gücü bulamayız. Uzak diyarların hayali, ofisteki bilgisayarımızda bir ekran koruyucu, televizyonumuzun ekranındaki bir belgesel, ya da geçen yıl bir vesileyle tanıştığımız İngiliz “John”un sırt çantasıyla çıktığı dünya turundan bize yolladığı egzotik kartta kalır.” Hakikaten düşten öteye gidemez mi, bir insanın yanına ellibeş litrelik bir sırt çantası alarak, bir kaç parça eşya ile uzak diyarlara yelken açması? O kadar imkansız mıdır bu? Ya da piyangodan çıkacak bir büyük ikramiyeye mi bağlıdır her şey? Yaşadıkları talihsiz bir olay sonrasında, Rahmi Koç’un dünya turuna çıktığı teknede iş bulmayı, emekliliği, ya da piyangodan çıkacak büyük ikramiyeyi beklemeden 55 litrelik bir çantayla Güneydoğu Asya’nın tozlu yollarına düşen Alim Erginoglu ile eşi Rachel’ın, Istanbul’da geçmişte başlayan ve sonrasında Laos, Myanmar, Burma, Kamboçya, Vietnam, Hongkong, Tayland, Malezya, Singapur, Brunei Sultanlığı ve Borneo Adası’nda; kimi zaman yağmur ormanında, kimi zaman dağlarda, kimi zaman da binbir kokunun insanı alıp götürdüğü şehirlerde devam eden, 194 günlük acı-tatlı hikayeleri “Bir Türk, Bir İngiliz ve 3 Kuruşluk Dünyadan Notlar”. Kaçmayı, gitmeyi hayal ediyorsanız ve hayatın bitmeyen bir içsel yolculuk olduğuna inananlardansanız ne duruyorsunuz, işte bu sizin hikayeniz. İyi yolculuklar...

(Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünyadan Notlar – Alim Erginoğlu – An Yayıncılık Şubat 2005)
Saat : 18:00
Yer : İRO Konferans SalonuNot : Salonumuz yaklaşık 60 kişiliktir. Salon dolu olduğu durumlarda etkinliğe katılamama durumuyla karşılaşmamanız veya geciktiğiniz takdirde yerinizi kaybetmemeniz için mutlaka telefon veya e-postayla (Tel: 0212 292 05 20, e-posta: iro@tureb.org.tr) rezervasyon yaptırmanızda ve etkinlik saatinden önce hazır olmanızda yarar vardır.

Perşembe, Mart 03, 2005


ÇIKTI!

KİTAPÇILARDA!

Perşembe, Şubat 03, 2005

KINABALU - BORNEO


KINABALU

Anakara Malezya’nin Singapur kiyisindaki sinir sehri Johor Bahru havaalaninin bir kosesinde, uzerinde binlerce kilometrenin tozu duran sirt cantama yaslanmis Borneo’yu hayal etmeye calisirken, aklimin ucunda Kinabalu Dagi’na tirmanmak gibi bir dusunce yoktu. Rachel’in da... Tek istegimiz, yagmur ormanlarinda dolasmak; yillardir belgesellerde seyrettigimiz bitkileri, bocekleri hayvan turlerini ve de sadece Borneo ve Sumatra adalarinda yasayan “orangutan”lari dogal ortamlarinda gorebilmekti hepsi bu. Nereden bilebilirdik, Borneo’nun incisinin herkes gibi bizi de kendisine cagiracagini?

Gecenin kor karanliginda ucagimiz Guney Cin Denizi’ni bir uctan bir uca katedip Borneo’nun en uc noktasindaki Sabah eyaletinin baskenti Kota Kinabalu’ya indi. Kalabalik terminal binasindan cikarcikmaz binlerce bocegin istirak ettigi bir senfoninin buyusu ile bir sure oldugumuz yerde kalakaldik. Borneo’daydik iste!

Kota Kinabalu sehri sabah olunca kendini gosterdi. Yagmur ormanlari icinde geleneksel yerli evlerinin agirlikta oldugu, kasaba havasinda bir sehir beklerken, karsimda yuksek beton bloklari, buyuk otelleri ve is merkezlerini gorunce saskinliga ugradim. Kaldigimiz evin sahibesi Lucy hayretimi farketmis olacak ki, yanima yaklasti ve “Sen de digerleri gibi gercek Borneo’yu burada ariyorsan bulamazsin. Borneo’yu bulmak icin Kinabalu’ya gitmeli, yolculuguna oradan baslamalisin” dedi. Avusturalyali, Alman, Yeni Zellandali, Japon; tanistigimiz butun gezginler Kinabalu’yu konusuyor, Kinabalu’ya gitme hazirligi yapiyorlardi. Benim “kiwi”ler diye takildigim Yeni Zellandalilar sirf Kinabalu’ya tirmanmak icin ta Auckland’dan buraya kadar gelmislerdi. 55’ine yeni basmis Japon Minoru da Kyoto’dan...

Kinabalu Dagi 4100 m ile Himalayalar ve Papua Yeni Gine arasindaki en yuksek nokta olmakla beraber, Kinabalu’ya “bir dag” deyip gecmek haksizlik olur. Kinabalu, kuzey Borneo’nun en buyuk ve en onemli milli parklarindan biri. 754 km2’lik alan, Borneo’da kaydedilmis butun memelilere ve 280’den fazla kus turune ev sahipligi yapiyor. Flora acisindan da botanik bir cennet olarak bilinen milli parkta binlerce bitki turu var. Dunyada sadece bu bolgede gozuken, surahi bicimindeki “pitcher plant”i ve de dunyanin en buyuk cicegi olarak bilinen “rafflesia”yi gormek icin binlerce gezgin Kinabalu’ya akin ediyor.

Kiwiler, iki Ingiliz ve bir Avustralyalidan olusan 7 kisilik ekibimiz ile sabahin ilk isiklariyla Kota Kinabalu’dan ayrildik. Doguya dogru yapilan 2 saatlik bir otobus yolculugundan sonra, yesil bir denizin icerisinden tum hasmetiyle goge yukselen granit bir dev ile karsilastik. “Sanslisiniz, Kinabalu incisini her zaman gostermez” dedi otobusun gulec yuzlu soforu.

Kinabalu Dagi dunyanin tirmanmasi en kolay daglarindan biri olarak biliniyor. Her yil 180.000 kisinin daga tirmandigi ve ancak tirmananlarin %10’unun zirve yaptigini anlatti rehberimiz. Kolay gozukmekle beraber 8.72 km’lik bir parkur var onumuzde.

Mahmutpasa’yi aratmayacak bir insan kalabaligin arasinda, tropik yagmur ormaninin icinde tirmanisimiz basladi. 1500 m irtifaya kadar olan bolum yilanlarin, akreplerin, dev bitkilerin ve kanimizi emen sivrisineklerin taciziyle gecti. Buna bir de yuksek nem eklenince ilk sikintilar basladi. 2000 m’ye yakin yogun bir sis bulutunun icine girdik. Sis yetmezmis gibi korkunc bir yagmur yedik. 2000 m’yi gecince bitki ortusu degismeye basladi ve tropik orman yerini diken yaprakli, bodur makimsi bitkilere birakti.

2500 m’de yorgunluk alametleri basladi. Diz agrilari, kramplar derken irtifa sikintilari da yavas yavas ortaya cikti. Biz kayalarin ustunde baygin vaziyette dinlenirken, sirtlarinda en az 30 kg erzak tasiyan yerli hamallar yanimizdan firtina gibi gecmezler mi!

Herseye ragmen inanilmaz bir manzara vardi. Bulutlar insani mest eden bir dans gosterisi sergiliyorlardi. Altimizda goz alabildigine uzanan bir yagmur ormani, yesil bir deniz gibi uzaniyordu. Cennet bu olmali...

3000 m’ye dogru hava serinlemeye basladi. Bir gun icerisinde deniz seviyesinden bu yukseklige tirmandigimiz icin bas agrisi ve mide bulantisi gibi sikintilar cekmeye basladik. Amatorlugun verdigi cesaretle aklimatizasyon yapma geregi duymamistik. Oysa ki, bir kac gun onceden milli parka giris yapmali ve merkez kampta irtifaya alismaliydik.

8 saatlik bir tirmanistan sonra, harap ve bitap dusmus bir vaziyette, gece konaklayacagimiz 3272 m’deki Laban Rata kampina vardik. Kayalarin uzerine oturtulmus iki kampli kamp binasinin nasil yapildigini, bu malzemenin buraya nasil tasindigini idrak etmek zor.

Kampta dunyanin cesitli ulkelerinden insanlar zirve yapmak icin bekliyorlardi. Insanlarin yanlarinda getirdikleri kaz tuyu montlar, eldivenler, polar basliklar, tirmanis botlarini gorunce “herhalde zirve yaparken donacagiz” demekten kendimizi alamadik cunku yanimizda Lucy’den temin ettigimiz birer baslik ve eldiven disinda kalin denebilecek bir giysimiz yoktu.

Irtifanin getirdigi uyku sorunu sebebiyle, dogru duzgun uyuyamadan 01.30’da zirve icin tekrar ayaklandik. Amac gun doğarken zirvede olabilmek ve o essiz manzarayi gorebilmek.

Disarida korkunc bir soguk vardi. Oyle ki, bir an icin donacagimi zannettim. Elimizde fenerler, onumuzde rehberimiz, granit bir zemin uzerinde tirmanisa basladik. Sagimizda solumuzda oyle tehlikeli yarlar vardi ki korkmamak elde degil.

Yukseldikce oksijen seviyesi azaldi ve nefes almak zorlasti. Astim, kalp ve damar hastaliklari sorunu olanlarin bu tirmanisi yapmamalari tavsiye ediliyor. Gercekten Laban Rata’dan sonra kosullar cok cetin. Yanlarindan gectigimiz bir cok ekip yola devam edemeyeceklerini anlayip, kampa geri donmeye karar verdiler.

Zifiri karanlikta onumuzu gormek neredeyse mumkun degildi. Zirveye daha ne kadar yolumuz var, onu da anlamak zordu. Her on adimda bir durup soluklanmaya basladik. Adimlarimiz o kadar yavasladi ki, ayda yuruyen astronotlar gibiydik. Derin nefes almak istememize ragmen olmuyordu. Soguk ve sert ruzgar da siddetini arttirdi. Icimden bir ses devam edemeyecegimi soylese de, devam etmeliydim. Nasuh Mahruki’nin Everest tirmanisini dusunup, her adimda kendisini takdir edip durdum.

Saat 04.45. Zirve siyah bir siluet halinde onumuzde duruyordu. Burasi “Low’s Peak”. 1851 yilinda Sir Hugh Low ilk tirmanisi gerceklestirmis. 152 yil sonra biz 3900 m’de cakildik kaldik. Yurumek de ne demek, emekliyoruz.

