Cuma, Şubat 13, 2009
Datça Bilgesini Kaybetti...
Cuma, Ocak 02, 2009
Toprağım

1856 Haziran... Datça, Tekir Burnu yakınları...

Perşembe, Ocak 01, 2009
Kamboçya'da Bir Yılbaşı

PHNOM PENH – KAMBOÇYA (Boeng Kak Gölü kıyısı)
Türkiye’de olsaydık şimdi, son dakika hediye alışverişi için o alışveriş merkezinden diğerine koşturacak, kimi makbule bile geçmeyecek hediyeler için dünyanın parasını verecektik. Çamura bulanmış kalabalık İstanbul caddelerinde, pantolonumuzun paçaları batmış bir şekilde koşuştururken, bir yandan da kabusa dönen trafikten nasıl olup da kurtulup, sıcak evimize döneceğimizin planlarını yapıyor olacaktık. Bu esnada, onlarca kişiyle cep telefonunda konuşacak, akşam için bir türlü netleşmeyen zoraki yeni yıl eğlence planlarının hangisine katılacağımızı, hangi gömleği hangi kravat ile giyeceğimizi düşünerek kafa patlatacaktık. Oysa ki, bütün bu koşuşturmaların binlerce kilometre ötesindeyiz şu an. Ayaklarımız çıplak, 30 derece sıcakta, kaldığımız guesthouse'un göle nazır tahta iskelesine oturmuş, gökyüzünde uçan kuşları izliyoruz. 51 gün önce geride bıraktığımız hayat, sanki başka bir gezegende kalmış gibi. Ailelerimizi ve dostlarımızı çok özlüyor, ama yine de bu huzurun içinde Rachel ile başbaşa olduğumuz için çok mutluyuz.
Yılbaşının şerefine Monivong Bulvarı’ndaki şarküterilerden birine gidip, gece için biraz peynir ve paraya kıyıp bir şişe kırmızı şarap aldık. Vietnam’da gördüğümüz Noel kutlamalarının şatafatından sonra, Kamboçya’daki yeni yıl hazırlıkları oldukça mütevazı idi. Dükkanlardaki süslemeler de olmasa, yeni yılın geldiğini anlamak mümkün değil. Hani sorsanız bugün günlerden ne diye, 31 Aralık onu biliyorum ama Pazartesi mı, Cuma mı orası kime ne!
Güler yüzlü tuktukçular bugünü tatil günü ilan etmiş olacaklar ki, neredeyse hepsi bir ağacın gölgesine sığınmış uyukluyorlar, ya da kaldırımın dibine çökmüş, gazoz kapaklarıyla damaya benzer bir oyun oynuyorlar. Her gün yaptıklarının aksine kimse, “Gideceğiniz yere götürelim abi!” diyerek peşinize takılan bir tek tuktukçu yok bugün.
Yeşil köri, pilav, chapati ve Beer Lao’dan oluşan yılbaşı yemeğimizi demirbaşı haline geldiğimiz küçük lokantada yiyoruz. Lokantanın sahibi, dünyadan haber alalım diye tepede duran televizyonu BBC World kanalına ayarlıyor. Uzun süredir televizyon seyretmemiş gözlerimiz sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi spikere odaklanıyor. Yeni yılda barış yerine, yine savaş planları... Bu sefer, hedefin Irak mı, yoksa Kuzey Kore mi olacağı tartışılıyor. Bu tatsız haber bombardımanına daha fazla dayanamayarak kalkıyoruz ve mahallenin arka tarafında kısa bir yürüyüş yapıyoruz.
Uyuşturucu satıcıları bu gece de formdalar. Sanki patates, soğan satıyorlar. Durumun bu kadar aleni olması ve her hangi bir polis müdahalesi olmadan, tüccarların rahatlıkla ticaretlerini sürdürüyor olması Kamboçya için hiç şaşırtıcı değil. Sonradan öğrendiğimize göre, devlet bir anlamda bu duruma göz yumuyormuş çünkü uyuşturucu gelirinden pay alan, ya da bizzat bu işin içinde olan üst düzey görevliler varmış. Üç maymun oyunu... Herkes uyuşmuş, şikayet eden yok.
Gece yarısı, kaldığımız guesthouse’un bahçesinde eğlence son hızıyla devam ederken, biz Rachel ile odamızın dışındaki küçük iskelemizde kırmızı şarabımız ve tepemizde parlayan yıldızlar ile 2003’e giriyoruz. Ayaklarımı iskelenin ucundan sallandırıp Boeng Kak gölünün tatlı tatlı şıpırdayan suyuna dalıyorum. Yıllar geçecek ve ben kim biz nerelerde olacağız...?
Çarşamba, Aralık 17, 2008
Paris - Oxford Kadar Yakın!

