
Çarşamba, Kasım 26, 2008
KAYIP ARANIYOR...

Cuma, Ekim 10, 2008
Keep On Running!

Rachel her zaman olduğu gibi yanımda, Mavi de… Ayrıca, bu sefer annem ve biricik teyzelerim Suzan, Nermin ve Suna da bizlerle… Arkamdaki destek büyük. Ayrıca, aylar öncesinden koşuma sponsor olan ve hep beraber kanser araştırmaları için 925 pound topladığımız dostların desteği… Ama en büyük destek bize gökyüzünden el salladığını bildiklerimden…
Duygu yüklü bir kaç saat yaşayacağız . Hani bir çesit ibadet, biraz düşünme, bazi anıları hatırlama, çekmiş olanlarla, çekenlere ve tabii ki ailelerine yalnız olmadıklarını hatırlatma; bizi hep düşünüp hatırlayan, destek olan dostlara minnet, hatırlamayanlara da can sağlığı... İşte bu günün özeti.
Zorlu bir kaç saat var önümde… Gözüm korkuyor aslında çünkü neredeyse hiç antreman yapmadım. Datça’da bizim Çiftlik Koyu ile Kurucabük arasında bir kaç kez 3 km’lik bir parkurda koştum, o da güç bela. 10 km’yi hiç durmadan koşmam bu şartlarda mümkün değil. Hani günün sonunda bu bir yarış değil ama yine de sponsorlar yürüyelim diye bizi desteklemediler.
Yağmur tüm hızıyla devam ediyor… İstedigi kadar yağasın; 2500 kişi dil, din, renk demeden bir arada, aynı amaç ve aynı duygularla beraber tek yürek olmuş… Benim de doktorum olan Dr. Prodero önce bir konuşma yapıyor. Helal olsun adama o da gelmiş! Ardından bir yakınını kanserden kaybetmiş bir kız hitap ediyor. Teşekkür ediyor, keşke sevdiğini geri getirebilseydik... Sonra hoparlörden yayılan kıvrak bir müzik eşliğinde başlıyoruz ısınma hareketlerine. Göz ucuyla her halinden maratoncu oldugu belli kadınlı erkekli bir gruba bakıyorum. Aralarında benim iki katım yaşında olanlar var. Dersini çalışmamış, beş ay öylece yatmış bir ortaokul öğrencisi gibi mahcup durumdayım. Buraya kadar gelip de dönmek de olmaz. “Hadi oğlum” diyorum kendi kendime, “koşarsın üç dört kilometre gerisini yürürsün. Sonra, son beşyüz metrede koşarak finish çizgisini geçersin. Gördüğünüz gibi ortaokuldan bu yana değişen bir şey yok, gene kaytarmanın yollarını aramaktayım anlayacağınız.
Saat 10.30’da start veriliyor. O ilk adımlardaki heyecanı anlatmaya imkan yok. Üzerlerine turkuaz rengi Cancer Research UK tişörtlerini giymiş binlerce insan… Her bir tişörtün arkasında hatırlanacak bir dost, bir akraba, bir sevgili, bir anne, ya da babanın adı…
Seni o kadar özlüyorum ki anneciğim…
Sevdiğim, seni asla unutmayacağım…
Büyükbabamın anısına…
Dostum, bu savaştan galip çıkacağına inanıyorum!
Yüzlerce yazı önümden akıp gidiyor, ayaklarım ıslak toprağın üzerinde ben uçup giderken… İlk kilometre… Aklımda bizim “güzel adam” Safa. İlk ne zaman tanışmıştık seninle diye düşünüyorum. Tabii ki, Beyoğlu’nda Kaktüs’te. Tam anlattıkları gibi bir adam karşımda… Çapkın bakışlı, sempatik mi sempatik, hızlı konuşan… Daha ilk dakikada ısınıyoruz birbirimize. Eh aramızdaki uhu sağlam, yani ortak dostlarımız. Uzun saçların ve top sakalın ile seni Back Street Boys’daki elemanlardan birine benzettiğimizi hiç söylemiş miydim sana? Bir buçuk kilometre… Yanımda koşan şu fıstık gibi kızı görsen eminim taş değil, volkanik kaya derdin hiç şüphem yok. Belki de görmektesin; belki de ikinci kilometreye rahat ulaşayım diye şu an elini omzuma koymuş beni hafifçe itmektesin. Kulağımda çok sevdiğini bildiğim Miles Davis’in Kind of Blue’su…
İkinci kilometreye Ayfer teyze ile giriyorum. Kulağımda sesi… “Alim hoşgeldin, bak sana ne tattıracağım”. Müthiş bir lezzet dağarcığı, müthiş bir kültür… Ve hiç bitmeyen bir Datça ve deniz tutkusu… İkinci kilometre bitmek üzere, usumda Emecik Köyü, maviye uzanan kızıl çam dalları, rüzgar ile oradan oraya savrulan günlükler, uzakta Simi’nin tepeleri… Yağ yağmur yağ…
Üç kilometre bitmiş. Mucize gibi, ne dalak ağrısı, ne bir gram yorgunluk. Uzaktan bizim Şaban el sallıyor. Arçelik’te çalışmaya başladığım ilk gün tanışmıştık seninle… Samim ile kattaki en sota yeri kapmış olmanız hala aklımdadır bak! Toprağı, meyve sebze yetiştirmeyi ne çok severdin. Emeklilikte Ağva düşüyle anlatırdın hep ektiğin yeni domates fidelerini. Bir de şu araba merakın… Ne oldu o Renault Scenic, aldın mı sonradan…? Bak soracaktım, soramadım son konuşmamızda!
Vay be dört kilometre bitiyor. Ayaklar kuş gibi. Biliyorum, siz yardım ediyorsunuz…
Oğuz Bey, biliyor musunuz siz alıştırdınız beni şu sütlü Türk kahvesine. Bir kupaya koyup aynen sizin gibi içtim bu sabah. Hanife hanım, böyle kahve içilir mi diye kıza dursun boşverin, biz bu lezzete devam edelim. Güzel kardeşiniz gördüğünüz gibi koşmakta. Hani demiştiniz ya, sen bana umut veriyorsun diye… Umut, her şey bu umut için. Şu sizin konyaklı pipo tütününün kokusunu duymayalı çok oldu. Soracağım bizim pipocu John’a, varsa bir paket yaksın da o kokuyu bir kez daha çekeyim içime. Hah diyeyim, işte Oğuz Açan!
Beş kilometre bitti. Yolun yarısı… Ellerinde gitarlarla bir rock grubu bizim için “Keep on running”i çalmakta. Ambulansın şöförü çılgınca alkışlamakta... Bu gazla ben 20 kilometre bile koşarım. Karşımda bu sefer sıkı bir rampa… Yanıma yaklaşıyor bir adam “Well done mate! Keep on...”. “Eyvallah mate*” diyor, başlıyorum rampayı tırmanmaya. (*Mate – Britanya İngilizce’sinde dostum anlamında kullanılır).
Melek Hanım, sizinle tedavi arkadaşıydık… Bir doktorun doktorların eline düşmesini ne de yadırgamıştınız. Sizi çok sevmiştim, herkes çok severmiş; Atatürk Kültür Merkezi’nin güvenlik görevlisi de öyle dedi “adı gibi melek gibi bir insandı”, kitabımı size iletebilmek için adresinizi alabilirim umuduyla Taksim’e gittiğim o bahar günü... Oysa siz çoktan gitmişşiniz bizi bırakıp. Olsun, bu koşuda görüşmek, hal hatır sormak varmış… Sayenizde sekizinci kilometreye hiç durmadan vardım. Sağolun.
Hayat bu, doğum nasılsa ölüm de öyle bir şey… Günü yaşamak edebiyatı yapmamalı, sadece hatırlamalı, düşünmeli bazı zamanları… İşte canımızı çıkaran müdüre, ya da hiç bitmeyecekmiş gibi üzerimize bindirilen işlere, günlük abuk subukluklara, sonunda öyle ya da böyle çözülebilecek meselelere sıkıldığımızda, tansiyonumuz çıktığında düşünmeli biraz, o kadar.

Son kilometreye girdim. Kendimle gurur duymak hakkım. Bu ciğerler, bu dalak BEP kimyasallarıyla gazi olalı çok oldu, ama biliyorum beni arkamdan ittiniz, sizi hınzırlar! Yoksa koşabilir miydim hiç durmadan 1 saatte on kilometreyi!
Son beşyüz metre… Sponsorlarımın isimleri ve yüzleri her adımda gözümün önünde, hepinize sonsuz teşekkür;
Datçalı Özge ve bir türlü Datçalı olmayan Cevat
Million thanks to you Emma and Leon, Sally, Kate…
Sağolasın Çağrı Ertürk, nasıl Ankara ve de güzel oğlan…?
