Perşembe, Temmuz 26, 2012

Çocuklarla Yollarda; Budapeşteden Atina'ya... 2. Bölüm


Nerede kalmıştık? Evet çocuklarla Tuna kıyısında yürümekteydik... Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama topu topu bir öğleden sonramız ve akşamımız var Budapeşte'de. Sabaha Atina'ya hareket!



Tuna Nehri... Okul yıllarında tarih derslerinde, hikaye gibi dinlediğim savaşlarda hep kritik rol oynamış bu doğal sınırı gözle  görmek başka bir şey. İnsanın kafasında yarattığı resim ile gerçek çoğunlukla farklı oluyor. Mesela ben Tuna'yı biraz daha dar ve suyun renginin kurşuni gri olacağını düşünmüştüm. Oysa ki Tuna epeyce geniş ve suyunu rengi de sütlü kahve!


Görünüş bir tarafa, yüzyıllarca Osmanlıların bu nehir çevresindeki mücadelesi boşuna değil! Günün sonunda iş ekonomi ve onun getirdiği güce bakıyor. Ne demek istediğim kafanızda canlansın diye bir iki ansiklopedik bilgi vereyim. Tuna 10 ülkenin sınırları içinden geçip, dört başkent aşıp (Viyana, Bratislava, Budapeşte, Belgrad) Karadeniz'e dökülüyor. Uzunluğu 2779 km ve bunun 2415 km'lik bölümünde seyrüsefer yapılmaktaymış! Yani tarihte Tuna boylarını ele geçiren epey yaşamış! Osmanlı'nın en hızlı kazandığı muharebe olma özelliği gösteren Mohaç ile iki saatte Macaristan'a girilmiş. Yıl 1526. Bu savaş ile Osmanlı o dönemdeki Hıristiyanların en önemli müdafaa hattını böylece kırmış ve 145 yıl Tuna boylarını elinde tutmuş. Ben bilgiyi verdim. Siz tarihten kendi dersinizi çıkarın!





Tarihin detaylarına girip bunalmayalım. Meşhur Budin Kalesi'ni görmek üzere Tuna'yı sol kolumuza alıp, şehrin önemli eserlerinden olan Zincirli Köprü istikametine doğru yürüyoruz. Kordon boyu herkesin kullanabilmesi için geniş tutulmuş; bisiklete binenler, yürüyenler, koşanlar, piyasa yapanlar, mercimek fırın noktasına gelmiş sevgililer, bizim gibi göçebe turistler, banklarda oturmuş kıkırdayan tonton nineler ve o kadar yoğunluk içinde kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde kendine yol bulmuş turuncu BKV tramvayları... Sağ kanadımızda Paris'e kafa tutacak güzellikte binalar... Ama arada, o güzelliği bozmak için yapılmış gibi gözüken, 'eski rejim'in karanlık beton yapıları...



Zincirli Köprüye yaklaşırken çocukların karnı acıkıyor. Aman önemli kural! Çocuğu özellikle gezilerde aç bırakmayacaksın. Aksi takdirde bir kaç dakikada ayvayı yersin! Her türlü erzağı ve ıvır zıvırı barındıran ailemizin olmazsa olmaz 'siyah çantası'ndan hemen kuru kayısı ve fındıklar çıkıyor. O da yetmezse yulaflı gofretden, pirinç peksimetine kadar zengin ürün gamımız mevcut vesselam!


Kısa bir piknikten sonra Budapeşte'nin ilk ve en güzel köprüsüne geliyoruz. Karşımız Peşte! Bizim gibi, saatlerce, köprü trafiğinde cebelleşen ve sinir sistemi laçka olan toplumlar için bu tip köprüler terapi gibi! İki git gel ağlarsın... Istanbul'da derdinin büyüklüğünü anlarsın...!


Köprünün dört ayağını süsleyen ‘Oturan Aslanlar’ heykeltıraş Janos Marsolska tarafından yapılmışlardır. Efsaneye göre, köprünün açılış günü, taş işçilerinden birinin heykeltıraşın aslanların dilini yapmayı unuttuğunu söylediği ve bu yüzden de heykeltıraşın utanç içinde Tuna Nehri’ne atlayarak hayatına son verdiği anlatılır. Bu, köprüye hava vermek için yazılmış bir efsanedir.  İnanmayın! Marsolska intihar etmemiştir. Hatta tam tersine, aslanlara neden dil yapmadığını soranlara cevabı ‘Bunlar aslan, köpek değil’ olmuştur! Marsolska günümüzde, Türkiye'de sanatını icra edip böyle haddini bilmez tavırlarla konuşsaydı, eminim anasını alır Budapeşte'ye döner, ya da 'Silivri'de bir süre sinirlerini yontardı!

Budin Kalesi'ne şöööyle aşağıdan kafayı kaldırıp bakınca, kıvrıla kıvrıla tepeye doğru çıkan parke taş döşeli dik yokuşu gözümüz yemedi ve hemen fenikülere yöneldik. Çocuklar feniküleri görünce epey sevindiler. Bu yaşta etraftaki ıvır zıvır ile onları oyalamak kolay, ama yaşları biraz büyüyünce "Hadi kalk Budin Kalesi'ni göreceğiz" desek fırçayı yeriz.


Feniküler 1870'de yapılmış. İki kulübemsi araçtan oluşuyor. 800 HUF civarı - 5 TL - bir para alıyorlar adambaşı. Çocuklar fasulye! Ağır ağır dik tepeye doğru yol alırken aşağımızda kalan manzarayı seyretmeye doyum olmuyor. Gözüm hemen Osmanlı'dan kalan eserleri arıyor ama öyle gözle görünür bir şey yok. Şaşırmamak lazım çünkü 1686'daki Kutsal Kuşatma esnasında kale çok ciddi hasar görüyor. İş onla kalsa iyi, yüzyıllar boyunca süren savaşların üzerine bir de Nazi işgali... Bir çok yapının bu kadar iyi bir biçimde hala ayakta kalabilmesi  bana sorarsanız mucize. Kale gerçekten şehir gibi. Sandor Sarayı, Macar Ulusal Galerisi ve Budapeşte Tarih Müzesi'ni ancak dışardan tavaf edebiliyoruz. Kale'nin manzarası en güzel noktasında keman çalan yaşlı amcanın notalarını bir süre dinledikten sonra inişe geçiyoruz. Feniküler yerine kalenin yan cephesinden yılan gibi kıvrılan parke taşlı yoldan inmek puset ile biraz zor oluyor, ama hem kalenin görkemini daha iyi anlamak hem de altımızda uzanan Tuna manzarasını doya doya seyretmek için harika bir parkur bu! Çocuklar da parke taşların üzerinde zıplayarak kendilerine oyun yaratıyorlar.