Bütün bunları anlatmamın sebebi daha çok sıfat sahibi olmak değil tabii. Amacım geçen haftasonu çeyrek asırlık dostum, kitabımın önsözünü beni kırmayarak yazan Emre Ülker ve güzel eşi Aslı'yı görmeye gittiğim Paris'e yaptığım kısa yolculuğu sizlerle paylaşmak. Paris'in bana evim kadar yakın olduğunu geçen hafta idrak ettiğimi söylesem inanır mısınız bana? Yok, şaka etmiyorum hakikaten öyle.

Çarşamba, Kasım 26, 2008
KAYIP ARANIYOR...

Cuma, Ekim 10, 2008
Keep On Running!

Rachel her zaman olduğu gibi yanımda, Mavi de… Ayrıca, bu sefer annem ve biricik teyzelerim Suzan, Nermin ve Suna da bizlerle… Arkamdaki destek büyük. Ayrıca, aylar öncesinden koşuma sponsor olan ve hep beraber kanser araştırmaları için 925 pound topladığımız dostların desteği… Ama en büyük destek bize gökyüzünden el salladığını bildiklerimden…
Duygu yüklü bir kaç saat yaşayacağız . Hani bir çesit ibadet, biraz düşünme, bazi anıları hatırlama, çekmiş olanlarla, çekenlere ve tabii ki ailelerine yalnız olmadıklarını hatırlatma; bizi hep düşünüp hatırlayan, destek olan dostlara minnet, hatırlamayanlara da can sağlığı... İşte bu günün özeti.
Zorlu bir kaç saat var önümde… Gözüm korkuyor aslında çünkü neredeyse hiç antreman yapmadım. Datça’da bizim Çiftlik Koyu ile Kurucabük arasında bir kaç kez 3 km’lik bir parkurda koştum, o da güç bela. 10 km’yi hiç durmadan koşmam bu şartlarda mümkün değil. Hani günün sonunda bu bir yarış değil ama yine de sponsorlar yürüyelim diye bizi desteklemediler.
Yağmur tüm hızıyla devam ediyor… İstedigi kadar yağasın; 2500 kişi dil, din, renk demeden bir arada, aynı amaç ve aynı duygularla beraber tek yürek olmuş… Benim de doktorum olan Dr. Prodero önce bir konuşma yapıyor. Helal olsun adama o da gelmiş! Ardından bir yakınını kanserden kaybetmiş bir kız hitap ediyor. Teşekkür ediyor, keşke sevdiğini geri getirebilseydik... Sonra hoparlörden yayılan kıvrak bir müzik eşliğinde başlıyoruz ısınma hareketlerine. Göz ucuyla her halinden maratoncu oldugu belli kadınlı erkekli bir gruba bakıyorum. Aralarında benim iki katım yaşında olanlar var. Dersini çalışmamış, beş ay öylece yatmış bir ortaokul öğrencisi gibi mahcup durumdayım. Buraya kadar gelip de dönmek de olmaz. “Hadi oğlum” diyorum kendi kendime, “koşarsın üç dört kilometre gerisini yürürsün. Sonra, son beşyüz metrede koşarak finish çizgisini geçersin. Gördüğünüz gibi ortaokuldan bu yana değişen bir şey yok, gene kaytarmanın yollarını aramaktayım anlayacağınız.
Saat 10.30’da start veriliyor. O ilk adımlardaki heyecanı anlatmaya imkan yok. Üzerlerine turkuaz rengi Cancer Research UK tişörtlerini giymiş binlerce insan… Her bir tişörtün arkasında hatırlanacak bir dost, bir akraba, bir sevgili, bir anne, ya da babanın adı…
Seni o kadar özlüyorum ki anneciğim…
Sevdiğim, seni asla unutmayacağım…
Büyükbabamın anısına…
Dostum, bu savaştan galip çıkacağına inanıyorum!
Yüzlerce yazı önümden akıp gidiyor, ayaklarım ıslak toprağın üzerinde ben uçup giderken… İlk kilometre… Aklımda bizim “güzel adam” Safa. İlk ne zaman tanışmıştık seninle diye düşünüyorum. Tabii ki, Beyoğlu’nda Kaktüs’te. Tam anlattıkları gibi bir adam karşımda… Çapkın bakışlı, sempatik mi sempatik, hızlı konuşan… Daha ilk dakikada ısınıyoruz birbirimize. Eh aramızdaki uhu sağlam, yani ortak dostlarımız. Uzun saçların ve top sakalın ile seni Back Street Boys’daki elemanlardan birine benzettiğimizi hiç söylemiş miydim sana? Bir buçuk kilometre… Yanımda koşan şu fıstık gibi kızı görsen eminim taş değil, volkanik kaya derdin hiç şüphem yok. Belki de görmektesin; belki de ikinci kilometreye rahat ulaşayım diye şu an elini omzuma koymuş beni hafifçe itmektesin. Kulağımda çok sevdiğini bildiğim Miles Davis’in Kind of Blue’su…
İkinci kilometreye Ayfer teyze ile giriyorum. Kulağımda sesi… “Alim hoşgeldin, bak sana ne tattıracağım”. Müthiş bir lezzet dağarcığı, müthiş bir kültür… Ve hiç bitmeyen bir Datça ve deniz tutkusu… İkinci kilometre bitmek üzere, usumda Emecik Köyü, maviye uzanan kızıl çam dalları, rüzgar ile oradan oraya savrulan günlükler, uzakta Simi’nin tepeleri… Yağ yağmur yağ…
Üç kilometre bitmiş. Mucize gibi, ne dalak ağrısı, ne bir gram yorgunluk. Uzaktan bizim Şaban el sallıyor. Arçelik’te çalışmaya başladığım ilk gün tanışmıştık seninle… Samim ile kattaki en sota yeri kapmış olmanız hala aklımdadır bak! Toprağı, meyve sebze yetiştirmeyi ne çok severdin. Emeklilikte Ağva düşüyle anlatırdın hep ektiğin yeni domates fidelerini. Bir de şu araba merakın… Ne oldu o Renault Scenic, aldın mı sonradan…? Bak soracaktım, soramadım son konuşmamızda!