Son metrelere geldik. Zirve onumuzde. Insani urkuten deli bir manzara var cevremizde. Sanki baska bir gezegendeyiz. Ben iyice fena hissetmeye basladim. “Basarmaliyim”... Zirve onumde, elimi atsam tutacagim sanki.

Nasil oldu, nasil becerdim bilemiyorum, ama zirvede buldum kendimi. Rachel ile sevincten birbirimize sariliyoruz. Herkes birbirini kutluyor. Cigliklar... Harika bir gun dogumu. Dunyanin butun renkleri duygulara karisiyor. Yasadigimizi hissediyoruz. Borneo’da olmak iste bu olmali...








Iklim

Borneo tropik iklim kusaginda. Her mevsim yagmur kacinilmaz olmakla beraber Kasim ile Mart aylarindaki musonsuz donemler seyahat icin en uygunu.

Para

1 USD = 3,8 Ringit. Borneo’nun her yerinde dolar bozan bir yer bulmak mumkun.

Nasil gidilir

Istanbul ve Kuala Lumpur arasinda THY, Malezya Havayollari, Gulf Air, Emirates ve Singapur Hayavollari aktarmali olarak ucus yapiyorlar. Donemsel olarak ucus planlari degisebildiginden gitmeden once bu havayollarina danisilmali. Malezya Havayollari ve Air Asia’nin, Kuala Lumpur ve Johor Bahru’dan hergun Kota Kinabalu’ya duzenli seferleri var.

Vize

Malezya, Turk vatandaslarindan vize talep etmiyor.

Telefon ve internet

Malezya’nın cok gelişmiş bir telefon ve internet ağı var. Bu sebeple ülkenin her noktasından ki, buna Borneo’da dahil, rahatlıkla dünyanın her yeriyle haberleşebilirsiniz. Malezya’nın uluslararası telefon kodu (+) 60. Eğer Malezya’dan yurtdışı arama yapacaksanız önce 007, daha sonra da arayacağınız ülkenin kodunu girmeniz gerekli.

Nerede kalinir

Eko turizmin gelismesi ile beraber, Sabah eyaletinde her gun yeni bir tesis aciliyor. Ozellikle, Kota Kinabalu ve Kinabalu Milli Parki cevresinde her butceye uygun otel veya pansiyon bulmak mumkun.
Backpacker Lodge: Solo seyahat eden gezginlerin tercihi, oldukca ucuz bir secenek. Lot 25, Larong Dewan, Australia Place. Tel. 261495
Mandarin Hotel: Şehrin merkezinde, konforlu bir otel. Ayrıca rakiplerine göre uygun fiyat seçenekleri sunuyor. 138 JI, Gaya Str. Tel. 225222
Hotel Shangri La: Ülkenin en tanınmış otel zincirlerinden biri. İyi hizmet ve konfor arayanlar için. 75 Bandara Berjaya. Tel. 212800
Jesselton Hotel: Lüks, butik otel arayanlar icin. 69 JI Gaya Str. Tel. 223333,
www.jesseltonhotel.com
Hyatt Regency Kinabalu: Kota Kinabalu’nun merkezinde, konfor arayanlar icin. JI Datuk Sallen Sulong, Tel. 221254, www.kinabaluregencyhyatt.com


Nerede yenir

Kota Kinabalu, yemek konusunda Borneo’daki en şanslı şehir. Ancak, çok lüks ve iyi görünümlü restoranlar arıyorsanız, bir iki istisna dışında hayal kırıklığına uğrayacağınızı söylemeliyim. Kota Kinabalu’da lezzetli yemek istiyorsanız, her sokakta ve köşebaşında karşınıza çıkacak Çinlilerin işlettiği “kedai kopi” denen basit ama lezzet konusunda başınızı döndürecek lokantaları muhakkak denemelisiniz. Ayrıca bu lokantalarda çok iyi deniz mahsulü seçenekleri ile karşılaşacaksınız. Malay yemeği istiyorsanız, Segema ve Sinsura alışveriş komplekslerinin içinde sayısız küçük yemek standı bulacaksınız. Yemek ile içki içmek istiyorsanız Malay lokantaları bu konuda biraz tutucudur, içki servisi vermiyor olabilirler. Hint yemeği seviyorsanız. Api - Api Center’daki Jothy’s Banana Leaf Restaurant’da, roti’den köri’ye çeşitli Hint lezzetlerini muz yaprağı üzerinde deniyebilirsiniz. Ben yine de en lüks yerde yemek yiyeceğim diye hala ısrar ediyorsanız, o zaman yönünüzü Jesselton Hotel’deki Gardenia Restaurant’a çevirin.


Aklinizda bulunsun

Unlu, Sepilok orangutan rehabilitasyon merkezini muhakka ziyaret edin ve soyu tehlikede olan bu guzel canlilari dogal ortaminda gorun.
Milli parklara girmeden once gerekli izinlerinizi almayi unutmayin. Bu konuda turist enformasyon ofisleri size yardimci olacaktir.
Vize almayi becerebilirseniz, dunyanin en zengin sultanin yasadigi Brunei Sultanligi’na Labuan adasi uzerinden deniz otobusu ile gecebilirsiniz.
Borneo’nun Filipinler’e yakin ucundaki Sipadan adasi dunyanin en onemli scuba dalis merkezlerinden biri. Zamaniniz ve butceniz uygunsa muhakkak gidin. Kendinizi Maldivler’deymis gibi hissedeceksiniz.
Kinabatangan Nehri’nin iclerinde, yagmur ormanindaki safari kamplarina katilin. BBC, Discovery veya National Geographics Channel’in belgesel yapimcilari ile karsilasabilirsiniz.



Pazar, Ekim 17, 2004

"The Gate"de Alim Erginoglu'ndan:
Oxford'da Yurumek...

Cuma, Ekim 01, 2004

SIRT ÇANTAMDAKİ SRİ LANKA

SIRT ÇANTAMDAKİ SRİ LANKA


“Düşlerimizle yaşamalıyız elbet, ama onların peşinden koşmadıktan sonra düşler ne işe yarar” gibi edebi cümlelerin arkasına sığınarak, büyük şehir yaşamının bizim için biçmiş olduğu, üzerimize bol gelen giysisinin içinde, oyunu kurallarına göre oynamanın rahatlığı içinde yaşar dururuz. Oysa ki, gitmek, hem de çok uzaklara gitmektir hep, hergün, her saat, belki de her dakika düşlediğimiz. Ancak, o üzerimizdeki eğreti giysinin içindeyken düşleri kovalayacak gücü bulamayız. Uzak diyarların düşleri, ofisteki bilgisayarımızda bir ekran koruyucu, televizyonumuzun ekranındaki bir belgesel, ya da geçen yıl bir vesileyle tanıştığımız İngiliz “John”un sırt çantasıyla çıktığı dünya turundan bize yolladığı egzotik kartta kalır.

Hakikaten düşten öteye gidemez mi, bir insanın yanına ellibeş litrelik bir sırt çantası alarak, bir kaç parça eşya ile uzak diyarlara yelken açması? O kadar imkansız mıdır bu? Ön yargıları bir köşeye bırakıp, Londra’dan, Paris’ten ya da Viyana’dan öteye gitmek, gidebilmek çok mu zordur?

Batıya gitmek her zaman için bende garip bir sıkıntı yaratmıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen vize kuyruklarında beklemekle başlayan bu sıkıntı, batının insana sağladığı nimetlerin keyfini sürerken daha da artar. Gidilen her şehir birbirine benzemeye başlar. Yenilen yemek, içilen içki, binilen araçlar, çevre düzeni, mimari, ve niceleri bir süre sonra insanı şaşırtmaktan uzaklaşır ve her şey monotonlaşır. Kokular ve tatlar sıradanlaşır. Oysa doğu, yani Asya öyle değildir. Alıştığımız, doğru bildiğimiz her şey bu diyarda gerçekliğini yitirir. Kimse vize için banka hesap cüzdanınızı, tapu bilgilerinizi istemez. Seyahat etmenin özgürlüğünü ironik bir biçimde burada daha çok hissedersiniz. Asya sizi şaşırtmak için her kilometrede elinden geleni yapar. “Sıkıntı” ya da “monotonluk” kelimeleri bu coğrafyanın lügatında yoktur. Neresine giderseniz gidin, Asya binbir kokunun ve binbir tadın toprağıdır. Asya, bir kere gidildi mi, yollarının tozu bir kez yutuldu mu, vazgeçilmez bir tutku haline gelir ve gezgin her ülkesine döndüğünde Asya onu sıcak kollarına tekrar çağırır.

Asya yollarının tozunu 194 gün yuttuktan kısa bir süre sonra, kalbimiz ayrılığa fazla dayanamadı ve güney Asya’nın en son noktası olan, Hindistan’ın gölgesinde kaldığı için Türk gezginleri tarafından pek gidilmeyen, Sri Lanka’ya doğru yelken açmaya karar verdik. Bir kaç haftalık bir araştırmanın ve bütçe planının ardından herşeyimiz hazırdı. Gulf Air’den 532 $’a, Istanbul, Bahreyn, Abu Dhabi, Colombo, Abu Dhabi, Muscat, Bahreyn, Istanbul parkurunu kapsayan, 7 uçuşluk bir bilet temin ettik. Yeme, içme, konaklama ve lokal ulaşım dahil, günlük kişi başı maksimum 20$ dolarlık bir bütçe oluşturduk. Yıllar evvel tatile çıkarken yanımızda düzinelerce gömlek, bolca t-shirt ve azımsanmayacak sayıda ayakkabıyı olurdu. Oysa ki şimdi, Rachel ve ben, yirmi gün bizi idare edecek eşyayı ellibeş litrelik bir çantaya sığdırmıştık. İlk yardım seti, bir iki t-shirt, gömlek, şort, sandalet, çakı, el feneri, asma kilit, defter ve kalemlerimiz...

Gecenin karanlığında, Portekizli, Hollandalı ve İngiliz denizcilerin yüzlerce yıl önce yelken açtığı, dalgalarında boğuştuğu Hint Okyanusu’nun üzerinde koca bir uçağın içinde, Sri Lanka’ya doğru ilerliyorduk. Seylan çayı, kriket ve küçüklüğümden beri haberlerde ara ara kendini gösteren Tamiller ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği iç savaş haberleri... İşte Sri Lanka hakkında tüm düşünebildiklerim bunlardı. Ne kadar araştırmış, ne kadar okumuş olsam da, karşıma çıkacakların, yaşayacaklarımın kafamda kurduğum Sri Lanka ile örtüşmeyeceğini gayet iyi bilerek gözlerimi kapadım.