Win, Ayşem ve Alişko… Seneye beraber koşalım mı?
Sanem Göksel, tabii ki we’ll be keep on running…
Tuvana, yahu böyle yıllardır görüşmediğim arkadaşlarım hızır gibi yetişince ne de seviniyorum…
Minoş ve Philip, sizin adınızı “support function” olarak değiştiriyorum
Semin Gümüşel, öpüyorum o güzel gözlerinden…
Ayhan Gül, sen ne yüce bir adamsın yahu!
Rengin Onay, ne diyeyim sana “helal olsun be kuzen”…
Mehmet Ekşi, verdiniz gazı mecburen seneye de katılacağız, çok çok teşekkürler…
Özgür Toraman, büyüksün be abi…
Hadi Elazzi, her daim arazisin ama şu senin en olmadık günlerde pat diye saklandığın yerden çıkışın yok mu, öpüyorum seni kardeşim!
Lale, sen ne iyi bir kardeşşin yahu!
Özgür Demirdöven kardeşim, gel sana bir Chinese yedireyim gene, bir şişe de Shiraz benden sana…
Ceyda Sarah Pekenç, thank you so so so much…
Parisli Ülkerzade Aslı ve Emre Reis, Olimpos’ta görüşürüz diyorum, başlayın koşmaya şimdiden canımın köşeleri...
… Ve size de sonsuz teşekkürler sponsor olmak isteyip de internetin azizliğine uğrayan dostlar… Daha çok koşacağız hiç endişe etmeyin…
Keep on running!

Cuma, Eylül 12, 2008
Datça'da Zaman
"Alim Bey sizi merak ve heyecan ile bekliyoruz" diyor telefonun ucundaki bilge ses. Esas heyecan ve merak bende... Telefonu kapatmadan ekliyor, "Şenkayalar'ın karşısındaki büyük kavuçuk ağacının altındaki ev bizimki...". Alışmışım oysa ki ben, bilmem ne sokak, bilmem ne apartmanı, falanca daire... İşte Datça'da olmak bu.

Nihat Akkaraca için bir halk bilimci demek yanlış olmaz. Akkaraca'nın öykülerine ve izlenimlerine sadece edebiyat gözlüğü ile bakmamak, aynı zamanda, kültür, tarih, doğa perspektifinden de değerlendirmek gerekir. Satır aralarında verdiği ilginç flora ve fauna bilgilerinin yanı sıra, unutulmaya yüz tutmuş gelenekleri, dil özelliklerini de öykülerinde bir arşivci zekasıyla kayda geçirmiş Akkaraca. Öykülerin içindeki mübadele yıllarına ilişkin ipuçları da okuyucunun iştağını kabartacak cinsten. Hani diyorum ki Nihat abi şu üzerine roman yazılır dediği, bu yörede iç içe geçmiş, Türk-Rum hikayelerini de yazsa... Yazı ve Çeşme köyün günümüz kadar gelen taş evlerinin gizemini, hikayesini; göçüp de bir daha bu yarımadaya dönememiş insanların torunlarını anlatsa...
Nihat Akkaraca'ya bu güzel eser için sadece teşekkür etmek yetmez. Şimdiden hazır diğer kitap projelerini hayata geçirmesini sağlayacak maddi ve manevi desteği sağlamak da şart. İlk etapta bu kitabı edinmemiş olanların hemen bir kopyasını alması ve de kitlelere tavsiye etmesi bile önemli bir adımdır diye düşünüyorum. Sadece Datça'da değil Anadolu'nun bir çok yerindeki Nihat Akkaracaların bölgesel yönetimler tarafından desteklenmesi, yerel halk tarihi ve kültürünün yaşatılabilmesi açısından bir şart.
Okuyucuların işini kolaylaştırayım. "Datça'da Zaman"ı edinmenin en hızlı yollarından biri internet. Tabii kitapçı gezmenin ve görerek satın almanın keyfi ayrı... İşte size kitabı kolaylıkla satınalabileceğiniz bir link.
http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=TGIZSL28MZ4ZSE6U5JON
Nihat Akkaraca'nın keyif ile takip edeceğinize inandığım blogu ise:
http://nihatakkaraca.blogspot.com/
Cumartesi, Ağustos 16, 2008
Turchi, Greci; Una Faccia, Una Razza
Artık sabah akşam ERT seyrediyoruz. 'Kalispera', 'proto programa', 'ena, dio...', 'Turkiyas', 'Andreas Papandreu'... Gece 12 olunca önce derinden bir kaval ve sonrada keçilerin çıngıraklarının sesi, ardından dalgalanan Yunan bayrağı ve milli marş... ERT ile o kadar haşır neşir olduk ki bir süre sonra ben Yunan milli marşının melodisini bile ezberledim. Hala bilirim, arada mırıldanıp Yunanlı dostlarımı epey şaşırttığım olmuştur.

Cuma, Haziran 20, 2008
Dünya'nın Diğer Ucu: Cape Town


Sonunda yoldayiz. Yoldayiz dedim ama oyle kolay is degil dunyanin bir ucundan digerine kisacik surede gitmek. Hem oyle her zaman da ucuz olmuyor. Bu sebeple direkt ucus yerine Turk Hava Yollari ile Istanbul aktarmali gidiyoruz. Londra Istanbul 4 saat, bir de rotar ile oldu mu, al sana 6… THY bu rotarlari hep ben ucarken yapiyor, aksilikler hep beni buluyor nedense. Ucakta aldi bizi bir telas. Cape Town ucagi bizi beklemeden kalkarsa, o zaman giden vakte mi yanarsin, kim bilir kac gun sonra kalkacak ucakta yer bulma organizasyonuyla mi bunalirsin Tanri bilir! Neyse ucakta bizim gibi ayni ucaga yetisecek 30 yolcu varmis, is boyle olunca rahatladik. Yine de Istanbul’da kisa dahi olsa aktarma esnasinda free-shop’tan Guney Afrika’daki ese dosta bir iki kutu lokum, biraz Turk kahvesi ve de nar eksisi almayi planliyorduk. Hem bizim kuzu da biraz kosturur enerjisini harcardi. Kismet degilmis. Gecenin bir yarisi 30 kisilik enternasyonel yolcu grubu esliginde bir kapidan digerine depar atarak Cape Town’a kalkan ucaga kendimizi nasil attik ben de bilmiyorum. Yavruyu bos buldugumuz koltuklarin birine, duserse kafa goz yarmasin diye iyice saglama alip yatirdik. Biz de koltularimiza kivrildik. Kafa biraz sersem oldu tabii. Yeni bir cografyaya gitmenin heyecani ile hayal alemine daldim. Gozler kapandi… Gece karanliginda bir ara uyandim ve isil isil parlayan mehtabi bulutsuz bir gecede Nil Nehri’nin sularinda bana el sallarken buldum. Muhtemelen Misir’in guneyindeyiz, ya da coktan Sudan havasahasi icinde… Ucsuz bucaksiz bir karanligin icinde, milyonlarca yil uzakliktaymis gibi duran yildizlar misali parlayan belli belirsiz sehir isiklari da bir sure sonra gorunmez oldu ve Afrika, o “kara” Afrika hosgeldin dedi.
Sabahin ilk isiklari… Tanzanya uzerindeyiz, kimi yer yesil kimi yer corak. Mugabe’nin tepe taklat ettigi ulke Zimbabwe altimizda uzayip gidiyor. Kim bilir kac yuz kisi bugun G. Afrika sinirini gecmek icin ugrasacak ve Guney Afrika’daki 5 milyonluk kacak Zimbabweli nufusu daha da cogalacak? O meshur Kruger Milli Parki G.Afrika’nin kuzey eyaleti sinirlari icinde olsa da sasirtici bicimde ucaktan gorunen ilk manzara corak, hatta col gibi. Ucagimiz bir sure sonra Johannesburg’a dogru alcalmaya basliyor. Sehri saran teneke evleri yalayip geciyoruz ve tekerlekler yaklasik 9 saat sonunda yere degiyor. Ne yazik ki, ucaktan cikmak yok! Bir grup yolcuyu indirdikten ve de temizlikcilerin hizli bir bicimde ayaklarimizin cevresinde gezdirdikleri elektrik supurgelerini hayretle izledikten sonra, Airbus A330 homurdanarak piste cikiyor ve Afrika’nin en guney ucu Cape Town’a yol veriyor.