Vay be dört kilometre bitiyor. Ayaklar kuş gibi. Biliyorum, siz yardım ediyorsunuz…
Oğuz Bey, biliyor musunuz siz alıştırdınız beni şu sütlü Türk kahvesine. Bir kupaya koyup aynen sizin gibi içtim bu sabah. Hanife hanım, böyle kahve içilir mi diye kıza dursun boşverin, biz bu lezzete devam edelim. Güzel kardeşiniz gördüğünüz gibi koşmakta. Hani demiştiniz ya, sen bana umut veriyorsun diye… Umut, her şey bu umut için. Şu sizin konyaklı pipo tütününün kokusunu duymayalı çok oldu. Soracağım bizim pipocu John’a, varsa bir paket yaksın da o kokuyu bir kez daha çekeyim içime. Hah diyeyim, işte Oğuz Açan!
Beş kilometre bitti. Yolun yarısı… Ellerinde gitarlarla bir rock grubu bizim için “Keep on running”i çalmakta. Ambulansın şöförü çılgınca alkışlamakta... Bu gazla ben 20 kilometre bile koşarım. Karşımda bu sefer sıkı bir rampa… Yanıma yaklaşıyor bir adam “Well done mate! Keep on...”. “Eyvallah mate*” diyor, başlıyorum rampayı tırmanmaya. (*Mate – Britanya İngilizce’sinde dostum anlamında kullanılır).
Melek Hanım, sizinle tedavi arkadaşıydık… Bir doktorun doktorların eline düşmesini ne de yadırgamıştınız. Sizi çok sevmiştim, herkes çok severmiş; Atatürk Kültür Merkezi’nin güvenlik görevlisi de öyle dedi “adı gibi melek gibi bir insandı”, kitabımı size iletebilmek için adresinizi alabilirim umuduyla Taksim’e gittiğim o bahar günü... Oysa siz çoktan gitmişşiniz bizi bırakıp. Olsun, bu koşuda görüşmek, hal hatır sormak varmış… Sayenizde sekizinci kilometreye hiç durmadan vardım. Sağolun.
Hayat bu, doğum nasılsa ölüm de öyle bir şey… Günü yaşamak edebiyatı yapmamalı, sadece hatırlamalı, düşünmeli bazı zamanları… İşte canımızı çıkaran müdüre, ya da hiç bitmeyecekmiş gibi üzerimize bindirilen işlere, günlük abuk subukluklara, sonunda öyle ya da böyle çözülebilecek meselelere sıkıldığımızda, tansiyonumuz çıktığında düşünmeli biraz, o kadar.

Son kilometreye girdim. Kendimle gurur duymak hakkım. Bu ciğerler, bu dalak BEP kimyasallarıyla gazi olalı çok oldu, ama biliyorum beni arkamdan ittiniz, sizi hınzırlar! Yoksa koşabilir miydim hiç durmadan 1 saatte on kilometreyi!
Son beşyüz metre… Sponsorlarımın isimleri ve yüzleri her adımda gözümün önünde, hepinize sonsuz teşekkür;
Datçalı Özge ve bir türlü Datçalı olmayan Cevat
Million thanks to you Emma and Leon, Sally, Kate…
Sağolasın Çağrı Ertürk, nasıl Ankara ve de güzel oğlan…?
Win, Ayşem ve Alişko… Seneye beraber koşalım mı?
Sanem Göksel, tabii ki we’ll be keep on running…
Tuvana, yahu böyle yıllardır görüşmediğim arkadaşlarım hızır gibi yetişince ne de seviniyorum…
Minoş ve Philip, sizin adınızı “support function” olarak değiştiriyorum
Semin Gümüşel, öpüyorum o güzel gözlerinden…
Ayhan Gül, sen ne yüce bir adamsın yahu!
Rengin Onay, ne diyeyim sana “helal olsun be kuzen”…
Mehmet Ekşi, verdiniz gazı mecburen seneye de katılacağız, çok çok teşekkürler…
Özgür Toraman, büyüksün be abi…
Hadi Elazzi, her daim arazisin ama şu senin en olmadık günlerde pat diye saklandığın yerden çıkışın yok mu, öpüyorum seni kardeşim!