Güneş artık dağların arasında kaybolmak üzere. Ekim ayındayız. Gündüz üşütmeyen hava güneşin gitmesiyle bir anda soğuyor. Çocuklar artık acıkmaya ve yorulmaya başladılar. Karanlık çökmeden Zincirli Köprü'yü geçip Peşte'ye ayak basıyoruz. Paşa, köprü üzerindeki aslan heykellerine bayılıyor. Aslan kükremesi gibi sesler çıkarıp bol bol kıkırdıyor.





Jozsef Atilla Caddesi boyunca yürüyoruz. Sanki salgın hastalık yaşanmış da, insanlar kaçmış gibi şehir bomboş! Kaleden bol bol kubbesinin fotoğrafını çektiğimiz St. Stephen Kilisesi'nin önündeyiz. Bence bu basilika, parlamento binası ile beraber şehrin en güzel, en göze çarpan binası. Bu bölge eski yapıları, şık kafeleri, restoranları ve barları ile Roma'yı anımsatıyor. Sokaklar trafiğe kapalı olduğu için  yürüyüş de keyifli.

Artık karnımız zil çalıyor. Yerel Macar yemeklerini tadabileceğimiz bir yer arıyoruz ama tüm mekanlar sanki 'ne kadar az Macar, o kadar iyi' sloganını benimsemişler gibi!! Türk hatta Kore lokantası bile var ama Macar yok! Epey bir turladıktan sonra kendini 'aman kimse beni bulmasın' dercesine saklamış, daracık bir Macar sofrası buluyoruz. İki çocuk ve pusetle içeri girdiğimizde, tezgahın ardında oturan teyze, okuma gözlüklerini şöyle bir indirip, 'nereden çıktınız' der gibi bize bakıyor. Teyze, sanki biz yokmuşuz gibi tekrar okuduğu gazeteye gömülüyor. Loş lokantanın duvarları köy vari kap kacak, antika çatal bıçak, bardak gibi eşyalarla süslenmiş. Sempatik desem değil, çirkin desem o da değil...! Lokantada bizden başka kimse yok. Açlıktan ölmemize az kaldı. Teyze hala istifini bozmuş değil! Sonunda yerinden kalkıp masamıza yemek listesini bırakıyor. Liste baştan sona Macarca. Höttörö itttürü möttörö... Hatunda İngilizce yok, bizde de Macarca! Rachel'ın kırık Almancası da pek işe yaramıyor. Evrensel Tarzanca ile anlaşmaya çalışıyoruz. Macar gulaş, yanına iyisinden bir Tokaji şarabı hayalleri kurarken, spesiyalitesinin safi patates olduğu bir mekana geldiğimizi anlamamız uzun sürmüyor.




Papates kızartması, patates püresi, fırında patates... Yanına lahana turşusu salatası! Tayzeye şarap soruyorum. 'Nem' diyor! Bira.... o da 'nem'!! Mustafa Balbay bizimle seyahat ediyor olsaydı şüphesiz hemen şu maniyi yakardı 'Nem nem, bize yok bu akşam dem!!'... 




İçimiz dışımı patates olmuş bir biçimde geceyi tamamlıyoruz. Macar gulaş ve Tokaji sevdası bir başka Budapeşte ziyaretine kalıyor. 

Gecenin karanlığında, kendi adımlarımızın gürültüsü dışında tek bir gürültünün olmadığı ıssız caddelerden geçip kendimizi yatağa atıyoruz. 



Sabah çok erken saatte başlayan bu yolculuğun starı tartışmasız kızım Keira Mavi. 5 yaşında ve bizim gibi yürüme histerisine tutulmuş bir anne baba ile olmasına rağmen, her daim bize ayak uydurup 'gık' bile demedi! Aferin kızıma!!!!

İşte, 24 saatlik Budapeşte maceramız böylece tamamlanıyor. Yarın ver elini Yunanistan...

Okura not: Biz bu seyahati gerçekleştirdikten kısa bir süre sonra Macar Havayolları Malev battı!  

  

Cuma, Şubat 24, 2012

Çocuklarla Yollarda; Oxford - Budapeşte - Atina (1. Bölüm)

Gezmek hiç şüphe yok ki bir sanat, ama yola hazırlık ondan daha büyük bir sanat. Bir geziye çıkmadan önce derli toplu bir liste hazırlayan, ne alacağını, ne giyeceğini çıkaracağını bilen; fotoğraf makinasının piline, diş ipine, hatta ıslak mendile kadar teferruatı hatırlayan ve onları son dakikaya bırakmadan inci gibi çantasına yerleştiren ve gece yarılarına kalmadan erkenden yatağa girebilen insanlara hep gıpta ettim.



Ancak geziye çocuklarla çıkılacaksa işte o zaman biraz evvel bahsettiğim sanatsal hazırlık devresini yaşamak pek olası değil. En azından bu bizim aile için geçerli.

Rachel’ın stresli koşuşturmacasını ve yatağa yığılmış dağ gibi eşyaları görünce ‘gezmeye’ değil de ‘göçmeye’ gidiyormuşuz gibi bir hisse kapıldım. Çocuk sayısı bir değil iki olunca teferruatın dozu da onunla doğru orantılı. Ne demek istediğimi, çocuksuz birinin anlaması epey zor.

Çocuklar ne giyecek ne çıkaracak bir tarafa, ne ile oynayacaklar; yolda acıkırlarsa kumanyada tatlısından tuzlusuna ne olacak; hastalanırlarsa elde ne var? Termometreden başlayıp ateş düşürücüye kadar giden bir liste...



Son dakikacı olduğumuz için evdeki panik havası seyahatten 24 saat önce başlıyor, son saatler yaklaştıkça alevleniyor. Bağırış çağırış; ‘onu aldın mı, bunu koydun mu?’lar, yok yok bir değil bir düzine alınacaklar... Çok şükür ki, Rachel elinde bir liste ve kalemle geziyor.

Çocuk beziiii?
Varrrrr
Kaç tane varrrr?
46’lık paket varrrrr...

Tamam, sil listeden.