Cate Town’a yaklastikca daglar, vadiler ve aralara serpistirilmis uzum baglari… Etkileyici bir goruntu var. Atlantik Okyanusu, Umit Burnu, adi gibi bir masayi andiran “Table Mountain”, sehrin uzerinde danseden bulutlar… Cografya ve Tarih hocalarimiz Serap ve Gunseli hanimlar aklima geliyor. Bartolomeu Dias ve Vasco da Gama’yi kimbilir kac kez dinledik onlardan…
Afrika’nin en uc noktasinda kurulmus 4.5 milyonluk Cape Town ilk kesfedildigi gunden bu yana, dogal kaynaklari ve de iklimi ile bir cok farkli kulturleri icine cekmis. Her ne kadar Umit Burnu’nun kesfedilisi 1497 olsa da, bolgeye Avrupalilarin gercek anlamda ilk yerlesimi 1652 Dutch East Company’nin Cape Town’u Asya ticaret yolu uzerinde onemli bir liman olarak benimsemesi ile baslamis. Hollandalilar limanin kurulus asamasinda is gucunu karsilayabilmek icin Endonezya, Malezya ve de Madagaskar’dan gruplar halinde koleleri Cape Town’a getirmisler. Napolyon Savaslari’ndan yenik cikan Hollanda Asya’daki somurgelerinin kontrolunu Buyuk Britanya Kralligi’na birakmak zorunda kalmis. Ingilizlerin Asya’daki somurgelerinden gelen Hint nufusu ile Cape Town 19.yy’da dunyanin butun renklerini ve de seslerini barindiran bir kent halini almis. Bu renk cumbusu maalesef yine insanoglunun kibir ve hirsina yenik dusmus ve Guney Afrika en karanlik gunlerini 1948’den sonra “Apertheid” (irksal ayrim) donemi ile yasamaya baslamis. Amacimiz tarih ve política dersi vermek degil ama Apertheid’in 11 Subat 1990’da Mandela’nin hapisten saliverilisinden bir kac saat sonra Belediye Sarayi’nda halka yaptigi konusma ile sonlandigini belirtmekte fayda var.
Politikayi bir kenara birakalim. Yeni bir cografyaya gidince ilk yapilmasi gereken kalacak bir yer teminidir. Kimileri bunu onceden ayarlar (ki vaktiniz kisitli ise bu secenek vakit kaybetmemek acisindan iyidir), kimi de kalacagi yeri bizzat gormek ister ve de biraz dolasarak sonunda icine sineni secer. Cape Town gibi turistik bir sehirde konaklama icin bir suru alternatif var. Bana sorarsaniz sehrín her daim en hareketli ve de en guvenli olan eski liman bolgesi Waterfront cevresini tercih etmeniz en akillica olacaktir. Guvenlik diye bosuna demiyorum cunku son uc dort yildir gasp ve hirsizlik Cape Town’da dahil olmak uzere ulkedeki en buyuk sorun. Burada maksat paranoya yaratmak degil, sadece uyari… Tabii yazarin burada okuyucuya Waterfront’u onerirken kendinin sehrín ic bolgelerinde Strand Caddesi uzerindeki Fountain Hotel’de kalmasi celiski gibi gozukse de, bu tamamen ekonomik sebeplerdendir cunku yazarin butcesi Waterfront cevresindeki “posh” otellere yetmemistir. Posh degiliz kardesim, hic diliniz yormayin.
Guney yarimkure sonbaharini yasarken herkes gibi bizim aklimizda da bag bozumu ve sarap bolgesi var. Ancak bir taraftan da gozumuz Table Mountain’da cunku sehri tepeden kusbakisi bakan bu ilginc dagda hava degisimi o kadar hizli oluyor ki yerlilerin degisiyle “gunesi ve bulutsuz havayi gordun mu Masa Dagi’na hemen cikacaksin”… Ancak biz toparlanana kadar cappucino kopugu gibi bir bulut kutlesi dagin tepesine sapka misali konup tum teleferik seferlerini iptal ettiriyor. Uzerine bir de dogudan esen ve insanin yuzunun her an gerilmesine sebep olan sert ruzgar eklenince ancak dagin etegine kadar cikabiliyoruz. Cok dert etmemeli cunku Masa Dagi’nin dogu yamaclarindan asagiya inince Malaylarin yasadigi, gokkusagi gibi rengarenk boyanmis evlerle kapli Bo-Kaap bolgesi Cape Town’un Asyali yuzunu gostermek icin hazir bekliyor. Bu semt bana sorarsaniz sehrin en fotojenik mekanlardan biri. Bir de Malezyalilarin “mee” dedikleri noodle”lara merakli iseniz burada midenizi bayram edecek…
Sarap bolgesi Cape Town’un kuzey batisina dusen uc ana sehir cevresinde yogunlasmis; Paarl, Stellenbosch ve Franschhoek. Bu uc sehir de Afrikaan, yani bir baksa degisle Dutch kokenlilerin cogunlukta oldugu bolgeler. Yani kara Afrika’nin buralarda pek bir kara hali yok! Pinotage Guney Afrika’nin has saraplarinin cekildigi uzum cinsi. Ilk sarap ureticileri bakmislar tek basina hic bir uzum turu iklime adapte olamiyor, binbir ugras sonrasinda Pino Noir ile bizim Carignan olarak bildigimiz iki uzum turunu asilayarak Pinotage’i ortaya cikarmislar. Eger fume ve alkolu yuksek sarap seviyorsaniz dogru yerdesiniz.
Cape Town olmazsa olmaz gorulmesi gereken bir yer daha var; o da hic kuskusuz Umit Burnu’nun bulundugu Cape Peninsula. Denize doğru uzanan kayalık bir burun olan Ümit Burnu denizden yaklaşık 245 metre yüksekte. Afrika'nın en güneydeki noktası olduğu yaygın kanı olmakla birlikte, kıtanın gerçek güney ucu Ümit Burnu'nun 160 km güneydoğusundaki Agulhas Burnu'dur (Cape Agulhas). Cografya sinavinda hocanizi etkilemek istiyorsaniz buyurunuz; Ümit Burnu 34 21'26" S, 18°28 25" E koordinatları üzerindedir.
Cape Peninsula’yi gezmenin en ucuz ve en kolay yolu araba kiralamak. Eger tersten akan trafikte (Ingilizler kizmasin ama ben buna “wrong side of the road” diyorum) direksiyon basina gecmek sizin icin sorun degilse, tur firmalarinin yalapsap yaptigi bu parkuru araba ile arzu ettiginiz gibi her yol ve patikaya girerek daha keyifli ve de heyecanli hale getirebilirsiniz. Araba kira lama fiyatlari sasirtici derecede ucuz. Eger isi biliyorsaniz ve de buyuk saglayicilara pabuc birakmaya niyetli degilseniz gunlugu 40-50 YTL civarinda kiralik araba bulmaniz zor degil. Tabii, 1.2 litre motora razi olacaksiniz o ayri.
Umit Burnu ve cevresi tum corakligina ragmen inanilmaz etkileyici. Iki engin okyanusun birbirine tosladigi noktaya bakinca yuzyillar onceki teknoloji ile nasil olmus da bu bu yollardan ticaret gemileri gidip gelmis diye agziniz acik dusunuyorsunuz. Dev dalgalar sarp kayalara carpip kopukler sacarken diger tarafta da insanin neredeyse ayaklarini yerden kesecek kadar guclu, hic kesilmeden esen bir ruzgar… Bir de cevrenizde yemek bulurum umuduyla cirit atan Babun maymunlari… Aman dikkat, Babunlarin cevresinde elinizde yiyecek icecek ile dolasmayin, bizim Istanbul’daki kapkaccilari cebinden cikaracak derecede eskiya ruhlari var! Yarimadayi cevreleyen issiz koylarda penguen ve de fok suruleri insana National Geographics televizyon kanalinda sunuculuk yapiyor hissini tattiracak cinsten. Foklara dalmisken arkanizda devekuslarinin olup olmadigini da ara ara kontrol edin cunku bu ucamayan kus irileri adam haklamada oldukca iyi hunere sahipler!
Okyanus Cape Town’nin her kosesinde hayatin bir parcasi. Hava guzel diye heyecana kapilip kendinizi Atlantigin sularina atmanizla cikmaniz bir olabilir. Neden derseniz soguk su akintisi sebebi ile yilin buyuk bir bolumunde Atlantigin su sicakligi ortalamasi 12 C’yi gecmiyor. O zaman giderim su sicakligi 20 derece civarinda olan Hint Okyanusu’na atlarim derseniz, denize girdiginiz kumsalin kopekbaligi agi ile cevrili olup olmadigini sorun derim? Eh sizin Jaws olarak filmini seyrettiginiz beyaz buyuk kopekbaliklari Guney Afrika’da bu filmi kostumsuz oynuyorlar!
