Cuma, Mayıs 18, 2007

İlk Görüşte Aşk: Dubrovnik

Çocukken beraber oynadık, aynı okula gittik, sonra birbirimizle evlendik ve bir gün geldi birbirimizi öldürdük, işte Yugoslavya'nın bütün hikayesi budur"...


Uzunca bir suredir Akdeniz’e hasretim. Uzakta yasayinca insan, hele benim gibi kuzeyde Oxford’daysa; grilikten, yagmurdan, bir turlu insanin kemiklerini isitmaya yanasmayan gunesten biraz da bikmissa, gunun her saati aklinin bir ucunda hep o bildik, insani kucaklayan, bir cirpida dertlerini unutturan denizi ariyor, onu dusunuyor.

Hirvatistan bana hic bir zaman Akdeniz’in bir parcasi gibi gelmemisti. Hatta onun tek basina bir ulke olusu bile benim hafizama kazinmasi cok ama cok uzun zaman aldi. Orasi hep cocuklugumun gizemli ulkesi Yugoslavya’ydi. Yakin ama bir o kadar uzak, efsane basketbolcu Drazan Petrovic’in, liglerimizde top kosturmaya baslayan Kovacevic’in, Simovic’in, lise yillarinda beraber yatili okudugum Faris Cengic’in, Yugo arabalarin, 1984 Kis Olimpiyati’nin, Kizilyildiz’in ulkesi... Taa ki, Haziran 1991’de baslayan o insanligin yuzkarasi savasa kadar.

Hirvatistan’a gitme plani hep vardi, ama yakina nasil olsa gidilir dusuncesiyle hep ertelemistik. Gun gelip de bu ulkeye iki degil de uc kisi gidecegimiz aklimin ucundan gecmemisti dogrusu. Elli litrelik cantalarla gezmeye alismis iki insan simdi, 9 aylik bebegimizin bezleri, emzikleri, puseti, ne olur ne olmaz dusuncesiyle cifter cifter alinan bebek tulumlari, islak mendiller ile Dubrovnik’e 1 haftalik bir geziye degil de sanki oraya tumden goc etmeye gidiyor gibiydik.

Dubrovnik Tanri’nin dantel gibi isledigi Dalmacya kiyilarinin guneyinde, Hirvatistan’in iyice daralip da Bosna Hersek ile cizgi haline geldigi noktada kurulmus tarihi bir liman sehri. Ucagimiz Adriyatik’in bize goz kirpan masmavi sularinin uzerinde alcalirken resim gibi cizilmis bir yarimadaya kurulmus eski sehirin tepeden goruntusu daha ayak basmadan bizi heyecanlandirmaya yetiyor.

Eski sehrin Ploce Kapisi’na bakan, surlarin hemen bitisigindeki kucuk misafirhanemizin ahsap panjurlarini sabirsizlikla aciyorum. Eski liman ve Ragusa’nin sehir duvarlari bizi karsiliyor. Bu şehir resimlerde gördüğümden de daha güzel ve daha narin. Akdeniz'in aklımda yer eden bütün şehirlerinden izler taşıyor sanki. Etrafını çevreleyen sarı beyaz tondaki duvarları ile biraz Valetta, katedrali ve taştan döşenmiş meydanları ile biraz Floransa, çeşmeleri ile Roma...


İnsan bu kadar etkileyici, bu kadar güzel bir şehrin bundan sadece 16 yıl önce savaşın alçak yüzüyle karşı karşıya geldiğine inanamıyor. Yine bu kadar kısa sürede, savaşın izlerinin sanki hiç olmamış gibi silinebilmesine de şaşıyor.

Dubrovnik; ya da tarihteki ismiyle Ragusa Balkanlarin belkide Balkan olmayan tek sehri. Hani ucaktan inip pasaport kontrolunden gecmemis olsam neredeyse Italya’da olduguma inanacagim. Akdenizdeki tum ticaret limanlari gibi Dubrovnik’te 7. yy’dan itibaren Araplardan Bizanslilara, Venediklilerden Osmanlilara kadar bir cok gucun egemenligi altina girmis. Oyle ki, Napolyon bile 1806’da sehri kusatmis. Dubrovnik’in sloganinin, her kose basinda bir arma ile beraber insanin karsisina cikan “Libertas” yani ozgurluk olduguna sasmamali. Bu sehiri belki de bu kadar guzel ve etkileyici yapan da hic kusku yok ki, bu tarihi sentez ve bu kulturel karisimi ozumsemis halki.