Gece yarısını geçtikten sonra bavula son dakikada sıkıştırılan ve eminim bazısı hiç giyilmeyecek ya da kullanılmayacak ıvır zıvır... Böyle bir curcuna işte bizim her seyahat öncesi yaşadığımız, komedi dizilerini aratmayacak sahnelerden oluşan hazırlık safhamız.

Nedense uyku saati de hiç tutmaz seyahatten önceki gece. Üç dört saatlik yetersiz bir gece uykusu tabiii unutkanlıklara gebedir. Sabah kahvaltısı ile uğraşmayalım diye özene bezene emek verip hazırladığım güzelim tostların unutulması şasılası bir durum değil!



Aldın mı tostları?
Yoo almadım, sen almadın mı?
Aaaa...!  Sen alacaktın hani.
Nasıl ben alacaktım...???

Sonra on dakika birbirimize vıdı vıdı vıdı...

Budapeşte’ye uçuşumuz Malev ile Londra Gatwick kuzey terminalinden. Sabah 5’te ayaktayız. Çocukları yataktan kaldırdığımız gibi pijamalarıyla arabaya atıp 5.30’da tekerlekleri döndürmeyi beceriyoruz. Oxford – Gatwick trafiksiz yolda 1,5 saat sürüyor. Cumartesi sabahı olmasına rağmen M40 ve M25 otoyolları kalabalıkça. Gün ağırırken havaalanına varıyoruz. Çocuklar uykusuz ve bir o kadar da şaşkın olmalarına rağmen hiç mızmızlık etmiyorlar.



Daha önce hiç Macar Havayolları Malev ile uçmadığımız için ne ile karşılaşacağımız konusunda pek bir fikrimiz yok. Her ne kadar havayolu sektörü ve uçaklara meraklı olsam da, okumak ile bizzat tecrübe etmek arasında büyük fark var. Malev’in check-in sırasındabizden başka yolcu yok! Hiç bu kadar rahat ve hızlı bir biçimde bavulları teslim etmemiştik! İki dakikada hallolan check-in işleminden sonra stres modundan tatil moduna geçiyoruz.



Aşırı rehavet havaalanlarında pek tehlikelidir. Yok kahve, yok free-shop, yok tuvalet derken ‘uçağa son çağrı’ yazısı ile panik olmayan yoktur! Sonra koştur babam koştur! Kapıya gidişimiz biraz buna benzer bir halde oldu. Kısa bir soluklanmadan sonra, ‘önce çocuklu aileleri alalım’ anonsu ile kendimizi, yaşını başını almış ve artık bir Afrika havayoluna satılmayı bekler haldeki bir Boeing 737-700’ün kapısında bulduk. Malev’in çimen yeşili dekorasyonuna bayılmamak elde değil! İnsan bir uçağa değil de, çayırda pikniğe gelmiş gibi hissediyor.

Bol ‘ö’lü, ‘ü’lü ve ‘ş’li tanıdık sesleri barındıran Macarca anonsların ardından sabah 8.55’de uçağımız Londra Gatwick’ten teker kesti. İşimiz bitse de artık eve gitsek modundaki hafif katanalaşmış hosteslerimiz kısa süre sonra pek leziz, baharatlı salamlı sandviclerimizi dağıttılar. Bizim oğlanı fasulyeden sayan ve sandviçi pas geçen hostese ‘ablası, bak burada bir yavru var’ deyince zora ki de olsa bizim Paşa’ya da sandviçi kaptık. Oğlan ancak yarısını yiyebildiğinden aslında sandviç bana yaradı!



2,5 saatlik rahat bir yolculuktan sonra altımızda yılan gibi kıvrılan Tuna Nehri’nin üstünde bir kaç tur attıktan sonra Budapeşte’ye indik. Havalimanı küçük ama fonksiyonel. Pasaportlarımıza dahi bakmayan polis ‘geç abi geç’ yapınca iki dakikada kendimizi bagaj bantlarının yanında bulduk. On dakikaya da bavullarımız gelince artık bizim gezi de resmi olarak başladı.

Enformasyon masasındaki adamın başını kalabalık görünce, hemen yandaki rafların üzerinden bir Budapeşte haritası kaptım. Harita sağolsun tüm toplu taşımacılık opsiyonlarını da sıralamış. Maalesef daha şehir metrosu havaalanının içine kadar gelmiyor ,ama 200 E numaralı otobüs metronun mavi hattının başladığı nokta olan Köbanya/Kispest’e kadar yolcuları götürüyor. Tam kalkmak üzere olan otobüse çubbaaa atlayıp yola çıkıyoruz. Otobüs adambaşı 400 Forint (1 TL=110Forint). Çocuklar bedava!




Yeni ayak basılmış bir ülkedeki ilk izlenimler, ilk görüntüler benim için hep ilgi çekici ve enteresandır. Beyin önceden kaydettiği bilgileri evirip çevirerek bir yargıya varmak ister. Hafızam bir yanda 1956 Devrimi’nin fotoğraflarını gözümün önüne getirirken diğer yandan Bartok ve Liszt’in notaları da kulağımda çınlıyor. Budapeşte’nin dış mahalleleri kafamda kurduğum şehir hayalinden uzak. Bizim Trakya’daki köylerini anımsatan, dik çatılı evciklerin arasından geçiyoruz. Ara ara, dört beş katlı gri eski bloklar bir gözüküp bir kayboluyor. Aradan yirmi yıl geçmiş olsa da, şehrin son demlerini yaşayan, eski komünizm yüzü hala bir yerlerde saklı. İçi Sovyet kokan metro vagonları sanki ruhlarını o yıllarda bırakmış insanlarla dolu.



Yanımda oturan genç ile sohbete dalıyoruz. Karşımızda oturan bir Alman aile de muhabbete dahil oluyor. Baba, benim Türk olduğumu duyunca biraz şaşırmış gibi gözüküyor. Eşimin İngiliz olduğunu öğrenince, ‘hah! pasaportu kapmak için kızı tavlamış’ gibi bakıyor bana. Ben de, ‘kızı kaptım, pasaportu da aldım’ edasıyla cevaben adama bakıyorum. Macar çocuk anlatıyor: ‘Bu hükümet de Amerika’nın uşağı çıktı. İş güç yok. Fırsatını bulan pırrr Almanya’ya, Avusturya ‘ya...’.