Lale, sen ne iyi bir kardeşşin yahu!
Özgür Demirdöven kardeşim, gel sana bir Chinese yedireyim gene, bir şişe de Shiraz benden sana…
Ceyda Sarah Pekenç, thank you so so so much…
Parisli Ülkerzade Aslı ve Emre Reis, Olimpos’ta görüşürüz diyorum, başlayın koşmaya şimdiden canımın köşeleri...
… Ve size de sonsuz teşekkürler sponsor olmak isteyip de internetin azizliğine uğrayan dostlar… Daha çok koşacağız hiç endişe etmeyin…
Keep on running!

Cuma, Eylül 12, 2008
Datça'da Zaman
"Alim Bey sizi merak ve heyecan ile bekliyoruz" diyor telefonun ucundaki bilge ses. Esas heyecan ve merak bende... Telefonu kapatmadan ekliyor, "Şenkayalar'ın karşısındaki büyük kavuçuk ağacının altındaki ev bizimki...". Alışmışım oysa ki ben, bilmem ne sokak, bilmem ne apartmanı, falanca daire... İşte Datça'da olmak bu.

Nihat Akkaraca için bir halk bilimci demek yanlış olmaz. Akkaraca'nın öykülerine ve izlenimlerine sadece edebiyat gözlüğü ile bakmamak, aynı zamanda, kültür, tarih, doğa perspektifinden de değerlendirmek gerekir. Satır aralarında verdiği ilginç flora ve fauna bilgilerinin yanı sıra, unutulmaya yüz tutmuş gelenekleri, dil özelliklerini de öykülerinde bir arşivci zekasıyla kayda geçirmiş Akkaraca. Öykülerin içindeki mübadele yıllarına ilişkin ipuçları da okuyucunun iştağını kabartacak cinsten. Hani diyorum ki Nihat abi şu üzerine roman yazılır dediği, bu yörede iç içe geçmiş, Türk-Rum hikayelerini de yazsa... Yazı ve Çeşme köyün günümüz kadar gelen taş evlerinin gizemini, hikayesini; göçüp de bir daha bu yarımadaya dönememiş insanların torunlarını anlatsa...
Nihat Akkaraca'ya bu güzel eser için sadece teşekkür etmek yetmez. Şimdiden hazır diğer kitap projelerini hayata geçirmesini sağlayacak maddi ve manevi desteği sağlamak da şart. İlk etapta bu kitabı edinmemiş olanların hemen bir kopyasını alması ve de kitlelere tavsiye etmesi bile önemli bir adımdır diye düşünüyorum. Sadece Datça'da değil Anadolu'nun bir çok yerindeki Nihat Akkaracaların bölgesel yönetimler tarafından desteklenmesi, yerel halk tarihi ve kültürünün yaşatılabilmesi açısından bir şart.
Okuyucuların işini kolaylaştırayım. "Datça'da Zaman"ı edinmenin en hızlı yollarından biri internet. Tabii kitapçı gezmenin ve görerek satın almanın keyfi ayrı... İşte size kitabı kolaylıkla satınalabileceğiniz bir link.
http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=TGIZSL28MZ4ZSE6U5JON
Nihat Akkaraca'nın keyif ile takip edeceğinize inandığım blogu ise:
http://nihatakkaraca.blogspot.com/
Cumartesi, Ağustos 16, 2008
Turchi, Greci; Una Faccia, Una Razza
Artık sabah akşam ERT seyrediyoruz. 'Kalispera', 'proto programa', 'ena, dio...', 'Turkiyas', 'Andreas Papandreu'... Gece 12 olunca önce derinden bir kaval ve sonrada keçilerin çıngıraklarının sesi, ardından dalgalanan Yunan bayrağı ve milli marş... ERT ile o kadar haşır neşir olduk ki bir süre sonra ben Yunan milli marşının melodisini bile ezberledim. Hala bilirim, arada mırıldanıp Yunanlı dostlarımı epey şaşırttığım olmuştur.

