Salı, Ekim 13, 2009

Koş(ma)!



Çocukken hep 'koşma' derlerdi. Okulda, koridorda, hoca bağırır 'koşma evladım, koşma oğlum'! Saklanırdık bir köşeye, biraz bekler sonra gene vınnnn... İlkokul 5'e gelince o koşma demeler azalalacağına çoğaldı ama büyükler bizi yarış atı gibi koşturmaktan geri durmadılar! Koridorda bahçede koşarken artık sokaklarda, kaldırımlarda da kursa, dershaneye yetişmek için koşmaya başladık. Bir baktık ki artık durmak yok. Yaş ilerledikçe tempo daha da arttı. Bir kuyruktan diğer kuyruğa koşmayı, otobüslerin, dolmuşların ardından depar atmayı öğrendik. Delikanlılık çağında aşk için dünyanın çevresinde koşarım bile diyenler oldu. Herkes koşmayı öğrendi. Hayat koşmayı bize öğretirken 'düşmek' denen olguyu da bize tanıttı. Biz yirmili yaşlarda hayatı 100 metrelik bir yarış zannederken meğer uzun bir engelli maratona çıkmışız da haberimiz yokmuş. Onu da, düşüp kafa göz yarınca öğrendik. Koşucuların "duvara çarpmak" diye bir terimleri vardır. Bir başka deyişle artık ayakların, vücudun daha fazla dayanamaması hali. Yani koşucunun artık bir adım daha atamayacak duruma gelmesi. Kimilerimiz bunu da yaşadı, ama yine ayağa kalkıp yürümeyi, koşmayı becerdik.


Olgunlaştıkça, maksat spor olsun diye koşmaya başlayanlarımız oldu. Fazla kiloları atmak için yaz tatilinden yirmi gün önce yapılan koşular, gymlerde koşu bantlarında ter atmalar... Koşunun, günlük hayatı yakalamak dışında keyifli bir hobi olduğunu da böylece gördük.


Koşunun bir ibadet olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Geçen sene katıldığım ilk Cancer Research 10 km koşusunda geçirdiğim 1 saat 8 dakika bana o kadar iyi geldi ki anlatamam. Tüm koşu boyunca kaybettiğim dostlarımı hatırladım, onlarla yaşadığımız güzel anıları andım, yanımda koştuklarını hayal ettim, onlarla konuştum, ağladım, güldüm... Benim gibi pek koşmayan, hatta antreman dahi yapmayı unutmuş bir adamın 10 kilometreyi hiç durmadan, nefesi dahi tükenmeden bitirmesi... Dostlarla ibadet işte başka nasıl açıklanır.


Bu yıl, 10k koşusu daha coşkulu oldu. Öncelikle hava yazı aratmayacak kadar güzeldi. Cancer Research UK çalışanları yarışın start çıkışını, doktorlarla beraber yapma onurunu bana verdiler. Doktorlarla tanışma faslı, Peter Sellers filmlerindeki replikleri aratmadı:



- Doktor Johnson

- Hasta Erginoğlu

- Dr. Rene Paris

- Hasta Erginoğlu

- Doktor Llodys

- Hasta Erginoğlu

- Doktor

-Hasta

- Doktor

-Hasta

.

.

.





Start verilirken tavşanın Liv Tyler olacağı söylentisini başlattım, ama doktorlar yemediler... Ve uzun bir düdük sesi ile arkamda 1500 kişi ile Blenheim Sarayı'nın nefis parkuruna çıktık. Tavşan tabii ki Liv Tyler olsa buradan 10km dünya rekoru çıkardı, ama herşeye rağmen buna inanarak gaza gelen bazı sportmen abiler yok değildi. Güya start yaptık ama ilk dakikalarda arkamdan ordu gibi gelen profesyonel koşucuların epey tozunu yuttum. Rampada oflayıp puflayan eski bir kamyon gibi sola yanaşarak (İngiltere'de olduğumuza dikkatinizi çekerim) arkamdaki sabırsız güruha yol verdim. İlk grubun kendi ritmini bulmasıyla biz amatörler de rahata erdik. Güneş tatlı tatlı bizi ısıttıkça ayaklar açıldı, ciğerler saat gibi işlemeye başladı.

Somon füme... Nereden aklıma geldi şimdi? Safa'yı o büyük çınar ağacını arkasında kocaman bir gülümseme ile görür gibi oldum. Bir "Güzel Adam" elinde şarap kadehi, somon fümeleri adabıyla yiyeceğine bulduğu ekmeklerin arasına sıkıştırıp resmen sandviç yapmakta... Ya da gidilen bir kokteylde neredeyse garsonun somon füme tepsisine el koymakta... 'Yok yapmadım' dersen okuyucu belki inanırda, seni tanıma şansına erişmiş dostlar kanmaz. Her şey bir yana, daha koşunun birinci dakikasında aklıma yemek getirdin ya bravo sana! Beyin hücrelerimde somon fümenin 'ye beni' diye tat alma dokularını harekete geçiren kokusu ile birinci kilometre bitti.