Muhabbet bir anda ne olduğunu anlayamadığımız gürültü patırtı ile bölünüyor.  Bugün Pazar, Budapeşte’de de maç günü. Hem de derbi var... Çocukluğumun takımları Honved ve Ferencvaros’un taraftarları polis kordonunda metroya doluşuyorlar. Arada borozan sesleri ve bağırış çağırışlar eşliğinde aktarma yapacağımız Deak F. durağına varıyoruz. Alman aile ile Macar çocuğa ‘eyvallah’ deyip vagondan iniyoruz. Puset ve bavullarla asansörsüz katları inip çıkmak biraz sorun olsa da çok dert etmiyoruz. Çocukların da pek şikayet eder halleri yok! İçimiz yeni bir şehire gelmenin heyecanı ile dolu.



Şehrin Buda tarafında, tarihi kalenin hemen yakınına denk gelen Battyhanny durağında iniyoruz. Uzun bir merdiven metrodan bizi gün ışığına çıkarıyor. Çocukları ve bavulları gören bir adam daha biz ‘gerek yok’ demeye kalmadan ‘durun size yardım edeyim’ deyip bavullardan birini kaptığı gibi basamakları tırmanıyor. Sonra tekrar aşağıya yanımıza gelip, Paşa’nın oturduğu pusetin bir ucundan tutup bana yardım ediyor. Macar kardeşimden güzel bir ‘hoşgeldin’ bize!


Su, her şehre can veren ona kimlik kazandıran bir unsur. Bu durum Budapeşte’de de değişmiyor. Tuna aynı kafamda canlandırdığım gibi görkemli, geniş ve bulanık. Kendi eksenimde şöyle bir dönüyorum şehrin ilk fotoğrafını hafızama yerleştirebilmek için. Nehrin karşı kıyısındaki şatafatlı Parlamento binası, Zincirli Köprü, sarı renkli tramvaylar, nehir boyunca bisiklete binenler, Paris ile aşık atmaya çalışan işlemeli binalar...



Otelimiz Regnum şehrin merkezine uzakça sayılsa da, tesadüf bu ya, oteli şehrin Osmanlılardan kalan en eski yapısı Arslan Paşa Hamamı’nın hemen yanındaki Ganz Sokağı’nda buluyoruz. Her Türk evladı gibi uzak bir diyarda geçmişe ait bir iz bulmak beni de heyecanlandırıyor. Arslan Paşa kimdir diye sorarsanız; kendisi Budin Beylerbeyi. Balkanlardaki bir çok savaşta gösterdiği başarıyı diplomasi alanında da gösterince Budin Beylerbeyliği'ne getirilmiş. Biraz araştırınca Arslan Paşa’nın deli dolu bir kişiliği olduğu da ortaya çıkıyor. Rivayet o ki, ahbaplık ettiği bir Macar’ı katakulliye getirip sünnet ettirmekle kalmamış, zavallı adamı sokak sokak dolaştırıp çalgıcılar eşliğinde oynatmış! Artık bu deli doluluğu mudur, yoksa iç politika mıdır bilinmez, bir kuşatmadaki başarısızlığı sonrasında Sokullu Mehmet Paşa tarafından kellesi vurulmuş.



1566 yılında yapımı tamamlanan hamamın şehrin merkezine nispeten uzak bir mahalleye yapılmış olması onu bugünlere taşımış. En uzun süren kuşatmalarda bile ahalinin hamamı kullandığı tarih sayfalarında anlatılıyor. Bugün Ganz Sokağı’nda büyük binaların arasına sıkışmış bu hamam hala aktif olarak kullanılıyor. Tabii, Arslan Paşa’nın hamamı artık lüks bir spa!



Regnum Hotel, konforlu ve rahat. Üç sene önce yapılmış. Bizi çoluk çocuk gören resepsiyonist bir kıyak yapıp, saygıdeğer ailemizi suite odaya terfi ettiriyor. Oda futbol maçı yapmaya müsait. Çocuklar kocaman yatağın üzerinde yuvarlanıp duruyorlar. Sabahın köründe kalkmalarına ve de uzun süren yolculuğa rağmen yeni şarj edilmiş bir pil gibi enerjik durumdalar!



Kısa bir dinlenmeden sonra yürüyüşten sakınmayan ve bunu gezmenin en iyi yolu olarak bilen Erginoğlu ailesi depar alıyor.

1. Bölümün Sonu

Cumartesi, Aralık 17, 2011

Atina'da bir Palikarya... Palikari...

'Palikari' (palikarya) dedi bir bıçkın satıcı bana balık pazarında; 'cesur delikanlı'... Bizim deyişle 'güzel kardeşim' bir bakımdan... Hani bu lafa - niyeti olmasa bile insanın- iki kilo barbuni, üç kilo kolyosis ve dört kilo çipuras alınırdı...

Karaolou (Karaoğlu) sokağında, sıra sıra tenteΣ (tentelerin) altında bu satırları yazarken bir manabis (manav) bağırıyor... 'oxi hormones' (hormonsuz)... Pontuslu, hani bizim laz uşağı, pek tsakali (çakal)... Direkt tercümesi varsa Grekçede, diyeceğim 'hadis lanis'... Farkında değil ki, olmuş onun domatesler karpoyzi (karpuz)!


Kaldı bir günümüz Athinas'ta! Eurolar suyunu çekti. O zaman geçelim Euro Zone'dan, Ouzo Zone'a... 
  

Pazar, Haziran 19, 2011

Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya - 3. Baskı Yakında...



Kitap yazmak zor iş ancak onu yayınlamak inanın bin kat zor, hele memlekletimizde! Yayınlamakla da bitmiyor, Orhan Pamuk değilseniz, kitabın dağıtımı okuyucuya ulaşması da ayrı bir sorun. Yazarak geçineceğini düşünenlerin moralini bozmak istemem ama, bu işten para kazanmak bir yana cebinizden neredeyse harcama yapar duruma düşüyorsunuz. Emeği zaten geçiniz... Telif... O da ne ola? İki baskı yaptık, tek kuruş veren olmadı. Zaten oradan gelecek üç kuruş hayır olarak bir kuruma gidecekti. O da kısmet olmadı. Yani uzun lafın kısası yazdığınız çocuğunuza, torununuza hatıra kalacak. Kötü bir şey mi? Değil. Ben isterdim, mesela en azından büyüklerimin el yazısı günlükleri bize ulaşabilseydi. Bırakın onu eski resimler bile yok denecek kadar az...

Ayrıca, kitabınızı okumayı arzu etmiş, yazdıklarınıza kıymet vermiş hiç tanımadığınız okurlar ile bir gönül bağı oluşuyor. Uzaklardan gelen bir email, bir teşekkür tarifi imkansız müthiş bir mutluluk veriyor. Paylaşmanın verdiği hazzın yanı sıra yalnız olmadığınızı hissediyorsunuz. Hayatta başka ne ister ki insan! 