Guney Afrika’ya gelip de politik konulara bulasmamak elde degil. Hele listenin basinda Nelson Mandela gibi onemli bir liderin neredeyse 30 sene yattigi Robben Adasi varsa… Cape Town’un 12 km acigindaki bu adaya her gun duzenli turlar yapiliyor. Adanin eski sakinleri (o zamanki suclular) simdi rehberlik yapip aci anilarini anlatiyorlar. Ada 1990’lara kadar hapisane islevini surduruyor ve 1994’de Nelson Mandela’nin ulkenin ayrimdan sonraki ilk cumhurbaskani olmasi ile ibret olsun diye muzeye donusturuluyor. Bu adada anlatilanlari dinleyip, ortami gordukten sonra insan oldugunuza utaniyorsunuz.
Afrika’nin en az Afrika olan sehrine bir gun yolunuz duserse mevsim olarak en keyifli donemin Mart ve Nisan aylari oldugunu unutmayin. Ayrica, ulkenin milli cerezi haline gelmis kurutulmus et “Biltong”u bir sise Pinotage esliginde deneyin. Bizim gibi cereze merakli bir irkin bunu sevmeyecegini zannetmiyorum.
Not: Ey gezgin, Afrika’ya gittin de hic safariden bahsetmedin diyenlere soyleyeyim. Turist avlamak icin yapilmis “game park” adi altindaki hayvanat bahcelerini saymazsak Cape Town’da oyle safarilik bir fauna ve de flora yok. Eger amaciniz safari ise yolunuz kuzeydoguda Mozambik sinirindaki Kruger Milli Parki’na dusmeli.
Cumartesi, Mayıs 03, 2008
Var Mı Şu Kapıların Dili?

Cuma, Ekim 26, 2007
Cikti... Bir Turk Bir Ingiliz ve Uc Kurusluk Dunya
SEVGİLİ DOSTUM,
Kitabını defalarca okudum. Defalarca, kimselere açmadığın sırlarını, hani başkalarını bırak, bunca yıllık dostluğumuza rağmen bana bile anlatmadığın kimi ayrıntıları gözden geçirdim. Yolculuğunuzu hazırlayan hastalık sürecinden, uzak coğrafyalarda başınızdan geçen ilginç olaylara kadar, bu kitabı oluşturan her şey üzerine uzun uzun düşündüm. Sonunda bütün bunlardan öğrendiğimi sandığım şey, yaşadıklarını anlamamın aslında ne kadar zor olduğuydu.
Borges, Aristo'nun bir eserini çevirmeye uğraşan İbn Rüşt'ten bahsettiği bir hikayenin sonunda, bunun, bir başarısızlık öyküsü olmak üzere yazıldığını açıklar. Zira, hikayedeki İbn Rüşt, hayatında tiyatronun hiç yeri olmadığı halde, trajedi ve komedi kavramlarını anlamaya, hatta açıklamaya çalışmaktadır. Söz konusu başarısızlığın en önemli özelliğiyse, İbn Rüşt tarafından anlaşılamayan şeyin, dünyanın bin bir gizeminden biri değil de, başkaları için anlaması son derece kolay bir şey olmasıdır.
Şöyle düşün: Kansere yakalanmayan bir insan için, radyoterapiye ilk girişinden önce beklediğin o salonda, vaktin nasıl korkuyla geçtiğini tam olarak anlamak mümkün olabilir mi? Oysa, yazdığın kitabı okurken, benzeri bir bekleme salonunda yaşadıklarını anımsayan insanlar için, bunların dile getirilmiş olması bile ne kadar önemli, değil mi? Her gün işlerine gidip gelirken, hayatın kendilerine verdiği nimetleri düşünmeyi unutan, bir düzenin parçası olmaktan başka herhangi bir varlık hissine sahip olmamaya başlayan insanlar için, her şeyi bırakıp gitmenin, düşledikleri yolculuklara çıkmanın fikri bile ne kadar uzak. Oysa çok iyi hatırlıyorum, yazılarını okuyup yıllardır ertelediği uzun yolculuğa çıkmak için senden ilham aldığını söyleyen ve teşekkür eden adamı. Hayatlarında yaşadıkları ülkeden dışarı adım atmamış olanlar, ya da yurtdışı seyahati denince akıllarına, bol parayla alışverişe gidilen Avrupa ülkelerinden başka bir yer gelmeyenler için, o uzak coğrafyaların kokusunu hayal etmek, olası mı? Sen bile, onca yıl İstanbul'un çilesini çekerken, bir gün Kota Kinabalu Dağı'na tırmanacağını hayal edebilir miydin, söyle. Oysa, doğduğu ülkenin daha önce gitmediği bir yöresine bile, seninle aynı gezgin ruhu taşıdığı için, o onmaz merakla dalan kişi, çok iyi anlayacaktır, eminim; suyu düzgün akmayan, içinde farelerin cirit attığı bir pansiyonda, ertesi gün görüleceklerin heyecanıyla uyumadan geçirilen geceyi.
Seninle neredeyse yirmi yıldır mektuplaşırız. Paylaşmak denince, aklımıza mektuplaşmak gelir. Okurun bunu bilmesi, belki kitabın ilk bölümünün neden mektup seklinde yazıldığını anlamasına yardımcı olacaktır. Bu arada, yirmi yıl diyorum da, dile kolay geliyor. Gençlik günlerimizi hatırlıyorum. Kendimizi dokunulmaz sandığımız zamanları. Hastalıkların, hayatın olağan zorluklarının, ayrılıkların bizim için olmadığını düşünmenin zaten, gençlik demek olduğunu anlıyorum düşününce. Ne kadar kırılganız aslında, diyorum kendi kendime. Sarsılmaya ne kadar açığız. Sonra, aslında o kadar da kırılgan değiliz, diyorum. Bugüne kadar, düşe kalka da olsa, sağ salim gelebilmişiz nihayetinde. O dönemin anılarında kaybolmamaya çalışıyorum. Anılarına bağlı yaşamak, bir süre sonra anılarda yaşamaya dönüşüyor zira. Yaşayamamaya dönüşüyor. Onlardan kurtulmak lazım. Sırtımızdan indirmek lazım yüklerini. Unutmadan ama. Yazarak, ya da belki bir yerlere kaydederek sabitlemek anıları. Paylaşmak. Ve yaşamaya asılmak lazım. Senin yaptığın gibi.
Dostum, müsaade edersen, son birkaç satırı da, doğrudan okurlarına yönelik yazmak istiyorum.
Önsöz niyetine yazılmış bu satırlar, belki çok kişisel oldu. Sizler, daha ziyade kitaba dair ipuçları bekliyordunuz. Ancak, ben de yukarda sözü geçen İbn Rüşt gibiyim. Girişini yazmaya çalıştığım bu kitabın gizlerine tam olarak vakıf değilim. Yalnız şunları söyleyebilirim: Bir kitabı, hayatınızı değiştirsin diye okumak pek akıl kârı bir iş değil, biliyorum. Bu kitap da, size yol göstermek, hayatın anlamını anlatmak iddiasıyla yazılmış değil. Ancak, elinizde tuttuğunuz kitabı okuyunca göreceksiniz ki, yazılmış bu satırlar, bütün içtenliklerine ve yalınlıklarına rağmen, -ya da belki tam da bu yüzden-, hayata dair esaslı ipuçları taşıyorlar. Sizden önce okuyan birçok kişiye, çektikleri sıkıntılarda yalnız olmadıklarını anlattılar. Bazılarına, içinde yaşamaya alıştığımız için artık farkına bile varmadığımız monotonlukların ne kadar kolay değişebileceğini gösterdiler. Kimilerine, sürekli erteledikleri bir şeylere başlama, ya da yarım bıraktıkları bir şeyleri yeniden ele alma cesareti verdiler. Hani başka hiçbir işe yaramamış olsalar, en azından tanıklığı oldukları keyifli geziyi, farklı iklimleri, uzak ufukları ballandıra ballandıra anlatıp, bize hayaller kurdurttular.
Şimdi lütfen arkanıza yaslanıp kitabınızı rahat rahat okuyun ve bitirdikten sonra bir kez olsun kendinize sorun: Peki ben nereye kadar gidebilirim?
A. Emre Ülker
Paris - Nisan 2007
Cuma, Mayıs 18, 2007
İlk Görüşte Aşk: Dubrovnik
Uzunca bir suredir Akdeniz’e hasretim. Uzakta yasayinca insan, hele benim gibi kuzeyde Oxford’daysa; grilikten, yagmurdan, bir turlu insanin kemiklerini isitmaya yanasmayan gunesten biraz da bikmissa, gunun her saati aklinin bir ucunda hep o bildik, insani kucaklayan, bir cirpida dertlerini unutturan denizi ariyor, onu dusunuyor.