COLOMBO

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte, Hindistan Yarımadası’nın güneydoğu ucundaki, gözyaşı damlasına benzeyen Sri Lanka adasının başkenti Colombo’ya indik. Tamil Kaplanları’nın 2001 yılında Katunayake Havaalanı’na düzenledikleri saldırının izleri çoktan silinmişti, ama Sri Lankan Havayolları’nın parçalara ayrılmış alevler içindeki yepyeni Airbus uçaklarının gazetelerdeki fotoğrafları hala belleklerimizdeydi. 2002 yılında Norveçli arabulucuların girişimleriyle sağlanan ateşkes sanki hiç olmamışcasına, havaalanının her köşesinde otomatik tüfeğiyle nöbet tutan bir asker vardı. Bu savaş havası, havaalanından dışarıya adımımızı atınca son bulur diye bekliyorduk, ama sardalya kutusuna benzeyen, içi ağzına kadar dolu halk otobüsü ile şehir merkezine giden 40 km.’lik tozlu yol boyunca ilerlerken, kum torbalarıyla çevrilmiş bir sürü askeri kontrol noktasından geçtik. Herşeye rağmen, bembeyaz dişlerini göstererek bizlere her fırsatta gülümseyen, yardım etmeye çalışan insanların gözleri, yaşanan bütün acıları geride bıraktıklarını anlatırcasına parlıyordu.

Sırt çantası ile kendini Colombo’nun kalbi Pettah’da bulan gezgin ne yapar? Tabii ki, Hilton Hotel’in yolunu tutmaz. Bütçe ile gezen gezginlerin tercih ettiği hostel, guesthouse tarzı küçük bir yer bulmak için üç tekerlekli, “tuktuk” olarak adlandırılan motorsiklet taksilerin sürücülerinden birine, sıkı bir pazarlıktan sonra kendimizi teslim ettik. Colombo’nun güneyindeki, Kollupitiya bölgesinin sakin mahallelerinden birinde Mrs. Nanayakara’nın koloni döneminden kalma, eski eşyalarla dolu, tek katlı bahçeli evinde 1700 rupi’ye (1 $=99,5 rupi) fanlı bir oda tuttuk. Bir Türk’ün sırt çantasıyla ülkelerini geziyor olması onları ne kadar şaşırttıysa, ailenin dört yıl önce Istanbul’u ziyaret ettiklerini öğrenmemiz de bizi epey şaşırttı. Kapalıçarşı’da bir muzip halıcının Bay Nanayakara’ya, “karını bize bırakırsan, sana 500 deve veririz” demesine epey güldük. Ülkemizin mehşur develeri burada da bizim peşimizi bırakmadılar!

Yollarda vızır vızır işleyen rengarenk tuktukların, çiçeklerle süslenmiş eski otobüslerin, koloni döneminden kalmış eski binaların, buram buram köri kokusunun yayıldığı küçük lokantaların, sarileri ile salına salına yürüyen alımlı kadınların, masaörtüsüne benzer peştemalları ile gezen adamların, şemsiyenin altında gizlice öpüşen çiftlerin, gözleri pırıl pırıl parlayan, sizi her görüşlerinde “hello” diye bağırıp gülümseyen çocukların ve okyanustan esen rüzgarla insana kanatlanıyormuş hissini veren hindistan cevizi ağaçlarının şehri Colombo. Okyanus kıyısındaki şehrin kalbi sayılan Galle Road’da, her akşamüstü gün batımını festival havasında izleyen halkın arasına karışmadan, Pettah’ın kalabalık dar sokaklarında meyve satıcılarından bir coconut ya da ananas almadan bu şehri terketmek olmaz. Biz de öyle yaptık ve Colombo’nun sokaklarında kah kaybolduk, kah kendimizi kaybettik.

Bütün büyük şehirler, tüm güzelliklerine rağmen bir süre sonra insana “git” diyor. Biz de bu sesi dinleyerek Colombo’nun iğne atsan yere düşmez tren istasyonundan, ikinci sınıf bir vagona atlayıp güneye Galle şehrine doğru yola çıktık. Dünyanın en etkileyici tren yolu hattı bu olsa gerek; bir tarafta bembeyaz kumsalları ve turkuaz rengiyle Hint Okyanusu, diğer tarafta ise yeşilin bütün tonlarını içinde barındıran ormanların içine serpilmiş ahşap köy evleri.

1920’lerden kalmış gibi gözükse de, kalabalık olsa da, ülkedeki en kolay ve ucuz ulaşım aracı tartışmasız tren. Colombo Galle ikinci sınıf tren bileti için adambaşı 90 rupi ödedik ki, bu 1 $’dan az bir paraya tekabül eder. Tren yolu hattı ülkenin genelinde yaygın olsa da, trenin gitmediği, otobüs ya da dolmuş türü minibüslerle seyahat gerektiren parkurlar haliyle var. Şunu söylemek gerekir ki, Sri Lanka yollarında seyahat eden bir adamın kalbi sağlam, vücudu da sıcağa dayanıklı olmalı. Kimi zaman, 40 derece sıcakta klimasız, içi ağzına kadar eşya ve insan dolu minibüslerle hoplaya zıplaya saatlerce gitmek hiç öyle kolay değil. Fakat, sırtında çanta, boynunda fotoğraf makinası ile yol kateden gezginin, ülkedeki gerçek şartları tecrübe etmesi için de bundan iyi bir fırsat olamaz.


GALLE’DE...

Sessiz ve huzurlu Galle tren istasyonunun kapısından çıkınca, insan kendisini kişiliksiz beton binaların ve iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir otobüs terminalinin ortasında bulacağını düşünmüyor. Üzerimize çullanan turist simsarlarının bitmek tükemek bitmeyen tekliflerini otomatik olarak reddeden benliğim, Arap denizcilerin, Portekizli kaşiflerin, sonrasında da Hollandalı ve İngiliz sömürgecilerin derin izler bıraktiği surları aradı durdu. Etrafımı çeviren dilencileri, çantamı sırtım almaya çalışan tuktukçuları ve önümden salına salına geçen ineği önemsemeden, okyanustan esen tatlı rüzgara doğru koştum. Hindistan cevizi ağaçlarının arkasında, tuzlu su ve nemden rengi siyaha dönmüş şehrin koca surlarını görünce rahatladım, derin bir huzur duydum.

Şehir surlarının kuzey girişine bakan, ibadethaneden daha fazla itibar gördüğü aşikar, kriket stadyumunun yanından yürüyüp eski Galle’ye girdik. 1669 tarihini taşıyan, Verenigde Oostindische Compagnie (VOC) – Hollanda Doğu Hint Şirketi - armadasının asılı olduğu kapı sanki görünmez bir zaman çizgisiydi. 2004’ü geride bırakıp 1600’lere, 1700’lere doğru yolculuğumuza başladık.

Okyanusa doğru giden Lighthouse Street ve Church Street arasına sıkışmış daracık sokaklara bakan büyük pencereli, ahşap panjurlu, geniş verandalı ve ekseriyetle iç avlusu bulunan, Avrupa mimarisi ile güney Asya mimarisinin karışımı evlere hayran olmamak mümkün değil. Bu evlerin büyük bir çoğunluğu Hollanda idaresi sırasında inşa edilmiş. Hollandalılar’dan önce buraya gelen Portekizliler’e ait yapı, surların bir kısmını saymazsak yok denecek kadar az. 1796’da Galle’yi ele geçiren İngilizler, Hollanda yapılarını korumuşlar, hatta aynı mimari stili devam ettirerek sonradan yapılan evleri de mevcut dokuya uydurmuşlar. İngiliz müstemlekesi sırasında, “layd”ler ve paralı tüccarlar için inşa edilmiş lüks otellerden bazıları eski tarzlarını devam ettirmek suretiyle, zengin turistlere hala hizmet etmekteler. Dar bütçeyle gezen gezginin, oda fiyatı 300’dan fazla olan Lighthouse ve The Dutch House otellerinin etkileyici görüntülerini dışarıdan seyretmekten başka çaresi yok.

Her ne kadar Galle, UNESCO’nun World Heritage listesinde olup çeşitli kuruluşlardan destek alsa da, bir çok yapı kendi kaderine terkedilmiş durumda. Evlerini ayakta tutabilmek için gelire ihtiyacı olan halkın bir kısmı, artan turist sayısıyla beraber evlerinin bir kısmını pansiyona çevirmişler. Bu sayede çok cüzzi fiyatlara, eski Galle evlerinden birinde, hem de aile yaşantısını tecrübe ederek kalmak mümkün. Sırtımdaki çantaya iliştirdiğim küçük ayyıldızlı bayrağımı gören yaşlı bir müslüman “Osmanlı gel bakalım” diyerek, bize evinin iç avluya bakan yüksek tavanlı odalarından birini, iyi bir indirimle, 500 rupi’ye kiraladı. Hatırı sayılır bir müslüman nüfusuna sahip Galle’de bir Türk’ün dolaştığını duyan ahali ile ev sahibimiz Abdullah sayesinde kısa sürede kaynaştık. Kapılarında geniş bir ay ve koca bir yıldız bulunan, bir çok müslüman evine girip çıktık. “Ben Abdülaziz”, “Ben Fazıl”, “Ben Mecid”, “Ben Muhammed”... Galle’de tanıştırıldığım her müslüman, bana halifenin soyundan gelip gelmediğimi sordu. Şaşkınlığı üzerimden atamamışken, kimi de şu anki Osmanlı padişahının kim olduğunu öğrenmek için beni soru yağmuruna tuttu. Türkiye hakkında daha bilgili olanlarla büyük Ata’mızı Galle’de anmış olduk.

Seylan çayları geldi, Seylan çayları gitti ve biz sohbete dalmış güneşi batırırken, sokakların ölü havası da kayboldu. Yüksek burçların üzeri kalabalıklaşmaya başladı. Çocukların bir kısmı rengarenk uçurtmalarını gökyüzüne bırakırken, burçların arasına sıkışmış toprak sahada başka bir grup çocuk da, ayakları çıplak vaziyette kriket oynuyorlardı. Sokak lambaları birer ikişer yanmaya başlayıp dünya kendini turuncuya teslim ederken, biz de kalabalığın peşine takılıp denize bakan surların en yüksek noktasından deniz fenerine doğru, hindistan cevizi ağaçlarının hışırtılarını dinleye dinleye kendimizi geceye bıraktık. Nice savaşlara tanıklık etmiş bu surlar koloni döneminde sadece denizden gelen saldırılara karşı bir koruma olarak değil, aynı zamanda 16.yy’da Avrupalılar için önemli ticari değeri olan “musk yağı” üretiminde de kullanılmış. Surların güney bölümünde kurulan kanalizasyon depolarında üremesi sağlanan bir tür fareden elde edilen musk yağları gemilerle kıta Avrupa’sına taşınıp o dönemim kozmetik üretiminde ana madde olarak önemli bir yer tutmuş.




KUM, DENİZ GÜNEŞ...