Nefes iyi, ayaklar sağlam... Yanımda nefis bir gölet. Çimler sanki elle bir bir ekilmiş gibi kusursuzca uzayıp gidiyor. Güneyden tatlı bir rüzgar esiyor. Emecik Köyü'nün çamları eminim denize inmek ister gibi coşkuyla dans ediyordur bugün. Şu ilerde bizi alkışlayan gurubun içinde el sallayan Ayfer teyze sanki... Vişne likörü mü? Evet, tabii nasıl unuturum. Datça'ya her gelişimde bana tattırdığınız o değişik lezzetlerin arasındadır o. Kendime kızıyorum aslında, neden şu güzel tariflerinizi defterime kaydetmedim diye. Ama sizin o güzel yeşil zetin tarifini annem almış. Denedi müthiş oldu. Ancak vişne likörü... Ah ah! Birader Kerem de güzel yapıyor söyleyeyim. Tabii, sizin ki kadar değil ama boynuz kulağı geçer derler öyle değil mi?

Karşımda 5km tabelası. Ellerinde gitarlar, bir grup genç "Keep on running"i çalıyorlar. Onların arkasında bir ambulans duruyor ve de bir VW Passat. Aynen sizinkinin renginde Oğuz Bey. Ne zaman almıştınız? 2001 di değil mi? VW sevginiz babanızın kaplumbağasından geliyor demiştiniz. Duruyor mu hala o? Belki şimdi oğlunuz biniyordur.

Şaban, dün bir Renault Espace'a bindim seni andım. Yok kardeşim iyi ki almamışsın o Scenic'i. Sarkozy bize laf edeceğine önce kendi arabalarını düzeltsin. Peki geçtim araba muhabbetini. Laptop mu? Şimdi herkeste var. Evet bizim beraber çalıştığımız zaman Genel Müdür'de vardı, ama şimdi yenilerini görsen hayret edersin. Sekizinci kilometreye mi girdik? Hadi canım! Şaban yahu bizi laptop maptop diyerek uyuttun abi! Hiç bir şey anlamadım ne zaman koştum ben 6 ve 7. kilometreleri.

Bu yıl müziksiz koşuyorum. Doğanın sesini dinliyorum. Arkamda bir ortayaşlı bir teyze, yanıma geliyor ve sırtıma şefkatle iki kez vuruyor "You are the inspration!". Kendimi Chicago'nun klibinde gibi hissediyorum. You bring feeling to my life, you're the insppppppraaaatiiiion... Müzik... Bir müzik sesi geliyor kulağıma. Bach! Evet Bach Partitas... Atatürk Kültür Merkezi'ne kimbilir kaç defa girdim çıktım. Ne konserler, ne provalar izledim. Benim altı yaş bilincimle Hülya teyze ve Erdoğan amcam aklımda... Onları düşünmeyeli, hatırlamayalı çok oldu, kızmalıyım kendime... Ya Melek hanım, siz orada mıydınız acaba ben 6 yaşındayken? Radyoterapi sıralarında değil de Atatürk Kültür Merkezi'nde tanışsaydık... Nigel Kennedy'nin provasına arka kapıdan sokar mıydınız beni? Biliyorum tabii ki bir yolunu bulurdunuz.

Son metreler. Finish çizgisinde Mavi ve Rachel bekliyorlar. Benim küçük güzel kızımın yüzündeki heyecan... Tüm dostlarla geçiyorum çizgiyi. Bu yıl ibadeti kısalttık, 57 dakika... Yine sizin hınzırlığınız vallahi ben ekstra bir şey yapmadım. Teşekkür size ve tabii ki;

Beni hiç yalnız bırakmayan "aşklarım" Rachel ve Mavi'ye...

Sabahın köründe kalkıp beni desteklemek için Blenheim'a gelme inceliğini gösteren Su, Ece ve Metin'e..

Sponsor olup kanser araştırmaları için 440 pound toplamama yardımcı olan sevgili ailem, canım annem, babam, Alim (Jr.), Ayşem, Win Michaelsen, Ömer, Suzan Bal, Zeynep, Kerem, Emma, Leon, Di, Rupert'a...

Her daim beni hatırlayan Cağrı Ertürk'e...

Müthiş insanlar Azra ve Chris'e...

Datçalı dostlar Özge ve Cevat'a...

Uzaktan.blogspot.com yazari, muthis anne Muge Karayel'e...

Adama maşallah dedirten tatlı komşularım John ve Mary'ye...

Dostluklarını esirgemeyen Vron, Andrew ve Oliver'a...

hem kendim, hem de Cancer Research adına sonsuz teşekkürler. Sadece bu koşuda sizlerin sayesinde toplam 160,000 pound direkt kanser araştırmalarına gitti. Eh başka ne denir; KEEP ON RUNNING!


3 yorum:

  1. Esas sen sagol Alim, senin sayende... Yazi icin de tesekkurler. Tavsan kimmis peki???

    YanıtlayınSil
  2. Utanc icindeyim.. Bu yaziyi nasil atlamisim, anca okuyorum. Alim, sen ne guzel bir kardessin boyle! :))
    Okurken seninle beraber kostum, seninle beraber hatirladim andigin ve anisini yasattigin tum o guzel insanlari.. Sayende onlara el salladim asagidan.. Hepsi de gulumseyerek karsilik verdiler ve tesekkur ettiler sana!
    Kalemine saglik ve ayaklarina saglik!

    YanıtlayınSil
  3. Yahu dert ettigin seye bak! Merak etme bu sene de kosuyorum, 26 Eylul'de... Bir yazi daha cikar elbet! Arada da olsa hatirlamali insan eski dostlari. Burada olmasalar da onlar bilir gorurler bizi... melekleri de elbet korur, koruyordur da...

    YanıtlayınSil

Yorumlariniz alinir!