Cuma, Haziran 20, 2008
Dünya'nın Diğer Ucu: Cape Town


Sonunda yoldayiz. Yoldayiz dedim ama oyle kolay is degil dunyanin bir ucundan digerine kisacik surede gitmek. Hem oyle her zaman da ucuz olmuyor. Bu sebeple direkt ucus yerine Turk Hava Yollari ile Istanbul aktarmali gidiyoruz. Londra Istanbul 4 saat, bir de rotar ile oldu mu, al sana 6… THY bu rotarlari hep ben ucarken yapiyor, aksilikler hep beni buluyor nedense. Ucakta aldi bizi bir telas. Cape Town ucagi bizi beklemeden kalkarsa, o zaman giden vakte mi yanarsin, kim bilir kac gun sonra kalkacak ucakta yer bulma organizasyonuyla mi bunalirsin Tanri bilir! Neyse ucakta bizim gibi ayni ucaga yetisecek 30 yolcu varmis, is boyle olunca rahatladik. Yine de Istanbul’da kisa dahi olsa aktarma esnasinda free-shop’tan Guney Afrika’daki ese dosta bir iki kutu lokum, biraz Turk kahvesi ve de nar eksisi almayi planliyorduk. Hem bizim kuzu da biraz kosturur enerjisini harcardi. Kismet degilmis. Gecenin bir yarisi 30 kisilik enternasyonel yolcu grubu esliginde bir kapidan digerine depar atarak Cape Town’a kalkan ucaga kendimizi nasil attik ben de bilmiyorum. Yavruyu bos buldugumuz koltuklarin birine, duserse kafa goz yarmasin diye iyice saglama alip yatirdik. Biz de koltularimiza kivrildik. Kafa biraz sersem oldu tabii. Yeni bir cografyaya gitmenin heyecani ile hayal alemine daldim. Gozler kapandi… Gece karanliginda bir ara uyandim ve isil isil parlayan mehtabi bulutsuz bir gecede Nil Nehri’nin sularinda bana el sallarken buldum. Muhtemelen Misir’in guneyindeyiz, ya da coktan Sudan havasahasi icinde… Ucsuz bucaksiz bir karanligin icinde, milyonlarca yil uzakliktaymis gibi duran yildizlar misali parlayan belli belirsiz sehir isiklari da bir sure sonra gorunmez oldu ve Afrika, o “kara” Afrika hosgeldin dedi.
Sabahin ilk isiklari… Tanzanya uzerindeyiz, kimi yer yesil kimi yer corak. Mugabe’nin tepe taklat ettigi ulke Zimbabwe altimizda uzayip gidiyor. Kim bilir kac yuz kisi bugun G. Afrika sinirini gecmek icin ugrasacak ve Guney Afrika’daki 5 milyonluk kacak Zimbabweli nufusu daha da cogalacak? O meshur Kruger Milli Parki G.Afrika’nin kuzey eyaleti sinirlari icinde olsa da sasirtici bicimde ucaktan gorunen ilk manzara corak, hatta col gibi. Ucagimiz bir sure sonra Johannesburg’a dogru alcalmaya basliyor. Sehri saran teneke evleri yalayip geciyoruz ve tekerlekler yaklasik 9 saat sonunda yere degiyor. Ne yazik ki, ucaktan cikmak yok! Bir grup yolcuyu indirdikten ve de temizlikcilerin hizli bir bicimde ayaklarimizin cevresinde gezdirdikleri elektrik supurgelerini hayretle izledikten sonra, Airbus A330 homurdanarak piste cikiyor ve Afrika’nin en guney ucu Cape Town’a yol veriyor.
Cate Town’a yaklastikca daglar, vadiler ve aralara serpistirilmis uzum baglari… Etkileyici bir goruntu var. Atlantik Okyanusu, Umit Burnu, adi gibi bir masayi andiran “Table Mountain”, sehrin uzerinde danseden bulutlar… Cografya ve Tarih hocalarimiz Serap ve Gunseli hanimlar aklima geliyor. Bartolomeu Dias ve Vasco da Gama’yi kimbilir kac kez dinledik onlardan…
Afrika’nin en uc noktasinda kurulmus 4.5 milyonluk Cape Town ilk kesfedildigi gunden bu yana, dogal kaynaklari ve de iklimi ile bir cok farkli kulturleri icine cekmis. Her ne kadar Umit Burnu’nun kesfedilisi 1497 olsa da, bolgeye Avrupalilarin gercek anlamda ilk yerlesimi 1652 Dutch East Company’nin Cape Town’u Asya ticaret yolu uzerinde onemli bir liman olarak benimsemesi ile baslamis. Hollandalilar limanin kurulus asamasinda is gucunu karsilayabilmek icin Endonezya, Malezya ve de Madagaskar’dan gruplar halinde koleleri Cape Town’a getirmisler. Napolyon Savaslari’ndan yenik cikan Hollanda Asya’daki somurgelerinin kontrolunu Buyuk Britanya Kralligi’na birakmak zorunda kalmis. Ingilizlerin Asya’daki somurgelerinden gelen Hint nufusu ile Cape Town 19.yy’da dunyanin butun renklerini ve de seslerini barindiran bir kent halini almis. Bu renk cumbusu maalesef yine insanoglunun kibir ve hirsina yenik dusmus ve Guney Afrika en karanlik gunlerini 1948’den sonra “Apertheid” (irksal ayrim) donemi ile yasamaya baslamis. Amacimiz tarih ve política dersi vermek degil ama Apertheid’in 11 Subat 1990’da Mandela’nin hapisten saliverilisinden bir kac saat sonra Belediye Sarayi’nda halka yaptigi konusma ile sonlandigini belirtmekte fayda var.