Galle’nin tarihi dokusundan bir süre uzaklaşıp, kıyı şeridi boyunca dolmuş minibüsler ile doğuya doğru devam edip, balıkçılıkla geçinen küçük köylerin sıra sıra dizildiği Mirissa vardık. Mirissa, geniş bir koyun içine saklanmış küçük, cennet gibi bir kasaba. Sri Lanka’ya gelen yabancılar deniz ve güneşin tadını çıkarmak için genellikle Galle’nin batısında kalan Hikkaduwa ve Unawatuna’nın kalabalık ve yozlaşmış sahillerine akın ettiklerinden, Mirissa bir iki guesthouse dışında turizmden nashibini almamış. Sahilde dalgaların sesini dinleye dinleye uyuyabileceğimiz, tahtadan yapılmış küçük bir bungalowa 900 rupi verip, hemencecik kendimizi Hint Okyanusu’nun ılık sularına bıraktık. Dalgalarla bir süre oynadıktan sonra Hint Okyanusu’nda yüzmenin, Ege’de yüzmek gibi olmadığı aklımıza gelip irkildik. Evet, tabii ki aklımıza köpekbalıkları geldi ve özellikle de, “büyük beyaz”... Köpekbalığına ayrı ama, Sri Lanka’da yüzmenin en büyük tehlikesi kesinlikle ani akıntılar. Her sene yüzlerce kişinin sadece akıntılar sebebiyle hayatını kaybettiğini anlattı balıkçı Jayawada. “Köpekbalıkları ise ancak turist sezonu bitince gelirler.” demesine herhalde inanmamızı beklemiyordu!

Bir adada olup da deniz ürünlerini tatmamak olmaz. Tahta çubuklara geçirilerek, odun ateşinde ızgara edilen, köriye bulanmış dev karidesler ve kalamarların tadına doymak mümkün değil. Izgaranın yanı sıra balıklar ve deniz böcekleri fırına verilerek, köri ve sebze ile de pişiriliyor. Bunların bir kısmı o kadar acı ki, dikkat edilmezse insan baygınlık bile geçirebilir. Deniz ürünleri geleneksel olarak haşlanmış pirinç ile servis ediliyor.

Sri Lanka’nın balıkçılarının alışılmışın dışında bir balık avlama yöntemleri var. Gelgitler neticesinde denizin çekilmesiyle, üzerinde bir kişinin oturabileceği kadar çıkıntısı olan dar bir kalasın kuma dikilmesi sonucunda hazırlanan basit bir balıkçı seti bu. Denizin tekrar yükselmesi ile beraber, balıkçılar bu setlerin üzerlerine iki büklüm oturarak mercan kayalıklarına gelen balıkları avlıyorlar. Balıkçıların nasıl bu kadar uzun süre o dar kalasın üzerinde kalabiliyor olmasına şaşmamak elde değil!


FİLLER, BAHARAT ve KÖRİ

Sri Lanka’nın güneyine inen tren yolu ağı Matara şehrinde son buluyor. Ülkenin iç kesimlerine gitmek için, ya ekspres treni yakalayıp 3 saatlik bir yolculukla tekrar Colombo’ya dönmek, ya da Matara’dan minibüsle yaklaşık 8 saat süren kabus bir kara yolculuğu yapmak gerekiyor. Yerlilerle konuşup, onların tavsiyesini aldıktan Colombo üzerinden Kandy’ye giden trene binmeye karar verdik. Matara’dan Colombo’ya kadar olan bölümde vagonlar tenhaydı, ancak Colombo’ya varınca ortalık mahşer yerine döndü. Vagonlar o kadar doldu ki, Colombo istasyonunda beklerken sıcak ve kalabalıktan bir ara nefes alamaz hale geldik. Bu sıkıntılı hava içerisinde tren hareket etti, ama bir kaç metre gitmişken ani bir frenle durdu. Ardından yeri göğü inleten bir kadın çığlığı duyuldu ve istasyonda bekleyen insanlar vagonun altına doğru bir hamle yaptılar. Sri Lanka’da, sevmedikleri bir adamla zorla evlendirilmek isteyen kızların kendilerini trenlerin önüne atarak canlarına kıydıklarını duymuştuk. “Eyvah! Böyle bir trajediyle karşılaşmak varmış” diye Rachel ile panik halinde birbirimize bakakaldık. Tanrım, feci bir durumdu bu ve kadının feryadları hala devam ediyordu. Kısa bir süre sonra vagondaki insanlar gülmeye başladılar. Ortada gülünecek bir durum olmadığı kesindi, ama Sinhalese lisanını bilmediğimiz için ne olduğunu da soramıyorduk. Dehşete düşmüş bir halde sağa sola baktığımızı gören genç bir kız bize durumu biza sonunda izah etti. Alkollü bir adam ile karısı yanımızdaki vagonda kavgaya tutuşmuşlar bütün bu curcuna, kendini öldürmek isteyen bir kız değil, basit bir karı koca kavgasıymış. Kandy’ye yolculuğumuz traji-komik bir biçimde başlamış oldu.

1815’e kadar son Sinhalese Krallığı’nın başkentliğini yapan Kandy, deniz seviyesinden 500 metre yüksekte, şirin bir şehir. Çevresi yüksek ağaçlık tepelerle çevrili şehrin ortasında dar ve uzun bir göl mevcut. Gölün kuzeybatı yakası şehrin ticari merkezi. Bu merkez olmasa, insan Sri Lanka’nın en büyük ikinci şehrinde olduğunu anlamayacak. Dalada Vida Caddesi’nden tuttuğumuz bir tuktuk ile, diğer gezginlerin tavsiye ettiği, Walker’s Inn Guesthouse’a doğru tırmanmaya başladık. Yunanistan’ın Akropol Rallisi’ni aratmayacak kadar virajlı ve bozuk bir yoldan şehre kuşbakışı bakan bir tepedeki Walker’s Inn’e vardık. Kucağında bebeği ile evin hanımı Thusari bizi kapıda karşıladı. Akabinde diğer afacanlar da, yeni gelen yabancıları görmek üzere bir bir ortaya çıktılar. İşte Sri Lanka’da, bütçe mantığı ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu; ailelerin evinde pansiyoner olarak kalarak gerçek Sri Lanka yaşantısının içinde olmak.

Kandy’nin kesinlikle atlanmaması gereken dört özelliği var. Bunlardan birincisi ve en önemli olanı, her yıl Ağustos ayının ilk haftasında dolunayda yapılan ve Güney Asya’nın en önemli Budist festivali olarak adlandırılan “Perahera”. Bu festival gümüş işlemeli, sırmalı kaftanlarla bezemiş fillerin; ellerinde harıl harıl yanan meşhaleler, kıvılcımlar saçan fırıldaklar ve yüzlerinde maskeleri ile kendilerini kulakları sağır eden davul seslerininin ritmine kaptırmış dansçıların; ipekten sarilere bürünmüş alımlı kadınların, turuncu giysilerinin içinde çıplak ayakla yürüyen rahiplerin festivali.

Kandy’nin en önemli ikinci özelliği, hayatın bir parçası olan filler. Öyle ki, şehrin dışına çıkıldığında yol kenarlarında salına salına yürüyen, ya da inşaatlarda vinç gibi çalışan filler görmek oldukça olağan manzaralar. Filler dinen kutsal olduğundan, bu canlıları gözetmek konusunda halk ve devlet büyük çaba sarfediyor. Thusari’nin kocası Seneka ile beraber, Kandy’nin 40 km batısındaki Kagalle’deki Pinnewala fil yetimhanesine gittik. Doğada çeşitli sebeplerle ailesini kaybetmiş, yaralanmış muhtaç filler burada bakılıp, besleniyor ve tekrar doğaya kazandırılıyor. Biberonla beslenen yavru filleri seyretmek, onlara dokunmak, kafalarını sevmek harika bir duygu.

Kandy’nin üçüncü önemli özelliği, ülkenin en kutsal mabetlerinden biri olan “Sri Dalada Maligawa”, yani “diş tapınağı”. İnanışa göre, Buda’nın cesedi yakıldıktan sonra bir rahip küllerin arasından Buda’nın dişlerinden birini alır ve saklar. İşte bu diş, bu olaydan yüzyıllar sonra, 4.yy.’da, gizlice Sri Lanka’ya getirilir. Anuradhapura şehrinde saklanan diş, Hindistan Sri Lanka arasında savaşlarla sebebiyle gidip gelir ve sonunda 1687’de inşa edilen bu tapınakta korumaya alınır. Günümüzde bu tapınağı ziyaret edenlerin bu dişi görmesi olası değil, çünkü diş bir tabutun içinde saklanmakta. Her ne kadar diş görülemese de, tapınağın büyülü havasını solumak için burada bir kaç saat geçirilmeli.

Ülkenin en iyi baharatlarının üretildiği ve çevresi baharat bahçeleriyle dolu bu şehrin atlanmaması gereken en önemli dördüncü özelliği ise tartışmasız köri ve köri yemekleri. Sri Lanka’nın hiç bir yerinde köri kullanılmadan yemek yapılmıyor olsa da, Kandy’nin köri yemekleri bir başka. Bizim sadece sarı bir tozdan ibaret olarak bildiğimiz köri’nin değişik renk ve lezzette onlarca çeşidi olduğunu görünce şaşırmamak elde değil. Hindistan mutfağından gelen “biryani”, “masala” gibi et yemekleri Sri Lanka mutfağında önemli yer tutsa da, sebze ağırlıklı yapılan köriler ülke mutfağının temelini teşkil ediyor. Dolayısıyla, mide rahatsızlıklarından çekinerek et yemeyenler, ya da vejeteryan olanlar için Sri Lanka mutfağı bir cennet. Sebzeli körilerden, mercimek, kabak, patlıcan, patates, fasulye, ıspanak ve bezelyeden yapılanları en basit lokantada bile bulmak mümkün. Bunlar, tepsi şeklinde olan ve tabak niyetine kullanılan muz yaprağında pilav ile servis ediliyorlar. Mango, jackfruit, yeşil muz ve kırmızı muz gibi meyvelerden yapılan köriler ise gerçekten kendine has lezzetler. Tabii ki, acıya her zaman dikkat! Kandy sokaklarında gezerken, bakliyat satıcılarının dükkanlarındaki çuvalların üzerindeki Türkçe yazıları görünce şaşırdık. Meğerse, ülkede en çok tüketilen köri yemeği, “dhal”ın hammaddesi olan mercimeğin büyük bir bölümü Türkiye’den ithal ediliyormuş.


“SUÇLU” ÇAY

Sri Lanka’nın tropik, nemli, bunaltıcı havasından kurtulmanın tek yolu Kandy’den trene atlayıp deniz seviyesinden 2000 m yükseklikteki Nuwara Eliya bölgesine gitmek. Kandy tren istasyonundan hiç sonu gelmeyecek gibi görünen bilet kuyruğunda en az 1 saat bekledikten sonra, 160 rupi’ye ikinci sınıf biletimizi aldık. Sri Lanka’da bir aracın saatinde geleceğini ya da kalkacağını düşünmek akıl sağlığı açısından zararlı. Sri Lanka’da saatler sadece süs olarak kullanıldığından, saat 08.30’da kalkması gereken bir trenin 10’da kalkması, ya da 2 saat sürmesi beklenen bir yolculuğun 6 saat sürmesi normal. Sırtında çanta, bütçe ile gezen gezginin baştan bunları kabul etmesi şart.