Hirvatistan bana hic bir zaman Akdeniz’in bir parcasi gibi gelmemisti. Hatta onun tek basina bir ulke olusu bile benim hafizama kazinmasi cok ama cok uzun zaman aldi. Orasi hep cocuklugumun gizemli ulkesi Yugoslavya’ydi. Yakin ama bir o kadar uzak, efsane basketbolcu Drazan Petrovic’in, liglerimizde top kosturmaya baslayan Kovacevic’in, Simovic’in, lise yillarinda beraber yatili okudugum Faris Cengic’in, Yugo arabalarin, 1984 Kis Olimpiyati’nin, Kizilyildiz’in ulkesi... Taa ki, Haziran 1991’de baslayan o insanligin yuzkarasi savasa kadar.
Hirvatistan’a gitme plani hep vardi, ama yakina nasil olsa gidilir dusuncesiyle hep ertelemistik. Gun gelip de bu ulkeye iki degil de uc kisi gidecegimiz aklimin ucundan gecmemisti dogrusu. Elli litrelik cantalarla gezmeye alismis iki insan simdi, 9 aylik bebegimizin bezleri, emzikleri, puseti, ne olur ne olmaz dusuncesiyle cifter cifter alinan bebek tulumlari, islak mendiller ile Dubrovnik’e 1 haftalik bir geziye degil de sanki oraya tumden goc etmeye gidiyor gibiydik.
Dubrovnik Tanri’nin dantel gibi isledigi Dalmacya kiyilarinin guneyinde, Hirvatistan’in iyice daralip da Bosna Hersek ile cizgi haline geldigi noktada kurulmus tarihi bir liman sehri. Ucagimiz Adriyatik’in bize goz kirpan masmavi sularinin uzerinde alcalirken resim gibi cizilmis bir yarimadaya kurulmus eski sehirin tepeden goruntusu daha ayak basmadan bizi heyecanlandirmaya yetiyor.
Eski sehrin Ploce Kapisi’na bakan, surlarin hemen bitisigindeki kucuk misafirhanemizin ahsap panjurlarini sabirsizlikla aciyorum. Eski liman ve Ragusa’nin sehir duvarlari bizi karsiliyor. Bu şehir resimlerde gördüğümden de daha güzel ve daha narin. Akdeniz'in aklımda yer eden bütün şehirlerinden izler taşıyor sanki. Etrafını çevreleyen sarı beyaz tondaki duvarları ile biraz Valetta, katedrali ve taştan döşenmiş meydanları ile biraz Floransa, çeşmeleri ile Roma...
İnsan bu kadar etkileyici, bu kadar güzel bir şehrin bundan sadece 16 yıl önce savaşın alçak yüzüyle karşı karşıya geldiğine inanamıyor. Yine bu kadar kısa sürede, savaşın izlerinin sanki hiç olmamış gibi silinebilmesine de şaşıyor.
Dubrovnik; ya da tarihteki ismiyle Ragusa Balkanlarin belkide Balkan olmayan tek sehri. Hani ucaktan inip pasaport kontrolunden gecmemis olsam neredeyse Italya’da olduguma inanacagim. Akdenizdeki tum ticaret limanlari gibi Dubrovnik’te 7. yy’dan itibaren Araplardan Bizanslilara, Venediklilerden Osmanlilara kadar bir cok gucun egemenligi altina girmis. Oyle ki, Napolyon bile 1806’da sehri kusatmis. Dubrovnik’in sloganinin, her kose basinda bir arma ile beraber insanin karsisina cikan “Libertas” yani ozgurluk olduguna sasmamali. Bu sehiri belki de bu kadar guzel ve etkileyici yapan da hic kusku yok ki, bu tarihi sentez ve bu kulturel karisimi ozumsemis halki.
Ploce Kapisi’ndan iceriye girip de yuksek duvarlarla cevrili dar yoldan sehrin icine ilerlemeye basladiginda yuzyillar oncesine keyifli bir yolculuga basladigini hissediyor. Dubrovnik’in can damari Stradun. Bu sehri bir ucdan digerine kesen uzun bir cadde. Insanlarin piyasaya ciktigi, birbirini gozlemledigi, kahve ictigi, Katedral’den yayilan ilahileri dinledigi bir bulusma noktasi. Ne bir araba, ne de sizi kolunuzdan bacaginizdan cekistirerek bir seyler satmaya calisan biri var. Stradun’u kesen sagli sollu ufak sokaklara girince sehir dar ve dik basamaklarla sizi kale duvarlarina dogru cikariyor. Tepeden bakinca birbiri ile uyumlu kirmizi bir kiremit denizi ve de ucsuz bucaksiz bir mavilik insani sarip sarmaliyor. Sokaklarin koselerine gizlenmis kucuk mutfaklardan kalamar ve midye kokulari insani her an ac hissettirtecek cinsten…
Sehir bir acikhava muzesi olsa da muhakkak, belli yapilari sadece disaridan gormek yetmiyor. Tepeden bakildiginda buyuk kubbesi ile sehrin sembolu olan Dubrovnik Katedrali bunlardan biri. Hikayeye gore Aslan Yurekli Richard’in bir sefer sonrasinda Dubrovnik aciklarinda bir deniz kazasi gecirip olumden kil payi kurtulmus. Hayatinin kurtulmasi serefine sehir yoneticilerine bagisladigi altinlar ile bu katedral yapilmis. Sehrin tum onemli yapilari gibi bu ibadethanenin mimari da yine Italyan. Sponza Pallace ise havasi koklanmadan gecilmemesi gereken bence Dubrovnik’in en guzel yapisi. Sponza Pallace Stradun’a Ploce kapisindan girince sag kolda kendini saklamis duruyor. 16 yuzyilda insa edilmis bu yapi, yil boyunca sehirdeki onemli sanat sergilerine ev sahipligi yapiyor.
Yine de bu kucuk Italya gercek Hirvatistan degil. Dubrovnik’in eski sehrine buyuk bir askla bagli halk kale duvarlarinin disindaki mahlelerde, Pile ve Ploce’de yasiyor. Eski sehirdeki Italya havasi dis mahallelere girdikce bizim Ege kasabalarini animsatiyor. Kapi onlerine atilmis tahta iskemlelerde ufka dalmis yasli teyze ve amcalar unutmak istedikleri, unutmaya calistiklari savasi uslarindan atamamislar sanki.
Dubrovnik insani, sevecen, yardimsever ve de konuskan. Ancak bir tek konu var ki kimse bunu agzina almak istemiyor; savas. Iste o zama suratlar eksiyor, gozler bugulaniyor. Bu havayi dagitmanin en iyi yolu “Rakija”dan bahsetmek, iste o zaman gozler isildiyor ve insanin genzini yakan o sert Hirvat brandy’si raflardan indiriliyor. Ismi bizim “raki”yi cagristirsa da bu iki ickinin birbiriyle hic bir akrabagligi yok. Madem ickiden soz actik, biraz da yemeklere deginmeli. Dubrovnik halki denizden ne ciksa yiyor. Sebzeli balik corbasi yemeklerden once istah acici olarak sunuluyor. Hirvatlarda bizim gibi hamurisine merakli. Hatta boregin ismi bile “Burek”. Bu hic kuskusuz Osmanli ile kimi zaman icice kimi zaman da komsu olarak yasamalarinin mutfaga etkisi. Kapali borekler, etle ve de peynirle firinlarda pisiriliyor. Bir de “Cevapcici” var ki bu bizim koftenin uzaktan akrabasi.
Dubrovnik, Venedik’e gitmeden az da olsa Venedik’i yasamak isteyenler icin iki uc gunlugune her mevsim gidilmesi keyifli bir sehir. Yazin deniz ve yelken keyfi olsa da, kalacak yer problemi ve de igne atsan yere dusmeyecek cinsten turist kalabaligi sebebi ile ozellikle Temmuz ve Agustos aylarinda sehir adami cileden cikarabiliyor. Ancak bahar aylari Dubrovnik icin hem sicaklik hem de fiyat olarak en uygun donem. Hazir Hirvatistan AB’ye girmemisken ve de Turkler’den vize istemiyorken bu guzel sehri gormeli. Hadi ne duruyorsunuz!
Salı, Nisan 24, 2007
Kinga "Free Spirit"


This quote stayed with Kinga and Chopin all along their hitchhiking journey around the world. Now a new, but very old dream pushed Kinga towards Africa. Although as the Tibetan saying goes:
"You never know what will come first: a new day or the next life."
Kinga lived her life to the fullest and passed away at the peak of fulfilling her dreams, in the happiest time of her life. She left us with the great power of inspiration to live a meaningful life and cherish each of its precious moments. Kinga passed away peacefully, strong and well prepared for her next and greatest journey...and such readiness I wish us all from the bottom of my heart.
Cumartesi, Şubat 24, 2007
Dünyanın Bütün Sabahları
Bu yazıyı uzun bir süre erteledim, aynı Paris’e gidişim gibi. Kalemler, kağıtlar, notlar masamın üzerinde öylece durdu. Uykumun kaçtığı geceler uzun süre düşündüm, oturdum, kalktım, bir iki satır bir şeyler karaladım, camı açtım, gözlerimi kapadım... Olmadı, bir şişe Chateau la Mission Haut Brion açtım belki ilham verir diye, yine olmadı. Zaten ben Fransız şaraplarından hiç anlamam!