Politikayi bir kenara birakalim. Yeni bir cografyaya gidince ilk yapilmasi gereken kalacak bir yer teminidir. Kimileri bunu onceden ayarlar (ki vaktiniz kisitli ise bu secenek vakit kaybetmemek acisindan iyidir), kimi de kalacagi yeri bizzat gormek ister ve de biraz dolasarak sonunda icine sineni secer. Cape Town gibi turistik bir sehirde konaklama icin bir suru alternatif var. Bana sorarsaniz sehrín her daim en hareketli ve de en guvenli olan eski liman bolgesi Waterfront cevresini tercih etmeniz en akillica olacaktir. Guvenlik diye bosuna demiyorum cunku son uc dort yildir gasp ve hirsizlik Cape Town’da dahil olmak uzere ulkedeki en buyuk sorun. Burada maksat paranoya yaratmak degil, sadece uyari… Tabii yazarin burada okuyucuya Waterfront’u onerirken kendinin sehrín ic bolgelerinde Strand Caddesi uzerindeki Fountain Hotel’de kalmasi celiski gibi gozukse de, bu tamamen ekonomik sebeplerdendir cunku yazarin butcesi Waterfront cevresindeki “posh” otellere yetmemistir. Posh degiliz kardesim, hic diliniz yormayin.
Guney yarimkure sonbaharini yasarken herkes gibi bizim aklimizda da bag bozumu ve sarap bolgesi var. Ancak bir taraftan da gozumuz Table Mountain’da cunku sehri tepeden kusbakisi bakan bu ilginc dagda hava degisimi o kadar hizli oluyor ki yerlilerin degisiyle “gunesi ve bulutsuz havayi gordun mu Masa Dagi’na hemen cikacaksin”… Ancak biz toparlanana kadar cappucino kopugu gibi bir bulut kutlesi dagin tepesine sapka misali konup tum teleferik seferlerini iptal ettiriyor. Uzerine bir de dogudan esen ve insanin yuzunun her an gerilmesine sebep olan sert ruzgar eklenince ancak dagin etegine kadar cikabiliyoruz. Cok dert etmemeli cunku Masa Dagi’nin dogu yamaclarindan asagiya inince Malaylarin yasadigi, gokkusagi gibi rengarenk boyanmis evlerle kapli Bo-Kaap bolgesi Cape Town’un Asyali yuzunu gostermek icin hazir bekliyor. Bu semt bana sorarsaniz sehrin en fotojenik mekanlardan biri. Bir de Malezyalilarin “mee” dedikleri noodle”lara merakli iseniz burada midenizi bayram edecek…
Sarap bolgesi Cape Town’un kuzey batisina dusen uc ana sehir cevresinde yogunlasmis; Paarl, Stellenbosch ve Franschhoek. Bu uc sehir de Afrikaan, yani bir baksa degisle Dutch kokenlilerin cogunlukta oldugu bolgeler. Yani kara Afrika’nin buralarda pek bir kara hali yok! Pinotage Guney Afrika’nin has saraplarinin cekildigi uzum cinsi. Ilk sarap ureticileri bakmislar tek basina hic bir uzum turu iklime adapte olamiyor, binbir ugras sonrasinda Pino Noir ile bizim Carignan olarak bildigimiz iki uzum turunu asilayarak Pinotage’i ortaya cikarmislar. Eger fume ve alkolu yuksek sarap seviyorsaniz dogru yerdesiniz.
Cape Town olmazsa olmaz gorulmesi gereken bir yer daha var; o da hic kuskusuz Umit Burnu’nun bulundugu Cape Peninsula. Denize doğru uzanan kayalık bir burun olan Ümit Burnu denizden yaklaşık 245 metre yüksekte. Afrika'nın en güneydeki noktası olduğu yaygın kanı olmakla birlikte, kıtanın gerçek güney ucu Ümit Burnu'nun 160 km güneydoğusundaki Agulhas Burnu'dur (Cape Agulhas). Cografya sinavinda hocanizi etkilemek istiyorsaniz buyurunuz; Ümit Burnu 34 21'26" S, 18°28 25" E koordinatları üzerindedir.
Cape Peninsula’yi gezmenin en ucuz ve en kolay yolu araba kiralamak. Eger tersten akan trafikte (Ingilizler kizmasin ama ben buna “wrong side of the road” diyorum) direksiyon basina gecmek sizin icin sorun degilse, tur firmalarinin yalapsap yaptigi bu parkuru araba ile arzu ettiginiz gibi her yol ve patikaya girerek daha keyifli ve de heyecanli hale getirebilirsiniz. Araba kira lama fiyatlari sasirtici derecede ucuz. Eger isi biliyorsaniz ve de buyuk saglayicilara pabuc birakmaya niyetli degilseniz gunlugu 40-50 YTL civarinda kiralik araba bulmaniz zor degil. Tabii, 1.2 litre motora razi olacaksiniz o ayri.