En azından daha önce fırsatı olmamış yakınlar, arkadaşlar, dostlar okur diye düşünüyorum bu sefer yazdıklarımı. Temennim bu... Baskısı tükendiği için arayıp da kitabı bulamamış okurlar en azından bu sefer rahatlıkla kitaba ulaşabilecekler. Üçüncü baskı şu aşamada sadece online satılacak. Amazon.com, Lulu ya benzer online satıcılardan elde etmek mümkün olacak. Eğer 'Kindle' kullanıcısıysanız, kitabı artık download etme şansı da var.

Bir iki hafta içinde sizlerle kitabın link bilgilerini paylaşacağım. Bugüne kadar göstermiş olduğunuz destek için çok teşekkür eder, Oxford'dan selam ederim. 

Salı, Ekim 12, 2010

Yürüme

Sonbahar… Kütüphanemin önünde durmuş parmağımla kitapları tarıyorum. Aklımda ‘Yürüme’ var... Oruç Aruoba’yı uzun bir süre elime almayıp da şimdi onu tarifsiz bir istekle okumak düşüncesinin tamamen bir tesaadüf olmadığını biliyorum. Bu mevsim adım atma, yürüme ve koşma mevsimi. Bir anlamda yola çıkış...

 
‘Yürüme’yi bulmam uzun sürmüyor. Kitabın ince lacivert kapağında parmaklarımı gezdiriyorum. Çok zaman olduğu belli görüşmeyeli... İlk düz beyaz sayfada sevgili kardeşim Emre Ülker’in narin el yazısı ile yazdığı şu cümle var: ‘...ve canımıza bir eşle yürürüz...’... Çok anlamlı, basit ama bir o kadar derin bir cümle. Emre, bir tarih atmış mı diye bakıyorum bu sözünün altına. Atmamış, ama keşke atsaymış! 1991 olmalı, muhtemelen sonbahar...

Kitabın sayfalarının arasında gezinirken, eski bir dostun gazeteden kesip sakladığım ölüm ilanı ile karşılaşmam, onun, benim bu yazıyı yazacağımı bilip kendini hatırlamamı istemesi olmalı!

Sararmış gazete küpürünün durduğu sayfada şöyle demiş Aruoba:

 Bir yeni yolun başında duran kişi,
henüz hiçbir şey bilmiyordur: Ufku,
bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar,
ilk yol ayırımına kadar uzanır ancak
- ama bir şeyden emindir:
Yürüyeceğinden...

Bir yola çıkan kişinin varacağı, varabileceği
yerleri önceden kestirmeğe, düşünmeğe,
düşlemeğe, çalışmaması gerekir
- varacağı yerleri belirleyen,
kendi adımları olacaktır.

Bir yerden yola çıkıp bir yola düşen kişinin
Adımlarını yöneten, kendi iç devinim ilkeleridir
o yeri bırakan da odur,
o yola çıkan da, o...

Yol çok büyük bir kavram aslında. Hani hayatı bir yol olarak düşünürsek bu sadece bir vasıtaya binilerek yapılan bir eylemdeki güzergah değil sadece. Hayatın her evresi; alışveriş için çıkılanından tut da, Sri Lanka’ya gitmek için olanı da... her adım, her yürüme, her koşu ve her saniye bir yol.



Arkamda iki bin küsür kişi, önümde 10 kilometrelik taşlı ve çamurlu bir yol. Kanserle mücadele edenlere güç vermek, kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak, bizzat kendimiz ve ailelerimizin çektiği dertleri, zaman zaman dahi olsa şükretmek adına, unutmamak için bu yıl da koşuyoruz. Arkama dönüp bu muazzam kalabalığa bakarken insan nereden, nasıl yola çıktığını hatırlıyor.




Kanser ile ilk tanışdığım gün mesela... Uzun ve engebeli bir yol olduğunu söylemeliyim. Tatsız tutsuz bir şey. Ama yol işte; Aruoba’nın dediği gibi: Ufku bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar... O yol başka güzel yollara patika oldu yine de bardağa dolu tarafından bakmalı. Mesela Rachel ile, bir daha belki yapamayacağımız, herşeyi geride bırakarak çıktığımız 194 günlük seyahat...


SARS’ın bizi kovalayışı... Kim hatırlıyor şimdi onu?







Borneo’daki ‘one way ticket’lar...






Burma’da yuvarladığımız biralar...




Dağları aşışımız...


Pagodalarda dualar...






Yağmur ormanları...






Türk pilotlarının uçurduğu Myanmar Airways...




Geceliği 3 dolarlık pansiyonlar...





Ne yollardı...!! Ama daha ne yollar var hayatta. Kolay, zor, inişli çıkışlı... Hep bir umut var, gidenler de olsa; o da yolun sonu değil!




Bu 55 dakikalık yolda hiç aklımdan çıkmadınız:


Pempeler içinde uyuyan Nehir http://www.nehir-im.blogspot.com/

Dünyanın en güzel manzarasından bize el sallayan Ayfer teyze...

Her Paris seyahatinde adına bir kırmızı yuvarladığımız Safa...


Bana hep ‘güzel kardeşim’ diye seslenen Oğuz Açan...


Ruhu da kendi gibi melek olan AKM’nin eski doktoru Melek hanım...


Yemek sonraları yürüyüşlerde güzel sohbetine hasret kaldığım Şaban Yıldırım...


Keşke tanışabilseydim dediğim David...


Uzak ve yüksek bir yoldan bizi izlediğinizi, kolladığınızı biliyor ve hissediyorum.


Ve tabii bu yıl da maddi manevi desteğini eksik etmeyen aileme, kardeş ve dostlarıma da binlerce teşekkür:

Rach, Keira Mavi, Daniel Paşa...

Annem, Babam...

Ayşem, Win, Kerem, Zeynep, Alim Jr., Suzan Bal ve Omer...


Parisli Ülkerzadeler (Aslı Sunaç Ülker ve sözünden çıkmadığı beyi Emre Ülker)

Semin Gümüşel...

Selim Tuncel, Sibel Özsoy...

Hadi Elazzi...


Sally...


Di ve Rupert...


Emma ve Leon...


Gonzalo Shoobridge...