Aslında bu yazıyı ben yazmamalıydım. Ertelemem ondandı. Belki bir dost gelir de beni bu ağırlıktan, bu huzursuzluktan kurtarır diye bekledim. Gelmedi, gelen olmadı. Derdim, aynı Fransız şarapları gibi oluşundan benim Fransa’yı bilişim. Yarım yamalak, eksik, fazlasıyla ön yargılı... Hem ben Fransızca bile bilmem. Fransız okullarının kapısından girmişliğim var, ama onlar hep kızların aşkı uğruna... Bu yazıyı ben yazmamalıydım demem, ertelemem, boşuna değil.
Hem beni, hem de okuyucuyu bu dertten kurtaracak, Paris’i herkesin duymak istediği gibi anlatacak, Fransız okulunun tozunu yutmuş, şiirden, sanattan Fransız şaraplarından anlayan biri bir gelseydi de beni bu dertten kurtarsaydı. Dedim ya işte gelen olmadı.
Paris’e ilk adım attığım gün, herkes gibi dünyanın en romantik şehrine geldiğimi hissedeyim diye, sanki pazarda satılan elmaymış, armutmuş gibi kaldırımlarda, sokaklarda, kafelerde, meydanlarda, şarap kadehlerinin ardında romans aradım. Biri gelse de beni öpse, ben de onun saçlarını koklasam, ona şiirler yazsam, dünyanın bütün renklerini, bütün seslerini ona armağan etsem, sonra hiç olmamış, ben onu hiç bilmemişim gibi kaybolsa ve ben aşk acısının, kalp acısının, dünyanın bütün acılarının on katını, hayır hayır yüz katını yaşasam, sabahlara kadar göz damarlarımı kurutsam...
Size Eiffel’in ihtişamını, Montparnasse’ın sıcak sokaklarını, Louvre’un insanın yüreğini kabartan ilhamını, Arc de Triumph’un iki yüz seksen iki basamağını, Concorde Meydanı’nın ihtişamını, St. Germain’in şık kafelerini anlatmayacağım. Zaten anlatsam Frankofon dostlar beni taşa topa tutar, Paris’i bilenler canıma okurlar. “Paris’i, Fransa’yı bilişim iki ekmek somunu kadar bile değil” diye boşuna demiyorum. “Peki ya kulum, nedendir bu bize çektirdiğin azap?” diye biri çıksa sorsa... Var elbet bir cevabım.
Paris ile ilk tanışmam Fikret Mualla ve Bedri Rahmi sayesindedir. Sonra Nedim Gürsel’in “Paris Yazıları”, Demir Özlü’nün “Paris Güncesi”, Hıfzı Topuz’un “Parisli Yıllar”ı... Annemin Mecidiyeköy’de büyüdüğü yıllarda sıra sıra çamların ve dutlukların arasındaki Mecidiyeköy Likör Fabrikası’nın duvarlarında bir Parisli’nin, mimar Robert Mallet Stevens’ın emeğinin olması da Paris ile benim geçmişim arasında oluşan garip bir buluşmadır. Lise yıllarında hayret ve hayranlıkla resimlerine merak sardığım Piccasso ve sonradan bir rastlantı eseri hiç olmadık yerlerde sarının tonlarına bulanmış kadınları ile karşıma çıkan Modigliani’nin ortak noktalarının Paris olması benim bu şehre olan ilgisizliğimi değiştirmemiş, ama kafamın bir tarafında bu uzaklık beni hep rahatsız etmiştir. Ressamların, yazarların, heykeltraşların, müzisyenlerin, yaratmaya meraklıların ve feylesofların Paris tutkusunun sebebinin klişeleşmiş bir moda mı, piyasa mı, yoksa Paris’in üzerine atom bombası düşse yine de değişmeyecek etiketi “romantizm” mi olduğunu bilmek zordur. Zaten bunun da çok önemi yoktur çünkü Paris dünyanın bütün sabahları ve dünyanın bütün geceleridir. Paris umuttur, sokaklarında Marin Marais’in çellosundan çıkan hüzünlü notaların şehridir. Ve Paris bir o kadar umutsuzluktur, beklemelerdir ve biraz da gitmeler, hatta ulaşılamayacağa... Paris tabii ki yalnızlıktır, sokaklarında yüzlerinde yarı makyaj ve ellerinde son dostları köpekleriyle dolaşan dulların şehridir.
Paris benim dostumun şehridir. Benim uzak, onun yakın olduğu çocukluğumuzdur. Rüzgarın hep güneyden estiği, Akdeniz’in kokusunu getirdiği, kuzeyi unutturduğu... Paris benim bir türlü bilmediğim, bilemediğim, cahilliğim, öğrenmek isteyip de öğrenemediğim, dilini anlamadığım, sokaklarında İngilizce konuşmaya utandığımdır. Paris işte benim bir türlü anlatamadığım, ertelediğimdir.
Cumartesi, Şubat 10, 2007
Bir Kış Düşü Üzerine Ağıt
Hava sıcaktı. Ağustos böcekleri kulakları sağır edercesine bağırıyorlar, kırlangıçlar kurumuş incir ağaçlarının çevresinde birbirlerini kovalıyorlardı. Rüzgar güneyden ateş topu gibi esiyor, sararmış otları oradan oraya savuruyordu. Eylül senin en sevdiğin aydı. Benim seni bulduğum, öptüğüm, kokladığım ve sonra da kaybettiğim... Ve şimdi ben yollarda seni arıyorum, senden bir iz bulmak için, seni bulmak için.
Taşlıca’ya kadar kah dağlarında kah yanı başımda uzayıp giden çam ormanlarında umutsuzca dolandım. Susuzluğumu şelalede, hani o senin soğuk sularında saçlarını ıslattığın, beni öptüğün, göbeğimle alay ettiğin, kelebeklere ninni mırıldandığın şelalede giderdim. Aradan onca yaz geçmiş olmasına rağmen günlük ağacının kokusu zalimce yokluğunu, terk edişini, terkedilmişliğimi, yalnızlığımı, çaresizliğimi getirdi. Kokular unutulur sanırdım. Meğer kokular adamı elli sene de geçse esir alır, vururmuş tam ciğerinin ortasından.
Taşlıca ismi gibi, yer gök taş. Uzakta yıllar evvel terk edilmiş bir Rum köyü... Eşeğinin üzerine yan oturmuş, içi incir dolu sepetleri ortasında ince bıyığı, kırmızı gömleği ve lacivert kasketi ile Picasso’nun tablolarında çıkmış gibi duran köylü ne aradığımı bilirmiş gibi eliyle uzağı, vadinin içinden yılan gibi kıvrılarak giden patika yolu gösterdi. Geçit vermez bir edayla yola serpilmiş kayaların arasından sana ulaşabilmek için koştum durdum. Bir ara, tepemde dünyayı kasıp kavururcasına yakan güneş beni kendimden geçirmiş olacak ki, iki zeytin arasına boylu boyunca uzanmış bir halde kendim yatar buldum. Uzun kulaklı, zayıf, ıslak burunlu bir tekir yanıma gelip bacaklarımı arasına sokuldu, bir o yana bir bu yana dönerek süründü durdu. Seni sordum, bana öylece baktı, patilerini yaladı sonra yine baktı ve sanki ben hiç o soruyu sormamışım gibi ufka daldı.
Rüzgar batıdan dünyayı alıp götürmek istercesine esiyordu. Bir süre, küçük bir tepeciğin üzerine tüneyip belki rüzgar senden bir şey getirir diye bekledim. Savrulan çamların iğneleri, kumlar kollarıma bacaklarıma battı. Koca bir tomar kuru çalı top gibi yuvarlanıp, dikenlerini batırıp uçup gitti. Canım acıdı...
Bir serçe anlamsızca tepemde uçup durdu. Bilir miydi neyi aradığımı? Yutmanın, görmemenin, susmanın, unutmanın, küsmenin, kurumanın anlamını bilir miydi? Alır mıydı beni yanına? Götürür müydü yuvasına? Serçe durdu, omzuma kondu, “götürürüm” dedi. “Aradığın orada”...
Sana kavuşmak için, senin için koştum, koştum, koştum... Önce rüzgar kokunu getirdi bana. Sonra sesini duyar oldum inceden. Bir an once sana kavusmak, yillarin yüreğimde bıraktığı acıyı dindirmek için var gücümle sana koştum. Onümde sanki hiç sonu yokmuş gibi duran yamaçtan üzerime kayıp da ayaklarımı kan revan içinde bırakan sivri, keskin taşlara aldirmadim. Zirveye iki adim kala dehşet bir korkuya kapıldım. Ya yoksan. Ya orada değilsen diye düşünmeye başladım. O sırada tepemde beliren atmacanın çığlığı ile sendeledim. Nefesimin kesilmesine, bacaklarimdan ince ince süzülen kana, susuzluktan birbirine yapışmış kuru dudaklarıma aldırmadım. Gözlerimi kapadım, bacaklarımı öylece koyverdim...