Satıcılarla, çalgıcılarla, dilencilerle ve yan kesicilerle dolu, koltukları tahtadan trenimiz, çay tarlalarının arasından kıvrıla kıvrıla ilerleyerek 4 saatte Nuwara Eliya’ya vardı. 35 derece sıcağa alışmış bedenimiz, 19-20 dereceye düşen sıcaklık karşısında zangır zangır titremeye başladı. Çantamızda giyilebilecek ne kadar giysi varsa üstümüze geçirdik.

Nuwara Eliya tren istasyonu şehrin 10 km dışında bir noktada. İki yabancının geldiğini gören taksi şöförleri bizi şehire götürmek için birbirleriyle kıyasıya bir yarışa giriştiler. Böyle durumlarda, paniğe kapılıp kendinizi taksi şöförlerinden birine hemen teslim ederseniz, astronomik bir parayı adama ödeyip, sonradan da pişman olmaya hazır olmanız gerekir. Oysa, ortalığın sakinleşmesini bekleyip, halkı takip ederseniz emin olun ki, ucuza bir dolmuş veya bir otobüsün kalktığını göreceksiniz. Taksi şöförlerinin 100 rupi istedikleri güzergahı 10 rupi’ye otobüsle aşarak, Nuwara Eliya’ya varmak meziyet değil, sadece sabır ve sakinlik işi, hepsi o kadar.

Nuwara Eliya, ülkenin en büyük çay üretiminin yapıldığı bölge. Ülke nüfusunun %18’ini oluşturan ve çay üretiminin erbabı olarak bilinen Tamiller, 19.yy’ın başında İngilizler tarafından çay tarlalarında çalıştırılmak üzere Güney Hindistan’dan Seylan adasına getirilmişler. Güney Hindistan’dan yıllar boyunca devam eden göç neticesinde bu halkın nüfusu iyice artmış. Sri Lanka’nın kuzey ve doğu bölgelerine yerleşen Tamiller ile ülkenin çoğunluğu oluşturan Sinhaleseler arasında din, dil ve çeşitli politik sebeplerden dolayı çıkan anlaşmazlıklar neticesinde, 1970’lerde bağımsızlık hareketine girişen Tamiller ile Sinhaleseler arasında silahlı çatışmalar başlamış ve ülke acı bir iç savaşa sürüklenmiş. Sohbet ettiğimiz Nuwara Eliyalı yaşlı bir Tamil çay satıcısı, “her şey bu bitki yüzünden, suçlu çay” deyip kahkahayı bastı. Sonra da yüzünü ciddileştirdi, “mesele bu çayı içenlerde”...

Nuwara Eliya’nın çevresi trekking meraklıları için bulunmaz bir cennet. Özellikle halk tarafından, ilk insan Adem Baba’nın dünyaya geldiği yer olarak inanılan “Adam’s Peak” hergün yüzlerce insanın ziyaret ettiği kutsal bir mekan ve trekking tutkunları için harika bir parkur. Bir dağın zirvesinde, büyük bir kaya üstünde bulunan 80-90 santim boyunda ve biçimi insanınkine benzer bir ayak izi, adada yaşayan her dine mensup insanlar için mukaddes bir adak yeri olarak kabul edilmiş. Müslümanlar, bu mekanı Hz. Adem’in cennetten kovulunca dünyaya ilk adım attığı yer olarak iddia ederler. Budistler, için bu ayak izi, Buda’nın Seylan’a ilk ziyaretin kalmıştır. Hindular için ise bu iz kendi tanrıları Siva’nın ayak izidir. Hıristiyanlar’a göre de Aziz Thomas’ın...


SIGIRIYA, POLONNARUWA ve ANURADHAPURA ÜÇGENİ

Sırt çantasıyla gezen gezgin için en zorlayıcı parkur kuşkusuz antik şehirlerin bulunduğu Sigiriya, Polonnaruwa ve Anudradhapura arasındaki parkurdur. Bunun birinci sebebi, bu bölgeleri gezmeden önce alınması şart olan 33 $’lık kombine bilettir. İki kişi günlük 28 $ ortalama ile gezerken, bir anda 66 $’lık bilet ödemesinin günlük ortalamamızı 35 $ çıkardığını söylemeliyim. Bu parkurun ikinci zorluğu ise, şehirler arasında toplu taşımacılık araçlarının azlığı ya da hiç olmamasıdır. Ayrıca, geniş bir alana yayılmış bu antik kentlerin rehbersiz gezilmesi de zordur. Kaldığımız guesthouse’da tanıştığımız Frankfurtlu gezgin, posta memuru Günther ile masrafları bölüşerek, arabası olan yerli bir rehber tutmaya karar verdik. Basketbolcu Michael Jordan’a benzeyen rehberimiz Mr. Aruma ile 2 günlük gezi için 3000 rupi’ye anlaştık ve antik kentleri gezmeye başladık.

Tamil kontrol noktasına oldukça yakın olan Anudradhapura antik şehri, hem doğal sebepler hem de iç savaş sebebiyle epey zarar görmüş. Dolayısıyla, ayakta kalabilmiş tarihi eser sayısı az. Burada, 55 metreye kadar yükselen kubbesi ile, 2200 yıllık Ruvanvelisya tapınağı Anudradhapura’daki en etkileyici eserlerden biri. Tapınağa girmeden önce ayakkabıları çıkartmak zorunluluğu olduğundan, güneşten aleve dönmüş geniş taşların üzerinde çıplak ayak yürürken neredeyse gözümüzden yaş gelecekti.

Anudradhapura’daki antik şehir makak maymunları tarafından istila edilmiş durumda. Bu maymunlar, öyle namusuz öyle aymazlar ki, bir anlık boşluğunuzdan faydalanıp çantanızı, fotoğraf makinanızı ya da şapkanızı üzerinizden alıp kaçabilirler. Bazı ıssız noktalarda ve özellikle kuzey kalıntılarının bulunduğu Kuttam Pokuna’daki tarihi yıkanma havuzlarının yanında bir maymunun 1 metre yanından geçmeden yürümek olası değil. Bu da epey stresli bir iş.

Polonnaruwa, Anuradhapura’dan daha dar bir alana yayılmış bir tarihi şehir, ancak burada da arabasız ya da bisiklet olmadan yıkıntıları ve tapınakları gezmek mümkün değil. Anuradhapura’da olduğu gibi burası da makak maymunlarından geçilmiyor. Ancak, Polonnaruwa’nın esas tehlikesi kobra yılanları. Bu sebeple, yıkıntılar arasındaki çalılıklarda gezerken çok dikkatli olmak gerekiyor.

Polonnaruwa antik şehrinin en etkileyici bölümü Gal Vihara isimli, üç ayrı kayaya oyulmuş dev Buda heykellerinin bulunduğu kutsal yer. Sri Lanka gezimiz boyunca yüzlerce Buda heykeli gördük, ama gerçekten bu heykeller hepsinden güzeldi. Antik şehirde yapılan kazılarda bulunan kıymetli eserler, şehir merkezindeki Topa Wewa gölünün kıyısındaki Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bu müze ülkenin en iyi müzelerinden biri olarak adlediliyor. Bu müzeyi görmeden Polonnaruwa’dan ayrılmak söz konusu olmayacağından, uzunca bir süremizi bu müzeyi gezmek için ayırdık.

Antik şehirler arasındaki en çarpıcı yer kuşkusuz Sigiriya tepesi. Dümdüz bir platonun ortasında aniden 200 metre yükselen ve üzeri kesilmiş fotbol topunu andıran bir tepe bu. Saldırılardan korunmak amacıyla, Kral Kasyapa 5 yy.’da bu kayanın üzerine muazzam bir saray yaptırmış. Saray kalıntılarını görebilmek için, 35 derece sıcağın altında dik merdivenlerden kayaya tırmanmaya başladık. Zaman zaman bu tehlikeli tırmanış yükseklik korkumuzu tetiklese de, yukarıdaki harika manzarayı görmek için her şeye katlanılır. 45 dakikalık öldürücü tırmanışdan sonra saray yıkıntılarına vardık. Kral Kaspaya’nın sarayından geriye bir iki duvar ve yıkanma havuzundan başka bir şey kalmamış, ama buradan dünyanın manzarası insanı hislenmekten ağlatacak kadar şaheser. Ayağımızın altında göz alabildiğine uzayıp giden ormanlar, göller...


AYRILIK EN ZORU

Sri Lanka, tarihten, doğaya, denizden, yemeğe bütün gezginleri tatmin edebilecek özelliklere sahip bir ülke. Batıya, daha “medeni” olarak adlandırdığımız ülkelere gitmeye alışmış biz Türkler için doğuya gitmek, hele hele buraları sırt çantasıyla gezmek ne kadar imkansız gözükse de, sırt çantasıyla ve dar bütçeyle seyahat etmeyi düşünen Türk gezginleri için Sri Lanka bulunmaz bir cennet. Ucuz ulaşım, ucuz konaklama ve ucuz yeme içme sayesinde bir gezgin, kişiden kişiye değişmekle beraber, normal şartlarda günde 20$ harcayarak bu ülkeyi rahatlıkla gezebilir.

Ön yargıların aksine, Sri Lanka’da kendimizi dünyanın bir çok yerinden daha fazla güvende hissettik. Tehlikeli olabilecek bölgeler konusunda resmi kaynaklara danışarak seyahat planımızı yaptık. Misafirperver ve yardımsever Sri Lanka halkı her yerde, her koşulda bize destek oldu. Asya’nın diğer bölgeleriyle karşılaştırıldığında gezgin olarak belki de en az Sri Lanka’da rahatsız edildik.

Sayılı gün çabuk geçer derler, 20 gün bir çırpıda uçup gitti. Uçağımız günün ilk ışıklarıyla, gözyaşı adasını geride bırakırken, “elveda” değil de, “yeniden görüşmek üzere” diyordu yüreğimiz. Ayrılık zor, en zoru...

Perşembe, Eylül 30, 2004

OXFORD'DA YÜRÜMEK





Woodstock Road ile Banbury Road’un birleştiği noktada kendini usulca gizlemiş St. Giles kilisesinin, üstleri yosun tutmuş boynu bükük mezar taşlarının arasında durmuş, sabah güneşinin ulu ağaçlar arasında yaptığı ışık oyununu seyre dalmışken, yanımdan ordu halinde geçen yabancı turist grubunundan yükselen bir soru ile hayal aleminden çıktım. “Oxford Üniversitesi tam olarak nerede, acaba?”.