Her daim bana gaz veren; her fırsatta kah çölde, kah Avrasya maratonunda hayır kurumlarına sonsuz destek için koşan, yollara düşen Hürriyet yazarı Yonca Tokbaş...


Ve tabii ki bu yıl özellikle onun için de koştuğum, gördüğüm en iyi savaşçılardan biri Şule Ayral... (ayrıca yüreği çok büyük bir ailesi var, okuyun...)

www.suleayral.blogspot.com

Evet hayat bir yol. Koşmasanız da yürümeye devam!

Not: Bu yıl kendi rekorumu kırarak 10 kilometreyi 55 dakika 35 saniyede tamamladım. Bir hafta her yerim ağrıdı ama olsun unutulmaz günlerden biriydi.


Salı, Temmuz 06, 2010

Kıbrıs Türk Havayolları Battı, Atlas Jet Kulağının Üstüne Yattı


"Bizim 35 senede yapamadığımızı, Türkler bir günde yaptılar" diye bizimle alay eden Rumlar haklı! 1974 beri ambargo altında olan, uluslararası platformda tanınmayan (Sayın Başbakan'ın kankalarının da tanımadığını özellikle not etmek gerekir), ama herşeye rağmen akıllı bir taktikle, yıllardır KKTC bayrağını o ülkelerin havaalanlarına indirip bir anlamda kendini "de facto" olarak tanıtan bir ülkenin havayolunu dümdüz ettiler.

"Yok merak etme, Atlas Jet KTHY'yi aldı kurtardı" diyenlerin ne kadar haklı olduklarını zaman bize gösterecek ancak şu anki duruma bakıldığında KTHY'nin kimliği yok olmuş durumda. Tüm ofisleri kapalı. Bütün uçakları yerde. Nereden mi biliyorum çünkü 30 Temmuz için KTHY ile maaile Gatwick-Dalaman uçacaktık da ondan!

Atlas Jet, şu an itibariyle %51'ine sahip olduğu bir havayolunun daha önce uçtuğu parkurlardaki uçuşlarını gerçekleştiremiyor. Daha komiği müteselsil sorumluluk kabul edip biletlerimizin parasını iade etmeye bile yanaşmıyor. Bilet iadesi için KTHY'ye ile irtibata geçmeliymişiz. Şaka eder gibi! Sanki KTHY'nin kapı duvar olduğunu bilmiyorlar. Peki haksızlık etmeyeyim. Mancester-Antalya uçuyorlarmış... tavsiyeleri şu: Efendim Mancester'a gidecekmişiz, eğer uçakta yer olursa alıp bizi Antalya'ya götüreceklermiş! İyi de benim biletim Dalaman'a... Bir de kalkıp çoluk çocuk o kadar yol yapıp Mancester'e gidecegim, ya uçağında yer yoksa! Hadi bakalım!

Atlas Jet'in sloganı "Yolcusunu en çok seven havayolu". Aman sevgin sana kalsın bana bilet paramı ver diyor yolcular!

Atlas Jet kulağının üstüne yatmaya devam etsin ama beni esas korkutan uçuş güvenliği. Bu kadar kargaşa içerisinde uçakların bakımları umarım sağlıklı bir biçimde gerçekleşiyordur.


Olan oldu, bizim bilet yandı. Ama esas olan Kıbrıs turizmine oldu... Rum haklı... 35 senede yapamadıklarını bir günde yaptık. Çok şükür 'Cyprus Airways'den uçak verelim, yardımcı olalım birader' demek akıllarına gelmiyor!


Perşembe, Haziran 03, 2010

Şairin cevabı...



'Beni ağlatma evlat...Alim...diğer evlatları görmek ve başlarını koklama şansım olacak mı?'

Ve böyle bir insandır Hulki Aktunç, size kıymet veren... Aradan daha oniki saat bile geçmemişken verdiği cevap  ile esas o bizi ağlatmıştır. Bu soruyu bir süre önce kendime de sorduğumu nereden bilmiştir?

Sanatçı, şair, yazar toplumların anası babasıdır... ve hepimiz onların evladı. 


Evlat

Ailemden uzak bir Ankara günüde, onu ilk tanıdığımda, ondan duyduğum ilk söz "evlat"dır. Ve o günden sonra "evlat" sözü beni hep etkilemiş, günün birinde baba olursam kendi çocuğuma "evlat" deme arzusu hep belleğimin bir köşesinde durmuştur.

Biz dört yatılı öğrenci, kıtlıktan çıkmış gibi, masaya gelip giden yemekleri nefes dahi almadan silip süpürürken, o, tüm mütevaziliğiyle, bir kadeh beyaz şarap ve kibrit kutusu kadar somon füme ile idare etmiş; bizim şaşkınlığımızı anladığında "sizin tatlı tatlı yemenizi seyrediyorum, bu bana yeter" demiştir.

Onsekiz yaşın aşklarında hep onun şiirleri vardır. "İnsan aşklarının külüdür" derken, onu çok daha sonraları anlayacağımızı elbet düşünmüştür. Her insanın bir "Istıraplar Ansiklopedisi" olduğunu bilmiştir. Bir gece çok çok uzaklarda, kuzeyde, gecenin ortasında, yalnızlığın hüznüne bürünmüş onun dizeleri arasında gezinip düşüncelere dalacağımı; onun değimi ile "sönmemiş dizeler" arasında dolaşacağımı; uykuda olan iki çocuğuma "evlat" diyebilecek olmanın hazzını tatmak için sabırsızlıkla sabahı beklediğimi de bilmiştir belki de Hulki Aktunç, Hulki ağabey... Kim bilir?

"Durup durup şarkılar mırıldanan bir kızın,
Aklından geçivermem değilse nedir şiir"
Hulki Aktunç




Pazartesi, Nisan 26, 2010

Gözümden İngiltere: Zaman Yönetimi



Maalesef, doğu ile batı arasında kalmış biriyim. Batıda doğulu, doğuda batılı... Kimseye yaranmak mümkün değil. Hele iş "zaman yönetimi"ne gelince işte o daha da beter! Hele İngiltere'deyseniz.

Genelde randevulara geç kalmamaya çalışırım. Bekletmekten de, bekletilmekten de pek hoşlanmam. Zamanın değerine önemine hep inandım. Onu iyi kullanmaya dikkat ettim. Ayni zamanda, başkalarının zamana bakışını gözlemledim, anlamaya çalıştım, saygı gösterdim ama itiraf etmeliyim ki İngiltere'ye göç edince sudan çıkmış balığa döndüm.