Umit Burnu ve cevresi tum corakligina ragmen inanilmaz etkileyici. Iki engin okyanusun birbirine tosladigi noktaya bakinca yuzyillar onceki teknoloji ile nasil olmus da bu bu yollardan ticaret gemileri gidip gelmis diye agziniz acik dusunuyorsunuz. Dev dalgalar sarp kayalara carpip kopukler sacarken diger tarafta da insanin neredeyse ayaklarini yerden kesecek kadar guclu, hic kesilmeden esen bir ruzgar… Bir de cevrenizde yemek bulurum umuduyla cirit atan Babun maymunlari… Aman dikkat, Babunlarin cevresinde elinizde yiyecek icecek ile dolasmayin, bizim Istanbul’daki kapkaccilari cebinden cikaracak derecede eskiya ruhlari var! Yarimadayi cevreleyen issiz koylarda penguen ve de fok suruleri insana National Geographics televizyon kanalinda sunuculuk yapiyor hissini tattiracak cinsten. Foklara dalmisken arkanizda devekuslarinin olup olmadigini da ara ara kontrol edin cunku bu ucamayan kus irileri adam haklamada oldukca iyi hunere sahipler!
Okyanus Cape Town’nin her kosesinde hayatin bir parcasi. Hava guzel diye heyecana kapilip kendinizi Atlantigin sularina atmanizla cikmaniz bir olabilir. Neden derseniz soguk su akintisi sebebi ile yilin buyuk bir bolumunde Atlantigin su sicakligi ortalamasi 12 C’yi gecmiyor. O zaman giderim su sicakligi 20 derece civarinda olan Hint Okyanusu’na atlarim derseniz, denize girdiginiz kumsalin kopekbaligi agi ile cevrili olup olmadigini sorun derim? Eh sizin Jaws olarak filmini seyrettiginiz beyaz buyuk kopekbaliklari Guney Afrika’da bu filmi kostumsuz oynuyorlar!
Guney Afrika’ya gelip de politik konulara bulasmamak elde degil. Hele listenin basinda Nelson Mandela gibi onemli bir liderin neredeyse 30 sene yattigi Robben Adasi varsa… Cape Town’un 12 km acigindaki bu adaya her gun duzenli turlar yapiliyor. Adanin eski sakinleri (o zamanki suclular) simdi rehberlik yapip aci anilarini anlatiyorlar. Ada 1990’lara kadar hapisane islevini surduruyor ve 1994’de Nelson Mandela’nin ulkenin ayrimdan sonraki ilk cumhurbaskani olmasi ile ibret olsun diye muzeye donusturuluyor. Bu adada anlatilanlari dinleyip, ortami gordukten sonra insan oldugunuza utaniyorsunuz.
Afrika’nin en az Afrika olan sehrine bir gun yolunuz duserse mevsim olarak en keyifli donemin Mart ve Nisan aylari oldugunu unutmayin. Ayrica, ulkenin milli cerezi haline gelmis kurutulmus et “Biltong”u bir sise Pinotage esliginde deneyin. Bizim gibi cereze merakli bir irkin bunu sevmeyecegini zannetmiyorum.
Not: Ey gezgin, Afrika’ya gittin de hic safariden bahsetmedin diyenlere soyleyeyim. Turist avlamak icin yapilmis “game park” adi altindaki hayvanat bahcelerini saymazsak Cape Town’da oyle safarilik bir fauna ve de flora yok. Eger amaciniz safari ise yolunuz kuzeydoguda Mozambik sinirindaki Kruger Milli Parki’na dusmeli.
Cumartesi, Mayıs 03, 2008
Var Mı Şu Kapıların Dili?

Cuma, Ekim 26, 2007
Cikti... Bir Turk Bir Ingiliz ve Uc Kurusluk Dunya
SEVGİLİ DOSTUM,
Kitabını defalarca okudum. Defalarca, kimselere açmadığın sırlarını, hani başkalarını bırak, bunca yıllık dostluğumuza rağmen bana bile anlatmadığın kimi ayrıntıları gözden geçirdim. Yolculuğunuzu hazırlayan hastalık sürecinden, uzak coğrafyalarda başınızdan geçen ilginç olaylara kadar, bu kitabı oluşturan her şey üzerine uzun uzun düşündüm. Sonunda bütün bunlardan öğrendiğimi sandığım şey, yaşadıklarını anlamamın aslında ne kadar zor olduğuydu.
Borges, Aristo'nun bir eserini çevirmeye uğraşan İbn Rüşt'ten bahsettiği bir hikayenin sonunda, bunun, bir başarısızlık öyküsü olmak üzere yazıldığını açıklar. Zira, hikayedeki İbn Rüşt, hayatında tiyatronun hiç yeri olmadığı halde, trajedi ve komedi kavramlarını anlamaya, hatta açıklamaya çalışmaktadır. Söz konusu başarısızlığın en önemli özelliğiyse, İbn Rüşt tarafından anlaşılamayan şeyin, dünyanın bin bir gizeminden biri değil de, başkaları için anlaması son derece kolay bir şey olmasıdır.