Biliyordum tekrar karşılaşacağımızı, ayrılışın bir son olmadığını, bir kader olmadığını biliyordum. Gözlerimi açtığımda karşımdaydın. Güzel, büyülü ve sonsuz.... Öptüm, öptüm kokladım... Mavi’m diğer yarım benim.
Cuma, Kasım 03, 2006
GEZGIN MEDENIYETTE SASAR!
Her sabah Londra’ya binlerce kisi, kuzeyden, guneyden, dogudan, batidan yani guney Britanya’nin her noktasindan calismak uzere baskente akin ediyor. Aksam da yine bir o kadar insan geldikleri gibi evlerine geri donuyorlar. Kolay is degil bu. Yorucu, yipratici, sinir bozucu. Ben de bu guruhun icinde her gun Oxford’dan Londra’ya gocuyorum, aksam isim bitince de yine trenle memlekete donuyorum. Gunler uzunken iyi de, kis geldiginde gunler kisaldiginda bu gidip gelmeler iyice tatsizlasiyor. Aydinlikta insan en azindan arada kitabindan, gazetesinden basini kaldirip Ingiltere’nin yemyesil otlaklarina dalip gozunu dinlendirebiliyor. Karanlikta ise, karalar baglamis ruh iyice daraliyor, vagonun icindeki floresan isigina bakan gozler yorgunluktan kayip gidiyor. Bitap dusmus beden bazen kendini koyveriyor. Bu uykular bir sonraki istasyonun anonsu ile bolununce insan saskin bir sekilde uyaniyor. “Basimi yandaki lordun omzuna koymus muyum, salyam adamin halis Highland kumasindan yapilmis ceketine akmis mi?” endisesi bir kac saniyelik bir sersemlik yaratiyor. Kimi zaman uykular oyle derin oluyor ki, basima gelmesinden korktugum ama eninde sonunda gelecegini bildigim hadise sonunda oluyor.
Misil misil uyumaktayim. Ruyamda bir ziyafette yemekleri mideye indiriyorum. Keyfim yerinde. Yemege davet eden adamin miriltili konusmasi ninni gibi geliyor. Ninni dozu artiyor, garip mikrofonik bir ses aliyor ve........ uyaniyorum. Ne ninnisi, konduktor anons yapiyor, “Hanborough is the next station”. Ne, ne boroughsi kardesim? Neredeyim ben? Sersemlik telasa donusuyor. Kitabimi, gazeteleri hisimla toplayip, cantami kaptigim gibi burnumu cama dayayip karanliga bakiyorum. Mehtap paril paril parliyor. Ucsuz bucaksiz bir ova... Tren bir platformda duruyor. Hemen atliyorum trenden. Uc bes insan daha iniyor. Kucuk bir tabelada “Hanborough” yaziyor. Ne gormuslugum, ne de duymuslugum var. İstasyondan karsi platforma gecer ve gelen bir tren ile Oxford’a donerim diye dusunuyorum. Etrafta bir istasyon binasi gozukmuyor. Gozum bir ust gecit ariyor, o da yok! Kasla goz arasinda o uc bes insanda arabalarina atlayip gozden kayboluyorlar. Yasli bir kadin bisikletine binip gitmek uzereyken pesinden kosuyorum. Kekeleyerek, “Oxfo.., Oxford’a nasil donebilirim?” cumlesi agzimdan cikiyor. Kadin halime aciyor ama gercek ortada. “Bakin burasi bir avuc insanin yasadigi bir koy, Oxford’a belki bir tren iki saat sonra gecer, belki de gecmez. “Otobus?”... “Otobus ile Woodstock’a gidebilirsiniz, ama bu saatte otobus isler mi, inanin bilmiyorum”. Anayolu parmagiyla gosterip goz acip kapayincaya kadar o da gidiyor. Hanborough denen yol gecmez kervan gecmez bir koyde gecenin bir yarisi yalniz basima saga sola kosturuyorum. Koy diyorlar, ama ortada bir ev falan da yok. Bu memlekette her adim basi bir pub olur, o da yok! Yuruyen insan yok, istasyon yok, ev yok, otobus yok, yok da yok! “Bir gun basima boyle bir sey gelecegini biliyordum”deyip oyle tedbirsizce uyudugum icin kendime kiziyorum. Karsimda ucsuz bucaksiz bir ova uzayip gidiyor. Biri gelip beni kesse kimsenin ruhu duymaz. Kurda kusa yem olmak da var. Hava da inadina soguk. Gunlerdir iyi giden havalarin, bugun Norvec uzerinden gelen soguk hava dalgasina girecegi tuttu. Nasil bir ayaz, Ankara’nin kisini aratmayacak cinsten. Uzerimde kiytirik bir polar, belki bir otobus gecer diye bir agacin altinda bekliyorum. Ben ki, Laos’un daglarinda dolasmis, Burma’nin yilanli patikalarinda yonumu bulmus, Kambocya’da mayin tarlalarini asmis gezgin, su Hamborough denen kel koyden Oxford’a donemiyor! Iste gezgin boyle medeniyette sasip kalir! Hadi bakalim,
saril cep telefonuna, kurtarsin seni karin. Hadi hayirli isler...
Cuma, Ekim 06, 2006
Iki Kalem, Bir Defter, Parmaklarimda Murekkep...

Sonbahar geldi. Yolculuk mevsimi. Kentler insanlari cagiriyor. Akdeniz gunesin son demlerini yasiyor. Valetta’da insanlar aksamlari bir ince gomlekle oturuyorlar. Dubrovnik’de deniz hala ilik. Ibiza sokaklari canli. Oysa ki, on bes yirmi gune her sey bitecek, herkes gidecek.
Cape Town’a ilk bahar gelmis. Masa Dagi’nda baharin ilk cicekleri okyanus ruzgarlari ile saliniyorlar oradan oraya. Biralar su gibi akip gidiyor. Sun City’de surfculer serin suya aldirmaksizin ozgurlugun tadini cikariyorlar. Kara derili cocuklar ciplak ayakla kosusturuyorlar kumlarda.
Bangkok sicak. Yaniyor her yer. Uzerine sicak bir ogleden sonra yagmuru. Yetmiyor, aksam gok bosaliyor Thonburi’nin fakir sokaklarina. Chao Phraya Nehri’nde hindistan cevizleri yuzuyor, sabaha tutunacaklari bir toprak bulmak umuduyla...
Colombo’da dalgalar bir zamanlar beyaz olan kumlari tokatliyor. Bir kadin, donuk gozlerle okyanusa dalmis sevdigini elinden alan dalgalarla hesaplasiyor. Postanenin onundeki basamaklara siralanmis sevgililer semsiyelerin altinda bir mendil parcasinin arkasina sakladiklari asklarini sunuyorlar birbirlerine. Kandy’de gol kiyisinda sutlu, bol sekerli caylar samosa boreklerinin esliginde yudumlaniyor. Filler, kutsal tapinagin girisine birakilmis adak ciceklerini hortumlari ile cekistiriyorlar. Altlarinda mavi sort, uzerlerinde tertemiz beyaz gomlekleriyle ilkokul cocuklari tapinagin kapisinda dua ediyorlar.
Bir adam Paris’de olabilecek en kotu seyi yasiyor. Yalnizlik... Pont des Arts’in uzerinde iki sevgili dunyayi unutmuscasina sarilmis, bir ressam ise karsisindaki taburede oturan yasli adamin yuzunu olumsuzlestirmekte. Montmartre’a sirtini dayamis alt mahallelerin panjurlari kirik evlerinden Magrip ezgileri yayiliyor.
Elinde topugu kirilmis ayakkabisi ile 52. caddenin onunde bir taksi bulurum umuduyla bekleyen bir kadin. Isiltili panolar, ellerinde bond cantalari ile kosusturan siyah giyimli adamlar... Italyan lokantalari, goz kamastiran vitrinler... Oteki New York adanin diger ucunda, tunellerin sonunda; bir basket topunun ardinda, ya da koprunun altinda...
Istanbul: Sevdigim, nefret ettigim, hayal ettigim, unutmak istedigim, gidemedigim, donemedigim, saydigim, sovdugum...
Kafamda kentler. Isimler birbirini kovaliyor. Mevsim sonbahar, yolculuk zamani. Yuregim git diyor, beynim dur! Yatagimin uzeri karmakarisik. Mektuplar, zarflar, kitaplar ve resimler... Sirt cantami cikariyorum tozlu dolaptan. Iki kalem, bir defter baska bir sey lazim degil.