Yıllar evvel Oxford'da bir yemeğe davetliyim. Akşam altı buçukta bekliyoruz dediler. Gideceğim yere elim boş gitmeyeyim, bir çiçek, bir şişe şarap alayım dedim. Süpermarkette biraz fazla oyalandım. Çiçeği, şarabı aldım ama vardığımda saat 7'yi biraz geçiyordu. Tabii ev sahibi nezakketten bir şey demedi ama bozulduğunu anladım. Megerse yemek oncesi icin aperatif bir seyler hazirlamis. Maalesef ben gec kalinca, firinda hazir bekleyen ve soguk bir halta benzemeyecegi icin bir an evvel tabaklara servis edilmesi gereken ana yemege gectik ve boylece ev sahibimin aperatif hazirligi bir anlamda ziyan oldu.

Farklılıkların, kültürün, kendi toprağında doğru olduğu dersini buna benzer bir kaç tecrübeden sonra öğrendim. Oysa ki bizde zamana yonelik esneklikler cok buyuk sorunlar yaratmaz. Biraz gecikme normal karsilanir. Hele buyuk sehirlerde yasaniyorsa trafigin, toplu tasimaciligin insafina kalinir. Akdenizli olusumuz da zaman bakisimizi etkiler. Rahatizdir. Amma da kasıyorlar diye düşünürüz dakik olmaya calisanlari gorunce. Ne olacak yani yarım saat geç kalmışsak...? Aslında yaptığımız kendi doğrumuzun diğer kulturlerde de doğru olması gerektiği düşüncesinden başka bir sey değildir. Bizim doğrumuz kimi kültürlerde yanlış olabiliyorsa, yine aynı şekilde bize ters ya da garip gelen de yine başka topluluklarda doğru olabiliyor. Bu yemek tecrübesinden sonra adımız çıktı. Ne zaman bir yere gidecek olsak, ya da saat konuşsak, insanlar "Turkish time or English time?" diye tiye almaya başladılar. Biz de öyle böyle Ingiltere'deki zamana yönelik adetleri öğrendik, alıştık. Burada isin ozu cok basit, iki elin kanda olsa gecikmeyeceksin. Bu kulturde gecikmek ayip!

Esneklik dedim. Evet! Esneklik bazen isi kolaylastiriyor. Mesela, bizde acil bir tesisat ya da elektrik isi olsa hemen bir "Mahmut Usta" bulunur. Isi cok da olsa, usta bir yolunu bulur o gun gelip tamiri yapar. Oysa, burada zamana yonelik esneklik Akdeniz'deki gibi olmadigi icin ajandasi iki hafta dolu olan bir tamirciye, babanizin oglu dahi olsa birakin ayni gunu, uc gun sonraya bile is yaptirmak mumkun degildir. Musluk borusu patladi mi, kombi bozuldu mu icinizden "La la, la la la la la laaa la la laaa la la bir baskadir benim memleketim..." sarkisini soylemek gelir.

Zamani yonetmek konusunda sevgili kayinvalidem Diana Ingiliz toplumu carpi ondur. Zamanin kitabini yazmis bir Britanyali'yi bile cebinden cikarabilir. Rachel kizimiz Mavi'ye bir kac aylik hamileyken, Diana'dan bir mail aldim. "25 Ekim saat 16.00'da Irlanda'dan gelecek aile dostumuz Mr. and Mrs. XYZ bebeginizi gormek istiyor. Bizim evde hepinizi caya bekliyoruz. Bir kac gun icinde uygun olup olmadiginizi bildirebilir misiniz?". Daha Ocak ayindaydik. Doguma en azindan alti ay daha vardi. Yani bizim deyisle "Kim oleee kim kalaaa...". Tabii ne denir! Bizim atasozunu cevir Ingilizce'ye cevirebilirsen! Eh peki buyururuz dedik, ama ben saskinim. Bu arada, isi dalgaya alip surekli kayinvalideye takiliyorum. "Biz, 2023 yili Nisan ayinin 22'sinda size sabah kahvesine gelecegiz. Saat 11 uygun mudur?". Velhasil aradan epey bir vakit gecti. Mavi dogdu. Ben Diana'nin cay davetini coktan unutmusum. Ekim'e girdik. Ayin 25'i oldu ve ister inanin ister inanmayin Irlandali aile dostlari geldiler ve kayinvalidemde cay partisi gerceklesti.

Zamana algisi iste bu kadar farkli dogu ve batida. Kisacasi, bana misafir gelen dostlar "cok Ingiliz olmussun" diye kizmasinlar. Beterin beteri var!

Perşembe, Şubat 11, 2010

Unutmamak... Nihat Akkaraca...


'Datça'da zaman yekparedir.


Dün, bugün, yarın yoktur.'


Nihat Akkaraca (1931 - .....)


Datça bilgesini kaybedeli bir yıl oldu nasıl derim şimdi ben bu cümleden sonra. Belki Datça'da ölüm de yoktur... Ve hep yaşam... Dalgaların sahile vurup da kumları her kucaklayışında... Çam iğnelerinin Kargı'dan esen rüzgarla her savruluşunda... Unutmamaktır...


Tanrı, her kuluna Nihat Abi'ninki gibi üretken ve de sevgi ile dolu bir yaşam versin!