Eminim bir çok yabancının bu şehire adım attığında sorduğu ilk soru bu olmuştur. Hiç kuşkusuz Oxfordlular için fazlasıyla alay konusu olan bu sorunun cevabını bilmemek, öyle çok da utanılacak bir durum değildir. Oxford Üniversitesi, Oxford’un bütün caddelerinde, bütün sokaklarında, kısaca her yerdedir. Diğer bir değişle, Oxford Üniversitesi şehrin ta kendisidir. Öyle ki, irili ufaklı 39 fakülte, ya da yerel söyleyişle ‘college’, şehrin muhtelif yerlerine serpilmiştir. Tarihleri 50 ila 600 yıl eskiye dayanan bu ‘college’lerin bazıları kraliyet sarayı kadar şatafatlı ve büyük, bazıları ise emekli öğretmen Mr. Brown’un oturduğu bahçeli ev ile ayırt edilemeyecek kadar mütevazı ve küçüktür.

Dünya’nın bu en ünlü üniversite şehrini gezip görebilmenin, onu anlayabilmenin en keyifli yollarından biri yürümektir. Yürüyüşe başlamak için de en uygun nokta, “Oxford Üniversitesi tam olarak nerede?” sorusunu duyduğum, St. Giles Kilisesi’dir.

St. Giles Caddesi’den güneye doğru yürürken karşımıza ilk çıkan “Martyr’s Memorial” anıtıdır. Anıtı çevreleyen basamaklarda oturmuş, ellerindeki kara kalemle skeç defterine, ülkenin şu anki başbakanının da tozunu yuttuğu “St. John’s College”ın duvarlarını süsleyen aslan figürlerini çizen öğrencilerin arasına karışmak, bir süre için bile olsa Oxfordlu gibi hissetmek güzel bir duygudur. Karşı kaldırıma geçince, Britanya’nın en eski müzesi olarak bilinen ve 1683’de ilk olarak kapılarını ziyaretçilere açan Ashmolean’ın yan duvarları karşımıza çıkar. Duvar boyunca yürüyüp Beaumont Street’e doğru kafamızı uzatınca, tüm asaletiyle Ashmolean Müzesi kendini gösterir.

Ashmolean Müzesi’nin tam karşısında bulunan ve şehrin en prestijli oteli olan Randolph’un şık döşenmiş kafesinden yayılan enfes kurabiye ve kahve kokusunu içimize çeke çeke geçip, şehrin kalbi Cornmarket Street’e geldiğimizde gördüğümüz kalabalık bizi epey şaşırtır. Araç trafiğine kapalı olan bu cadde şehrin alışveriş merkezidir. Modern şehirlerde görmeye alıştığımız çirkin, devasa alışveriş merkezleri olmaksızın da, insanların ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini gösteren iyi bir örnektir Cornmarket Street.


Cornnmarket Street’in bitimindeki; tam belirtmek gerekirse Cornmarket Street, Queen’s Street, St. Aldate’s Street ve High Street’in keşiştiği dörtyol ağzındaki, yabancı öğrenci kalabalığının sebebini anlamak için başımızı biraz kaldırıp gökyüzüne doğru bakmak gerekir. Kale burcu gibi yükselen kule ‘Carfax Tower’dır ve herkes için en kolay buluşma noktasıdır. Kale burcuna benzettik, ama esas olarak bu yapı 13. yüzyılda inşa edilen St. Martin’s Kilisesi’nin kalıntısıdır. 99 basamaklık bir tırmanış sonrasında, Oxford’u tepeden görmek için en ideal yerdesiniz! “Güneş yok, hava yine yağmurlu” diye sıkıntı etmeyin, her hava koşulunda Oxford’u tepeden görmek etkileyicidir.

Cornmarket Street’ten hiç sapmadan aşağıya doğru yürümeye devam edersek St. Aldate’s Street’e geliriz. Sokak lambalarının şık direklerine asılılı, rengarenk çiçeklerle bezenmiş saksılar nedense en çok bu caddede dikkatimizi çeker. Çiçeklere dalıp da, sol tarafımızdaki dar Blue Boar Street’in köşesine saklanmış, Oxford Müzesi’ni kaçırmamalı!

St. Aldate’s Street’in başlangıcından beri gözümüze takılan, yüksek, etkileyici çan kulesi tabii ki, üniversitenin en ünlü okulu ‘Christ Church’e ait ‘Tom Tower’dır. Her gece saat dokuzu beş gece ‘Tom Tower’ın çanı 101 kez çalar. 101 kere çalınan çanın esprisi, zamanında burada okuyan 101 öğrenciye publardan yatakhanelere dönme vakitlerinin geldiğini haber vermektir. Christ Church’ün kocaman avlusunda, çevremizdeki mimari güzelliği seyrederek gezerken buranın bize hiç de yabancı gelmediğini düşünürüz. Bu düşünce tamamen doğrudur çünkü Harry Potter filminin çekimlerinin bir kısmı bu avluda gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple, Christ Church’ün avlusu Disneyland’ı aratmayacak kadar kalabalıktır.

Yeri gelmişken söyleyelim, Oxford’un ünü ve ünlüleri Oxford Üniversitesi ve Harry Potter ile sınırlı değildir. Çocukluğumuzun masalı ‘Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll Oxfordlu’dur ve masaldaki fantastik yerlerin ilhan kaynağı da elbette Oxford’dur. ‘Yüzüklerin Efendisi’ kitabının yazarı Tolkein de bu şehirdendir ve ailesi hala Oxford’da yaşar. Burma’nın yılmaz demokrasi ve özgürlükler savunucusu Aung San Suu Kyi’de bir dönem Oxford’da yaşamıştır. Ünlü müzik grubu Radiohead’in solisti Thom Yorke, ‘Mr. Bean’ olarak tanınan Rowan Atkinson, ‘Virgin Atlantic’in sahibi Richard Branson, ya da polisiye yazarı Colin Dexter ile kendinizi aynı kaldırımda yürürken bulursanız şaşırmayın!

Oxford’un en etkileyici sokakları High Street ile Broad Street arasındaki bölgededir. Bu sokaklarda bir süre için kaybolmak gerekir. Neredeyse her binanın dış yüzeyinde bulunan ilginç yüz kabartmaları, insana tiyatro sahnesindeymiş hissini verir. Özellikle, Brasenose College’ın koca burunlu yüz kabartmaları görülmelidir. Ara sokaklardaki zamanda yolculuk Radcliffe Square’deki büyük oval, kubbeli, küçük pencereli yapı ile pekişir. Bu meydanın Broad Street’e açılan köşesinde, 1610 yılından beri ülkede basılan bütün kitapların birer kopyasının bulunduğu Bodleian Kütüphanesi vardır. Kütüphanenin büyük avlusuna girince, her tarafta insanın karşısına çıkan ve üzerlerinde ‘Filozofi Okulu’ ya da ‘Metafizik Okulu’ yazan gizemli kapılar insanı heyecanlandırır.


Tarihin içine dalan insanların çoğu Oxford’un günlük hayatına ışık vuran iki noktayı atlarlar. Bunlardan birincisi, High Street’in başında, sol kolda gizlenmiş kapalı çarşıdır. Sıradışı dükkanlarla bezenmiş bu çarşı, Cornmarket Street’in klasik alışveriş havasından çok farklıdır ve insana farklı alternatifler sunar. Ayrıca çarşıda, soluklanmak için çok keyifli kafeler mevcuttur. İkinci gözden kaçan nokta, St. Aldate’s Street’in en sonunda, Thames Nehri’nin üstündeki Folly Köprüsü’dür. Köprünün üzerinden bakıldığında, ince uzun onlarca kayığın bir sopanın yardımıyla nehir tabanından itilerek ilerlediği görülür. Oxfordlular için vazgeçilmez olan ve ‘punting’ denen bu keyifli aktivite aynı zamanda Oxford’un ‘country’ havasını yaşamak için de iyi bir fırsattır.

Gün turuncuya döndüğünde ayaklarınız yorgun, ama yüreğiniz huzur doludur. Folly Köprüsü’nün ayağındaki pub’da oturmuş, Thames Nehri’nin dingin sularına dalmış soğuk ‘ale’ biranızı yudumlarken, bu şehrin havasını solumuş, sizin gibi sokaklarını arşınlamış filozofların, yazarların, şairlerin, bilim adamlarının, sanatçıların ruhları gökyüzünde uçuşur. Sokak lambaları yavaş yavaş yanmaya başlayıp, elele yürüyen sevgililerin akisleri suya düştüğünde Oscar Wilde’a hak verirsiniz: “Oxford aşkın başkentidir”.



OXFORD REHBERİ

İklim:

Oxford’un en keyifli mevsimleri ilkbahar, yaz ve sonbahardır. Gün içinde yaşanan dört mevsim sebebiyle şemsiye ve sweatshirt’ünüzün her zaman yanınızda bulunmasında fayda vardır.

Para:

Önceden ‘pound’ alıp gitmek avantajlıdır. Bankaların ve döviz bürolarının büyük bir bölümü döviz işlemlerinde komisyon almaktalar.

Nasıl gidilir?

THY ve British Airways’in Londra’ya hergün birden fazla seferi mevcut. Heathrow Havaalanın’dan Oxfrod’a, 24 saat hizmet veren, ‘Oxford Tube’ veya ‘National Express’ otobüsleri ile 1 saatlik rahat bir yolculuk yaparak ulaşabilirsiniz.

Vize:

İngiltere için vize almak gerekiyor. Schengen vizesi ile ülkeye girilemiyor.

Nerede kalınır?

Viktorya tarzı döşenmiş, şık butik otellerden, ‘bed&breakfast’a kadar her bütçeye uygun konaklama yelpazesi bulunan Oxford’dan bazı öneriler:
The Old Personage - 17. yüzyıl’ın havasını yaşamak isteyenlere lüks bir seçenek,
http://www.oldparsonage-hotel.co.uk/, tel.+ (44) 1865 310210.
The Randolph – Şehrin tam merkezinde üst sınıf bir otel, tel. + (44) 870 4008200.
Cotswold Lodge Hotel -
http://www.cotswoldlodgehotel.co.uk/, tel. + (44) 1865 556088.
The Old Bank –
http://www.oldbank-hotel.co.uk/, tel. + (44) 1865 700599.
The Galaxie Hotel – tel. + (44) 1865 515688.
Marlborough House Hotel – tel. + (44) 1865 515329.
Ryan’s Guest House – “Hem ucuz, hem de rahat olsun” diyenler için... tel. + (44) 1865 554886.

Nerede yenir?