Ve bir sabah uyandigimda, baska bir kentte kendimi beyaz sayfalara karaliyorum. Parmaklarimda siyah murekkep, burnumda uzaklarin kokusu...
Perşembe, Ekim 05, 2006
LONDRA'NIN 2006 METRO HARITASI
Arnos Grove'da Eti gofret satin aldigim Rizeli bakkal yan komsusu Corfulu Yiannis'in"kalamata" zeytinlerini tavsiye etti. Dolgun kalamatalardan 250 gram aldim. Elimdeki zeytin poseti agzimi sulandirdi. Wood Green'e dogru yurumeye basladim. Sagli sollu lokantalar, bufeler... Karnim iyice acikti.
Dalgin dalgin yururken arkamdan bir ses "N'apayn?". "Aaa Sabri, yahu dalmisim, bak gazeteyi de unutuyordum az daha". Bakmayin Bafli Sabri'nin gazete bayiiligi yaptigina, kulturlu adamdir, uc dili sular seller gibi konusur. Turkce ve Rumca'yi saymiyorum. Gazetemi her zamanki gibi rulo yapip uzatirken elimdeki kalamatalari gorunce "Dur sana dolaptan bir paket hellim vereyim, bu zeytinler oyle bos mideye gitmez" deyip, elime bir poset tutusturdu. "Aman dur, ne gerek var" demeye kalmadan kendimi King's Cross'da buldum. Palermolu manav Gianni'nin kan kirmizisi domateslerinden uc tane aldim. Nerede oyle kilo ile almak sebzeleri... O gunler Goksu pazarinda kaldi. Artik ihtiyac kadar aliyoruz.
Paddington her zamanki gibi kalabalik. Bu istasyon sehrin kuzeybatiya acilan kapisi. Slough, Reading, Oxford ve Herefort yolculari tsunami dalgasi gibi istasyonun meydanini yutup yutup duruyorlar. Istasyon'da Millie's kurabiyeleri satan kucuk mekanda iki Ispanyol calisiyor: Pedro ve Juan. Tuzlulari aldik, sira tatlida. Juan camekanin icinde duran cikolatali, frambuazli, findikli, karamelli envai cesit kurabiyeyi sanki elinde pirlanta tutuyormusca urkek bir bicimde alip kutuya koyuyor. Pedro, kurabiyeleri alirken bana Alonso'nun Formula 1'deki performansizligindan yakiniyor. Arkamda bekleyen gurultucu Alman ogrenciler duysun ister gibi sesini yukselterek "Schumi, Alonso'nun tozunu yutar gelecek yarista". Almanlar kuabiyelerin icine dusmus, Pedro'yu duyan yok. O kirik Katalan aksaniyla anlayan da...
Yorgunluk kahvesi icin St. James Park'in guney ucundayim. Is yerleri yasami kusatmis. Herkesin boynunda bir kimlik karti. Yanimda oturan adamin kartinda Ivan Kostanovic yaziyor. "Hirvat mi, Sirp mi, yoksa Karadagli mi?" diye dusunurken bir kadin masamda duran sekere uzanip "Alabilir miyim?" diye soruyor. Onun kartinda da Mina Suratyana yaziyor. Ya Sri Lankali ya da Hintli. Aklim kalamatalarda, hellimde, Sicilyali'nin domateslerinde. Firlayip Victoria'ya uzaniyorum. Iranli Reza buyukelciliklere giden Belgrave Caddesi'nin ucundaki patiseride taze ekmekler satiyor. Reza'dan bir somun ekmek alip dogruca Hyde Park'a...
Gunes ekimde oldugunu unutmuscasina insani isitiyor. Cimlere oturdum. Kucuk bir peceteyi serdim yere. Domatesleri ince ince dogradim. Ekmegi ikiye boldum. Hellimi dilimledim. Kalamatalari onume dizdim. Biraz otede sarap sisesini acmis paylasan iki isci. Onlarda sarap, bende sofra. Boris Zoblobscak ve Miroslaw Zbirnwsky: Biri Bratislavali, digeri Gdansk'dan. Sarap ise Mendoza, Arjantin. Zikkimlaniyoruz. Boris sikayet ediyor "Bulgarlar ve Romenler gelince bizim isler bozulacak. Niye alirlarki bu cingeneleri Avrupa Birligi'ne?".
Mendoza sisesi elimde, karsimda ucurtma ucuran Cinli aileye bakiyorum. Sarikli Hindu polisin sesiyle irkiliyorum "Hey siz! Ulu orta icki icemezsiniz. Kalkin oradan". Heathrow'a inmeyi bekleyen Air Zimbabwe ucagi tepemizden gurultu ile geciyor. Kalkiyorum. Hellim, domates, kalamata, Mendoza... Kafam iyi.
Marble Arch'da bir Jamaikali bagira bagira sarki soyluyor " I'mmm aaa Jamaicaaan in London".
Cuma, Eylül 22, 2006
Meleklerin Kralligi Bangkok

"Bangkok, Venedik gibi salt turistlere terkedilmiş bir açık hava müzesi değil. Condé Nast Traveler'a göre dünyanın en turistik beşinci kenti olmasına rağmen, on milyonu aşan ve ne kadar aştığı da pek belli olmayan nüfusuyla, modern bir imparatorluk başkenti. Venedik'teki gibi ahlak kurallarının birkaç günlüğüne rafa kaldırılmasından doğmuş bir karnavalı yok, ama bilen biliyor ya, her gecesi ayrı bir karnaval. Üstelik maskesiz.."
Çarşamba, Ağustos 30, 2006
Namussuz Soho'da, Alcak Crispy Duck
Londra deyince insanin aklina gelen iki sey: Yagmur ve grilik. Hani bu biraz da butun Turklerin biyikli olmasi gerektigine inanan insanlarin yargisi gibi. Oysa ki, sular idaresi son iki yildir Londra'ya dusen yagmur oraninin Istanbul, hatta Roma'dan az oldugunu soyluyor. "Londra gri mi?" sorusuna cevap aramak mi, yoksa bu soruyu sormak mi daha abes, bilmek zor. Londra her seyden once yesil. Ve tabii ki, biraz beyaz, biraz siyah, biraz sari, biraz kizil, biraz kumral...
Dunyadaki her buyuk sehrin birden fazla yuzu vardir. Londra'nin belki de bin yuzu var. Insan hangi yuze inanacagini, hangisini "ah iste bu!" diye kabul edecegini kavrayamiyor. St. James Park metro istasyonunun merdiveninde sizi onden buyur eden "zarif" yuzu mu; Halloway Road'da, size calinti mallar satmaya calisan "dusmus" yuzu mu; Covent Garden'da akrobatik hareketler yaparak bahsis bekleyen "cambaz" yuzu mu; Soho'daki "namussuz" yuzu mu? Cik cikabilirsen bu sehrin icinden.
Londra'da can sikici bir gunun ortasinda, ac bir yuregi doyurmak ne kadar onemliyse, ac olan karni da doyurmak o kadar elzem! Hava yapmis dergilerin tavsiye sayfalarinda cici cici kizlarin, "posh" ablalarin shiraz'larini yudumlarken cekilmis fotograflari ile suslu mekanlari bosverin. Kafasi bozulmus bir beyne en iyi terapi salas, kirik dokuk, daginik, duzensiz ve albenisiz bir mekana girip duyulari tekrar hayata dondurmektir. Namussuz Soho'nun Piccadilly'ye bakan hareketli sokaklarindan gecerken, Gerrard Street boyunca siralanmis Cin lokantalarinin en alcagi "Crispy Duck"'dir. Kapidan iceri girince Hong Kong mafyasinin eline dusmussunuz hissi veren bu mekanda en iyi masalar elindeki bicagi ile kizarmis ordeklerin arasina dalmis ahciya yakin olanlardir. Gozleriniz, Londra'ya daha bu sabah Kawloon'dan gelmis gibi duran ahcinin hunerlerini izlerken, akliniz 5 pound'a siparis ettiginiz deniz mahsullu noodle corbasindadir. Karsinizda duran ahcinin siparis ettiginiz yemegi yapmiyor olusu sizi umutsuzluga suruklememeli cunku bu adam sadece kizarmis ordeklerden sorumludur. Kisa bir sure sonra 3 kisiyi rahatlikla doyurabilecek kadar buyuk bir kase irisinin icine gomulmus bir halde kendinizi bulmaniz ve bezmiz duyulariniz bir iki saniyede tekrar hayata donmesi isten bile degildir. Londra'da hayat "Crispy Duck" gibi yerlerde saklidir. Hangi yuzu aramak istiyorsaniz sehir karsiniza o yuzle cikar, ister Tokyo'da olun, ister Londra'da...