19 Ocak 2009 - Nihat Akkaraca'nın kaleminden...


Gezgin ve Köyün Bilgesi


Boş zamanlarında etraftaki köyleri yaya olarak dolaşır, bundan büyük bir zevk alırdı. Biraz önce geldiği köy sanki terkedilmiş gibiydi. İn cin top oynuyordu. Birini bulup sebebini öğrenecek hem de bundan sonraki köyün yolu hakkında biraz bilgi alacaktı..Köyün içinde biraz yürüdü, caminin yanına gelince bir yaşlı gördü. Güneşe karşı, duvarın dibine çökmüş, sırtını caminin duvarına dayamış, yola bir şeyler yazmak istiyormuş gibi elindeki çomakla önündeki toprağa çizgiler çiziyor hem de güneşleniyordu. Uzun, beyaz sakallarıyla yaşı seksenin üstünde gösteriyordu. Yüzündeki durgunluk ve aldırmazlıktan, bu dünyada onca yıl boşuna yaşamadığı anlaşılıyordu.
Gezgin, İhtiyarın karşısına dikildi, selamlaştıktan sonra köyün neden bom boş olduğunu sordu: İhtiyar:“Bütün köy halkı, çoluk çocuk ağanın imecesine gittiler. Akşama gelirler.” dedi.
“Ya, öyle mi? Peki, ben Mandalı köyüne gitmek istiyorum kaç saat çeker buradan?
İhtiyarın cevabı:“Sen yoluna yürü bakalım.
”Gezgin, İhtiyarın onu iyi anlamadığını düşünerek üsteledi:“Amca , Mandalı köyüne kaç saatte gidebilirim, onu sordum sana!
”Cevap gene aynı:“Sen yoluna bi' yürü bakalım…
Gezgin, ihtiyarın bilgi vermek istemediğini düşündü, kızarak kendi kendine konuştu; “Ulan burada köyün bunağıyla mı uğraşacağım,” diyerek adımlarını açtı. Elli metre uzaklaşmıştı ki, ihtiyarın seslendiğini duydu:
“İki buçuk saatte gidersin!”
“Çattık belaya!” dedi kendi kendine gezgin.
İhtiyara doğru döndü:“E, amca! Deminden beri ben de sana onu soruyordum, madem biliyordun neden o zaman söylemedin?”İhtiyarın cevabı oldukça bilgeceydi:“Oğlum ben senin yürüyüşünü görmeden, Mandalı’ya kaç saatte gideceğini nasıl bilebilirdim?..







Salı, Ocak 26, 2010

Gözümden İngiltere: Neye Niyet Neye Kısmet?



'Ada'da her gün bir yaşıma daha giriyorum. Bu hızla gidersem herhalde kısa sürede 180-200'ü bulacağım. Kimi zaman şaşkınlığımı anlatmaya kelimeler yetmiyor. Buna kültür farklılığı mı dersiniz yoksa kültür şoku mu bilemem! Ben 13 yıldır körle yatıyorum ve kısmen şaşı oldum ama bazı günler sanki bu ülkeye dün sabah ayak basmışım gibi geliyor! Peki gerçekten bu ülkeye yeni ayak basanlar! Onlara acımalı mı, yoksa çok eğlenecekleri için sevinmeli mi?
Her yıl olduğu gibi bu sene de aile ve de arkadaşlar arasında Noel hediye limitini 10 pound olarak belirledik. İşin güzel tarafı, hediye alınacak kişi ihtiyacı olan neyse onu söyledi de herkes o adamı yoran hediye arama kabusundan kurtuldu, alışveris nispeten kolaylaştı. Adını ifşa ederek kendisini uluslararası topluma malzeme etmek istemediğim, hediye alacağım arkadaşımla aramızda geçen muhabbet epey ilginçti...! Bu sohbetin, bloglarını keyifle takip ettiğim seyyah Dr. Bora Bilgin'in (http://www.benbugunbunuogrendim.blogspot.com/), çok hoşuna gideceğinden kuşkum yok!
- Selam T! Söyle bakalım sene sana ne alacağız?
- İki adet Sure marka deodorant... ikisi 5 pound eder zaten... Bir de hmmm...
-Söyle söyle çekinme, 10 poundu geçersek de canın sağolsun, alırız.
- Peki ama gülme... İki kutu da Anusol lütfen.
Yüzüne gülmedim elbette. Hepimizin hemoroid sorunu yaşaması normal ama Noel hediyesi olarak hemoroid kremi almak komik oluyor tabii. Bütün ciddiyetimi takınarak...
- Olur böyle sorunlar dert etme, bana da askerde olmuştu.
Diyebildim hafif bir tebessüm ile.
- Yok canım hemoroid olmadım. Gözüm için istiyorum.
Türkçe konuşuyor olsaydık dil sürtçmesi yorumlayacağım ama gözün İngilizcesi karışıklık yaratacak cinsten bir kelime değil.
- Eh peki...
Cümlesi ağzımdan çıkınca, bizim arkadaş açıklama ihtiyacı hissetti.
- Anusol şişmiş göz altı torbalarına çok iyi geliyor. Kılcal damarlar zımba gibi oluyor, sürdükten kısa bir süre sonra şiş miş kalmıyor!
İngiltere'de trafik neden tersten diye bir daha sormamaya yemin ettirtecek cinsten bir durum. 'Vay be' dedim içimden 'Neye Niyet Neye Kısmet!!!!'
Vallahi ben bizzat denemedim. Hiç öyle sorular sorarak beni taciz etmeyin. Tabii kuşku yok ki aranızdan deneyecekler olabilir, orası beni hiç ilgilendirmediği gibi gözünüze gelebilecek herhangi bir zarardan da sorumluluk kabul etmem!
Hazır konu oraya gelmişken, Can Yücel'i de anmadan geçemeyeceğim.
Yazılarında 'göt' kelimesini açık açık kullandığı için mahkemeye verilen Can Yücel, mahkemedeki sözlü savunmasını 'Ne diyeyim hakim bey? Bizim köyde göte göt derler' diye bitirir, ancak öncesinde bir de fıkra anlatır mahkemede. (Can Yücel bu davadan beraat etmiştir).
Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora götürürler hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna... Doktor biraz aksidir, köylüler de kendisinden çekinirler. Doktor hastaya fitil yazar ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.

Köylüler tabi ' Tamam doktor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.
Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.

Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, 'Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey' falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: 'Makattan verin dedi doktor' der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine.

Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: 'Çok kızacak doktor, çok! ' diye.
Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: 'Ben çok kızacak demiştim size; gö.... sokun dedi'.

Perşembe, Ocak 07, 2010

Bahanemiz Oğlan...

Bloglarını yazısız bırakmayan yazarlara gıpta ediyorum. Ben maalesef "ayda bir"den öteye gidemedim. Bu sefer araya oğlan girdi. Bahanem sağlam. Bu sebeple "nereye kayboldu bu adam?" diye düşünenler böylece umarım beni anlayışla karşılarlar.

Ana İngiliz, baba da Türk olunca iki isim verdik. Daniel Paşa... Çoğu arkadaşım şaka ediyorum zannetti. Etmediğimi gören "öyle isim mi olur!" dedi. Bal gibi olur. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Hasan Paşa var da bizim ki Paşa olunca "olmaz". Olur olur... Ben de böylece paşa babası oluyorum. Tabii oğlan askere gidince çok eğlenecek, o kesin!

Paşa Bey izin verdiğinde yazacağım söz. Sırada bir Mısır yazısı var. Sonra bir dolma kalem... 2010'da İngiltere'ye ilişkin ilginç anılarımı da karalayacağım. Yakında görüşmek üzere!