Dünya’nın bütün mutfakları Oxford’da buluşmuş sanki. Asya mutfağı sevenler için onlarca iyi seçenek var. Özellikle Hint mutfağını seviyorsanız, doğru yerdesiniz. Saffron: İngiltere’deki en iyi 30 restoran sıralamasına girmeyi başarmış. Hint ve Fransız mutfağı’dan seçenekler sunuyor. 204-206 Banbury Rd. Gee’s: İngiliz yemeklerini denemek için, şık ve huzurlu bir mekan. 61 Banbury Rd. Kazbar: Kuzey Afrika yemekleri sunuyor. Çok popüler ve fiyatları uygun. 25-27 Cowley Rd. Frevd: Mekan eski bir neo-klasik kilisenin içinde. Lezzetli pizzaları ve iyi bir şarap menüsü var. Walton Str. Edamame: Geleneksel Japon mutfağından güzel örnekler sunuyor. 15 Holywell Str. Aquavitae: Thames Nehri’nin kıyısında, Folly Köprüsü’nün hemen yanında, klas bir İtalyan lokantası. 1 Folly Bridge.

AKLINIZDA BULUNSUN

Çarşambaları Gloucester Green’de kurulan pazarı kaçırmayın.
Thames nehrinde ‘punting’ keyfini yaşayın. Folly Köprüsü, ya da Magdalen Köprüsü’nün hemen yanından punting turu ayarlamak mümkün.
Oxford’un en eski kafesi olan Queens Lane’de muhakkak kahve için.
Sadece Oxford’un ‘pub’larında, belli günler oynanan ‘Aunt Sally’ oyununu muhakkak izleyin.
Bisikletle dost bir şehirde olduğunuzu unutmayın. Durmayın, bir bisiklet kiralayın.
Sheldonian Tiyatrosu’nda klasik müzik keyfini yaşayın.
Oxford aynı zamanda parklar şehridir. University Park’da yürümenin tadını çıkarın.
Hayır kurumlarının (charity shops) dükkanlarından alışveriş edin. Hiç aklınıza gelmeyecek antikalar ya da eskiler ile karşılaşabilirsiniz.

Salı, Mayıs 04, 2004

UNAWATUNA - SRI LANKA

14 MART 2004 - UNAWATUNA - SRI LANKA

SRI LANKA`NIN EN ONEMLI TARIHI YERLERI OLAN VE TAPINAKLARIYLA UNLU, ANURADHAPURA, POLONNARUWA, SIGIRIYA, DAMBULLA VE MATALE`YI 1 HAFTA BOYUNCA DETAYLI BIR BICIMDE GEZDIK. GUNEYDOGU ASYA SEYAHATIMIZDE, BURMA`NIN MUHTESEM BAGAN`I VE KAMBOCYA`NIN INSANIN BASINI DONDUREN ANGKOR`UNU GORMENIN ILERIKI SEYAHATLERIMIZDE TATMINSIZLIK YARATACAGINI BILIYORDUK VE OYLE DE OLDU. ANURADAPHURA VE POLONNARUWA DA IKI UC TAPINAK DISINDA AYAKTA KALABILMIS DOGRU DUZGUN BIR KALINTI GOREMEDIK. SIGIRIYA`YI HAYAL KIRIKLIGININ DISINDA TUTUYORUZ CUNKU BIZCE SRI LANKA`DAKI EN ETKILEYICI YERLERDEN BIRI BURASI. ORMANLARLA KAPLI UCSUZ BUCAKSIZ BIR PLATONUN ORTASINDA BIR ANDA FUTBOL TOPU GIBI YUKSELEN KOCA BIR KAYADAN TEPE VE UZERINDE INSANI MELANKOLIYE SURUKLEYEN BIR MANZARA VE KALINTILAR...

SRI LANKA TURIZM BAKANLIGI, OREN YERLERI ICIN KOMBINE BILET SATIYOR. BU BILET ALINMADAN GEZILDIGINDE TOPLAM RAKAM 60 USD`A KADAR CIKTIGI ICIN BIZ DE HERKES GII 31.5 USD VEREREK KOMBINE BILETI ALDIK. BU BILET ISI BIZIM ORTALAMAYI DA 22-23 USD`DEN 34 USD`YE CIKARDI.

TARIHI YERLERDEKI GEZIMIZ BITTIKTEN SONRA TEKRAR KANDY`YE DONUP BURADAN TRENLE 2500 METRE YUKSEKLIKTEKI NUWARA ELIYA`YA CIKTIK. NUWARA ELIYA SERIN IKLIMI SEBEBIYLE ULKENIN EN ONEMLI CAY URETIM MERKEZI. KEZA, CAY ULKESINDENDE OLMAMIZA RAGMEN BIZIM RIZE CAYLARI (LIPTON DEGIL, ALDANMAYIN) SEYLAN CAYLARINDAN COK DAHA LEZZETLI. NUWARA ELIYA`NIN DISI TABLO GIBI DURAN CAY TARLALARIYLA NE KADAR GUZELSE, SEHRIN ICI DE BIR O KADAR SEVIMSIZ. CAY TARLALARINDA CALISMAK ICIN KUZEYDEN GELEN TAMILLER BURADA HATIRI SAYILIR BIR NUFUSA SAHIPLER.

NUWARA ELIYA`DAN 6 SAATLIK BIR YOLCULUKLA ULKENIN GUNEYDOGUSUNA YAKIN TANGALLE SEHRINE INDIK. MINIBUSLER VE TRENLERLE YAPTIGIMIZ BU YOLCULUKLAR PEK RAHAT OLMASA DA, ULKENIN GERCEKLERINI GORMENIN EN IYI YOLU BU CUNKU HALK ILE BERABER SEYAHAT EDIYORUZ (MESELA, VIETNAM`DA TURIST BUS DIYE BIR SISTEM KURULMUSTU VE NEREDEYSE HALKIN SEYAHAT ETTIGI ARACLARA BINMEK MUMKUN DEGILDI).

TANGALLA`DA OKYANUS KIYISINDA KUCUK BIR KULUBEDE BIR GECE GECIRDIKTEN SONRA ERTESI SABAH SRI LANKA`DAKI ILK CIDDI YAGMURUMUZUN ALTINDA SU AN BULUNDUGUMUZ UNAWATUNA`YA ULASTIK. UNAWATUNA, GALLE`YE 5 KM MESAFEDE KEYIFLI BIR BALIKCI KASABASI. PEACOCK GUESTHOUSE`DA KAHVALTI DAHIL 1500 RUPEE`YE OKTYANUS MANZARALI BIR ODA TUTTUK. NE YAZIK KI, UNAWATUNA`DA FIYATLAR BIRAZ YUKSEK.

BURADA INTERNET BIR FELAKET OLDUGU ICIN UZUN UZUN NOTLAR YAZMAK MUMKUN OLAMIYOR, BU SEBEPLE HERKESDEN OZUR DILERIZ. ANCAK, BURADA DA GUNU GUNUNE NOT TUTUYORUZ VE INSALLAH BU NOTLARI, BIR DERGIDE YA DA KIMBILIR YINE KITAP HALINDE SIZLERLE DAHA DETAYLI PAYLASMAYI UMUYORUZ.

HASRETLE...

ALIM & RACHEL








--------------------------------------------------------------------------------
Yahoo! Groups Links

To visit your group on the web, go to:
http://groups.yahoo.com/group/alimrachel/

To unsubscribe from this group, send an email to:
alimrachel-unsubscribe@yahoogroups.com

Your use of Yahoo! Groups is subject to the Yahoo! Terms of Service.

ANURADHAPURA - SRI LANKA

7 MART 2004 ANURADHAPURA - SRI LANKA

TAMIL KONTROL BOLGESINE COK YAKIN, ESKI ANTIK KENT ANURADHAPURA`YA BUGUN OGLEN VARDIK. YILLARCA SUREN IC SAVAS SEBEBIYLE BU SEHIRIN YENI KISMI SRI LANKA`NIN EN BUYUK ASKERI GARNIZONUNU BARINDIRIYORMUS. HER NE KADAR NORVECLI ARABULUCULAR SAYESINDE ATESKES SAGLANSIYSA DA, NISAN AYINDA YAPILACAK GENEL SECIMLER SEBEBIYLE ULKEDE GOZLE GORULUR BIR HUZURSUZLUK VAR. BIZ COLOMBO`DA ELIMIZI KOLUMUZU SALLAYA SALLAYA GEZERKEN IKI POLITIKACI SUIKASTE KURBAN GITMIS. BURADA OLMAK TURKIYE`DEN BAKILINCA TEHLIKELI GIBI GOZUKSE DE, BU BAKIS ACISININ YILLARCA AVRUPALI`LARIN `TURKIYE`DE TEROR VAR, GITMEYIN` BAKIS ACISINDAN PEK FARKI OLMAYACAGINI DUSUNUYORUZ. TABII KI, DIKKATLI OLMAK VE YETKILILERDEN BILGI ALIP GIDILECEK BOLGELERIN DURUMUNU ONCEDEN KONTROL ETMEK SART. BU SEBEPLE, SECIM ONCESI PROBLEM CIKACAGI DUSUNULEN DOGU VE KUZEY TAMIL BOLGELERINI MAALESEF GUZERGAH PROGRAMIMIZDAN CIKARDIK.

KANDY SEHRINDE BIR AILENIN ISLETTIGI WALKER`S INN ISIMLI BIR GH`DA KALDIK. GAYET TEMIZ VE BANYOLU BIR ODAYI BIZE 900 RUPEE, YANI 9 USD`YE VERDILER. EV SAHIBI MR. SENAKA ARABASIYLA BIZI KANDY SEHRININ ETRAFINI GEZDIRDI. SRI LANKA`NIN EN BUYUK BOTANIK BAHCESI OLAN PERADENIYA`DA IKI SAATE YAKIN DOLASIP, ASYA`DA YETISEN NE KADAR BITKI, AGAC VE BAHARAT VARSA GORDUK. DAHA SONRA PINNEWALA FIL REHABILITASYON MERKEZI`NE GITTIK. COLOMBO YOLU USTUNDEKI BU MERKEZE GIDERKEN ARACIMIZA ARKADAN BIR ARABA CARPTI VE BOYLECE SRI LANKA`NIN KAZA SENDROMUNU DA YASAMIS OLDUK. COK SUKUR YARALANAN OLMADI. SRI LANKA`NIN VAHSI SURUCULERINDEN DAHA KOTUSUNU VIETNAM`DA GORMUSTUK, ANCAK SRI LANKA HERHALDE EN KOTU ARABA KULLANILAN ULKELER LISTESINDE ILK 10`A RAHATLIKLA GIRER. TURKIYE`NIN KOTU DEDIGIMIZ TRAFIGI ASYA`NIN GERI KALANI ILE KARSILASTIRILDIGINDA FAZLASIYLA MEDENI KALIYOR BELIRTELIM.

KAZANIN SOKUNU ATLATIP KOR TOPAL FIL MERKEZIMIZE ULASTIK VE 40 HEKTARLIK BIR ARAZIDE OZGURCE GEZEN FILLERI SAATLERCE SEYRETTIK. DONUS YOLUMUZDA SENAKA BIZI ICINDE SADECE BAHARAT YETISTIRILEN OZEL BIR BAHARAT BAHCESINE SOKTU. ASLINDA BU COK GUZEL BIR TECRUBE OLDU BIZIM ICIN CUNKU MUTFAKLARIMIZDA KULLANDIGIMIZ AMA BITKISINI HIC GORMEDIGIMIZ ESANS VE BAHARATLARIN BITKI HALINI GORMUS OLDUK. ORNEK OLARAK VANILYA, KAKAO, KORI (CURRY), TARCIN`NI SOYLEYEBILIRIZ.