Şöyle düşün: Kansere yakalanmayan bir insan için, radyoterapiye ilk girişinden önce beklediğin o salonda, vaktin nasıl korkuyla geçtiğini tam olarak anlamak mümkün olabilir mi? Oysa, yazdığın kitabı okurken, benzeri bir bekleme salonunda yaşadıklarını anımsayan insanlar için, bunların dile getirilmiş olması bile ne kadar önemli, değil mi? Her gün işlerine gidip gelirken, hayatın kendilerine verdiği nimetleri düşünmeyi unutan, bir düzenin parçası olmaktan başka herhangi bir varlık hissine sahip olmamaya başlayan insanlar için, her şeyi bırakıp gitmenin, düşledikleri yolculuklara çıkmanın fikri bile ne kadar uzak. Oysa çok iyi hatırlıyorum, yazılarını okuyup yıllardır ertelediği uzun yolculuğa çıkmak için senden ilham aldığını söyleyen ve teşekkür eden adamı. Hayatlarında yaşadıkları ülkeden dışarı adım atmamış olanlar, ya da yurtdışı seyahati denince akıllarına, bol parayla alışverişe gidilen Avrupa ülkelerinden başka bir yer gelmeyenler için, o uzak coğrafyaların kokusunu hayal etmek, olası mı? Sen bile, onca yıl İstanbul'un çilesini çekerken, bir gün Kota Kinabalu Dağı'na tırmanacağını hayal edebilir miydin, söyle. Oysa, doğduğu ülkenin daha önce gitmediği bir yöresine bile, seninle aynı gezgin ruhu taşıdığı için, o onmaz merakla dalan kişi, çok iyi anlayacaktır, eminim; suyu düzgün akmayan, içinde farelerin cirit attığı bir pansiyonda, ertesi gün görüleceklerin heyecanıyla uyumadan geçirilen geceyi.
Seninle neredeyse yirmi yıldır mektuplaşırız. Paylaşmak denince, aklımıza mektuplaşmak gelir. Okurun bunu bilmesi, belki kitabın ilk bölümünün neden mektup seklinde yazıldığını anlamasına yardımcı olacaktır. Bu arada, yirmi yıl diyorum da, dile kolay geliyor. Gençlik günlerimizi hatırlıyorum. Kendimizi dokunulmaz sandığımız zamanları. Hastalıkların, hayatın olağan zorluklarının, ayrılıkların bizim için olmadığını düşünmenin zaten, gençlik demek olduğunu anlıyorum düşününce. Ne kadar kırılganız aslında, diyorum kendi kendime. Sarsılmaya ne kadar açığız. Sonra, aslında o kadar da kırılgan değiliz, diyorum. Bugüne kadar, düşe kalka da olsa, sağ salim gelebilmişiz nihayetinde. O dönemin anılarında kaybolmamaya çalışıyorum. Anılarına bağlı yaşamak, bir süre sonra anılarda yaşamaya dönüşüyor zira. Yaşayamamaya dönüşüyor. Onlardan kurtulmak lazım. Sırtımızdan indirmek lazım yüklerini. Unutmadan ama. Yazarak, ya da belki bir yerlere kaydederek sabitlemek anıları. Paylaşmak. Ve yaşamaya asılmak lazım. Senin yaptığın gibi.
Dostum, müsaade edersen, son birkaç satırı da, doğrudan okurlarına yönelik yazmak istiyorum.
Önsöz niyetine yazılmış bu satırlar, belki çok kişisel oldu. Sizler, daha ziyade kitaba dair ipuçları bekliyordunuz. Ancak, ben de yukarda sözü geçen İbn Rüşt gibiyim. Girişini yazmaya çalıştığım bu kitabın gizlerine tam olarak vakıf değilim. Yalnız şunları söyleyebilirim: Bir kitabı, hayatınızı değiştirsin diye okumak pek akıl kârı bir iş değil, biliyorum. Bu kitap da, size yol göstermek, hayatın anlamını anlatmak iddiasıyla yazılmış değil. Ancak, elinizde tuttuğunuz kitabı okuyunca göreceksiniz ki, yazılmış bu satırlar, bütün içtenliklerine ve yalınlıklarına rağmen, -ya da belki tam da bu yüzden-, hayata dair esaslı ipuçları taşıyorlar. Sizden önce okuyan birçok kişiye, çektikleri sıkıntılarda yalnız olmadıklarını anlattılar. Bazılarına, içinde yaşamaya alıştığımız için artık farkına bile varmadığımız monotonlukların ne kadar kolay değişebileceğini gösterdiler. Kimilerine, sürekli erteledikleri bir şeylere başlama, ya da yarım bıraktıkları bir şeyleri yeniden ele alma cesareti verdiler. Hani başka hiçbir işe yaramamış olsalar, en azından tanıklığı oldukları keyifli geziyi, farklı iklimleri, uzak ufukları ballandıra ballandıra anlatıp, bize hayaller kurdurttular.
Şimdi lütfen arkanıza yaslanıp kitabınızı rahat rahat okuyun ve bitirdikten sonra bir kez olsun kendinize sorun: Peki ben nereye kadar gidebilirim?
A. Emre Ülker
Paris - Nisan 2007