KANDY`DEN ANURADHAPURA`YA 3 SAATLIK BIR YOLCULUK ILE ULASTIK. KALACAK YER BULMAK HIC ZOR OLMADI, AMA 40 DERECE SICAGIN ALTINDA OTOBUS DURAGINDAN SEHIR ICINE YAPTIGIMIZ YURUYUS BIZI BITIRDI. HERHALDE IKIMIZDE BU YURUYUS ESNASINDA 2 KILO VERDIK.

SAKIN BIR MAHALLEDE, GOL MANZARALI GRAND GUESTHOSE`DA 600 RUPEE`YE HARIKA BIR ODA TUTTUK. YARIN ANTIK SEHRI BISIKLET KIRALAYIP GEZECEGIZ. BU ANTIK SEHRI GEZERKEN BIR RISK OLDUGUNU DA OGRENDIK. PEK HOS DEGIL AMA CEVREDE KOBRA YILANLARI VARMIS. CANTADA BIR DE ZURNA TASIMAK GEREKECEK :))

HASRETLE...

ALIM & RACHEL



KANDY-SRI LANKA

5 MART 2004 - KANDY - SRI LANKA

SRI LANKA`YA GELMEDEN ONCE BU EKSPEDISYONUN HINDISTAN`A HAZIRLIK OLACAGINI DUSUNMUSTUK. SONUC OLARAK BIRIRINE BU KADAR YAKIN IKI ULKENIN ZORLUKLARI AYNI OLMALIYDI. YANILMISIZ. `LIGHT HINDISTAN` DIYE DUSUNDUGUMUZ 66.000 KM2`LIK VE 20 MILYONLUK BU ADADA SEYAHAT ETMEK, INSANLARLA ILETISIM KURMAK, KALACAK YER BULMAK O KADAR KOLAY OLDU KI, INANIN BIZ DE SASIRDIK.

HINDISTAN`A DAHA GITMEDIK, AMA SRI LANKA`NIN, RENKLERI VE INSANLARIN FIZIKLERI DISINDA HINDISTAN ILE DOGRUDAN BENZEDIGINI SOYLEMEK HERHALDE YANLIS OLUR. HINDISTAN`DA GEZEN SEYYAHLARIN EN COK SIKAYET ETTIGI IKI KONU OLAN HIJYEN SORUNU VE TURIST SIMSARLARININ INSANI CILEDEN CIKARAN UC KAGITLARI, BURADA ASYA`NIN DIGER BOLGELERINDEN COK DAHA AZ.

COLOMBO`DAN BASLADIGIMIZ GEZIMIZI GECTIGIMIZ HAFTA BOYUNCA ADANIN GUNEYINE INERE SURDURDUK. BUGUNE KADAR GORDUGUM EN KEYIFLI TREN YOLCULUKLARINDAN BIRINI YAPARAK ONCE, ADANIN EN GUNEYINDEKI ESKI HOLLANDA KOLONI SEHRI GALLE`YE, ORADAN DA BEMBEYA KUMLARI, GOZ ALABILDIGINE UZANAN HINDISTAN CEVIZI AGACLARI VE RENKLI KOYLERI ILE SESSIZ SAKIN MIRISSA`YA GECTIK.

GALLE`DE YASAYAN MUSLUMAN NUFUS SIRT CANTAMDAKI KUCUK TURK BAYRAGINA COK TEZAHURAT YAPTI. ANCAK, YANIMDA GAVUR BIR HATUN VE ALTIMDA SORT ILE MUSLUMAN KARDESLERIN DIN ANLAYISINA PEK UYMADIGIMIZ ICIN EPEY DIN DERSI ALDIK. BUNLADA KALMAYIP, ELEMIZDEN TUTUP BIZI CESITLI TARIKAT EVLERINE SOKAN DIN KARDESLERIMIZ SAYESINDE TURKIYE`DEKI HIC BIR BASIN KURULUSUNUN GIRMEYI BASARAMADIGI TARIKAT EVLERINE DE GIRMIS OLDUK, BIR KISIM MEDYAYA DUYURULUR :)

MIRISSA`DA BIR SURE DINLENIP, SRI LANKA`NIN KOY HAYATINI SOLUDUKTAN SONRA 6 SAATLIK EVLERE SENLIK BIR TREN YOLCULUGU ILE ULKENIN IC KESIMINDE BULUNAN VE COLOMBO`DAN SONRA IKINCI BUYUK SEHIR OLAN KANDY`YE VARDIK. ETRAFI DAGLARLA CEVRILI OLAN KANDY`YE TEPEDEN BAKAN BIR MAHALLEDE BIR AILENIN EVINDE KALIYORUZ. SRI LANKA`NIN EN GUZEL TARAFLARINDAN BIRI DE BU CUNKU AILELER EVLERINDEKI ODALARIN BIR KACINI YABANCILARA ACIYORLAR. BU SAYEDE HEM PARA KAZANIYORLAR, HEM DE BIZLER GERCEK SRI LANKA EV YASAMINI BIZZAT GOZEMLEYEBILIYORUZ. AYRICA, BOL BAHARATLI VE LEZZETLI GERCEK CEYLON YEMEKLERINI TATMANIN EN IYI YOLU BU.

`BUDGET TRAVELLER` YANI `BUTCE GEZGINI MANTIGI ILE DUSUNURSEK, SRI LANKA`DA KONAKLAMA PAHALI, AMA ULASIM DA BIR O KADAR UCUZ. ORNEKLERSEK, BIR GUESTHOUSE`DA, FANLI VE TUVALETLI BIR ODA, YERINE GORE 600 - 2000 RUPEE ARASI (6 - 20 USD) DEGISIYOR. COLOMBO`DAN ULKENIN GUNEYINDEKI GALLE ARASINDA IKINCI SINIF TREN BILETI ISE 140 RUPEE (1.40 USD). OTOBUS FIYATLARI DAHA DA KOMIK; KIMI YERDE 200 KM YOLCULUK 0.80 USD TUTUYOR. KISACASI, SU AN ICIN IKI KISI 22.40 USD ORTALAMA ILE GEZIYORUZ.

EVET, BU MEKTUBUMUZU DA KUCUK BIR ANEKDOT ILE BITIRELIM. COLOMBO`DA EVLERINDE KALDIGIMIZ NANAYAKARA AILESI 4 YIL ONCE ISTANBUL`A GELMISLER. BIZIM KAPALI CARSI ESNAFI MR NANAYAKARA`YA `KARINI BIZE BIRAK SANA 500 DEVE VERELIM` DIYEREK ADAMI EPEY KIZDIRMISLAR. EFENDIM, GORDUGUNUZ GIBI SU BIZIM MEMLEKETIN MEHSUR DEVELERI BURADA DA PESIMIZI BIRAKMADI.

HEPINIZE BOL DEVELI GUNLER DILERIZ!

HASRETLE...

ALIM & RACHEL








Yahoo! Photos - View Photo

Yeni Fotoğraflar...

Cumartesi, Şubat 28, 2004

28 subat 2004 - colombo - SRI LANKA



HINT OKYANUSU`NUN KIYISINDAN' SRI LANKA`NIN BASKENTI COLOMBO`DAN HERKESE MERHABA.



10 AYLIK AYRILIKTAN SONRA TEKRAR ASYA YOLLARINDAYIZ. ELIMDEN GELDIGINCE YOL ANILARIMIZI YINE MAIL YOLUYLA SIZE ULASTIRMAYA CALISACAGIZ.

GULF AIR ILE OLAN YOLCULUGUMUZ, UCAGIN KORIDORUNDA NAMAZ KILMAYA KALKAN TALIBAN KILIKLI VATANDASLAR VE KAHVELERIMIZIN UZERIMIZE DOKULMESINE SEBEP OLAN TURBULANS DISINDA COK IYI GECTI. TURKIYE SAATI ILE GECE 2, COLOMBO SAATI ILE SABAHIN ALTISINDA VARDIK.

SRI LANKA, ICI DISI BIR, YALANSIZ DOLANSIZ BIR ULKE. HAVAALANINDAN CIKINCA OYLE SATAFATLI CADDELER, ULKENIN FAKIRLIGINI SAKLAYAN BIR KAC KILOMETRELIK MAKYAJLAR YOK. HERSEY OLDUGU GIBI, GORUNDUGU GIBI BURADA.

TURIST SIMSARI BIR KAC ADAMI KIVRAK BIR HAREKETLE ATLATIP, TAKSILERDEN KURTULUP HALKIN KULLANDIGI PENCERESIZ ESKI OTOBUSLERLE 1 SAATLIK BIR YOLCULUKLA SEHRIN ICINE GELDIK. TAKSI ILE GELSEYDIK 12 DOLAR VERECEKTIK. OTOBUS ILE 25 CENT VERDIK. BU SAYEDE' BIR GECELIK KONAKLAMA PARASINI DAHA BASTAN KURTARDIK.

SESSIZ SAKIN BIR MAHALLEDE COK SIRIN BIR GUESTHOUSE`DA (GH) BIR ODA TUTTUK. GH`UN SAHIBI OLAN YASLI KARI KOCA 4 SENE EVEL ISTANBUL`A GELMISLER. KUZENLERININ KIZI DA BIR TURK ADAMLA EVLIYMIS. DUNYA KUCUK!

COLOMBO, TAHMIN ETTIGIMIZDEN DAHA SAKIN BIR SEHIR. MODERN BIR HAVASI OLUR DIYE DUSUNMUSTUK, AMA ONDA DA YANILMISIZ. BINALAR, ARACLAR, YASAM TARZI GUNUMUZDEN 30-40 SENE GERI. YILLAR SUREN TAMIL SORUNU ULKEYI COKCA SARMIS. 2001`DEKI ATESKES HERKESE BIRAZ NEFES ALDIRSA DA, BASKENTIN ORTASINDA , KUM TORBALARINI ARKASINDA SIPERE YATMIS KALASNIKOF`LU ASKERLER INSANIN URPERMESINE SEBEP OLUYOR.

HAVA OLDUKCA NEMLI VE TABII KI SICAK. ALLAHTAN OKYANUS`TAN ESEN TATLI BIR RUZGAR VAR. PARA KONUSUNU MERAK EDENLERE SOYLEYEYIM, 1 USD ESITTIR 99,5 RUPI.

BU MAILLERIN DEVAMINI ALMAYI ARZU EDENLER LUTFEN http:\\alimrachel.blogspot.com ADRESI UZERINDEN alimrachel yahoogroups`a UYE OLSUNLAR.

HASRETLE...

ALIM & RACHEL