Ploce Kapisi’ndan iceriye girip de yuksek duvarlarla cevrili dar yoldan sehrin icine ilerlemeye basladiginda yuzyillar oncesine keyifli bir yolculuga basladigini hissediyor. Dubrovnik’in can damari Stradun. Bu sehri bir ucdan digerine kesen uzun bir cadde. Insanlarin piyasaya ciktigi, birbirini gozlemledigi, kahve ictigi, Katedral’den yayilan ilahileri dinledigi bir bulusma noktasi. Ne bir araba, ne de sizi kolunuzdan bacaginizdan cekistirerek bir seyler satmaya calisan biri var. Stradun’u kesen sagli sollu ufak sokaklara girince sehir dar ve dik basamaklarla sizi kale duvarlarina dogru cikariyor. Tepeden bakinca birbiri ile uyumlu kirmizi bir kiremit denizi ve de ucsuz bucaksiz bir mavilik insani sarip sarmaliyor. Sokaklarin koselerine gizlenmis kucuk mutfaklardan kalamar ve midye kokulari insani her an ac hissettirtecek cinsten…

Sehir bir acikhava muzesi olsa da muhakkak, belli yapilari sadece disaridan gormek yetmiyor. Tepeden bakildiginda buyuk kubbesi ile sehrin sembolu olan Dubrovnik Katedrali bunlardan biri. Hikayeye gore Aslan Yurekli Richard’in bir sefer sonrasinda Dubrovnik aciklarinda bir deniz kazasi gecirip olumden kil payi kurtulmus. Hayatinin kurtulmasi serefine sehir yoneticilerine bagisladigi altinlar ile bu katedral yapilmis. Sehrin tum onemli yapilari gibi bu ibadethanenin mimari da yine Italyan. Sponza Pallace ise havasi koklanmadan gecilmemesi gereken bence Dubrovnik’in en guzel yapisi. Sponza Pallace Stradun’a Ploce kapisindan girince sag kolda kendini saklamis duruyor. 16 yuzyilda insa edilmis bu yapi, yil boyunca sehirdeki onemli sanat sergilerine ev sahipligi yapiyor.

Yine de bu kucuk Italya gercek Hirvatistan degil. Dubrovnik’in eski sehrine buyuk bir askla bagli halk kale duvarlarinin disindaki mahlelerde, Pile ve Ploce’de yasiyor. Eski sehirdeki Italya havasi dis mahallelere girdikce bizim Ege kasabalarini animsatiyor. Kapi onlerine atilmis tahta iskemlelerde ufka dalmis yasli teyze ve amcalar unutmak istedikleri, unutmaya calistiklari savasi uslarindan atamamislar sanki.

Dubrovnik insani, sevecen, yardimsever ve de konuskan. Ancak bir tek konu var ki kimse bunu agzina almak istemiyor; savas. Iste o zama suratlar eksiyor, gozler bugulaniyor. Bu havayi dagitmanin en iyi yolu “Rakija”dan bahsetmek, iste o zaman gozler isildiyor ve insanin genzini yakan o sert Hirvat brandy’si raflardan indiriliyor. Ismi bizim “raki”yi cagristirsa da bu iki ickinin birbiriyle hic bir akrabagligi yok. Madem ickiden soz actik, biraz da yemeklere deginmeli. Dubrovnik halki denizden ne ciksa yiyor. Sebzeli balik corbasi yemeklerden once istah acici olarak sunuluyor. Hirvatlarda bizim gibi hamurisine merakli. Hatta boregin ismi bile “Burek”. Bu hic kuskusuz Osmanli ile kimi zaman icice kimi zaman da komsu olarak yasamalarinin mutfaga etkisi. Kapali borekler, etle ve de peynirle firinlarda pisiriliyor. Bir de “Cevapcici” var ki bu bizim koftenin uzaktan akrabasi.

Dubrovnik, Venedik’e gitmeden az da olsa Venedik’i yasamak isteyenler icin iki uc gunlugune her mevsim gidilmesi keyifli bir sehir. Yazin deniz ve yelken keyfi olsa da, kalacak yer problemi ve de igne atsan yere dusmeyecek cinsten turist kalabaligi sebebi ile ozellikle Temmuz ve Agustos aylarinda sehir adami cileden cikarabiliyor. Ancak bahar aylari Dubrovnik icin hem sicaklik hem de fiyat olarak en uygun donem. Hazir Hirvatistan AB’ye girmemisken ve de Turkler’den vize istemiyorken bu guzel sehri gormeli. Hadi ne duruyorsunuz!

Salı, Nisan 24, 2007

Kinga "Free Spirit"






"Every dream is given to us with the power to make it come true."



This quote stayed with Kinga and Chopin all along their hitchhiking journey around the world. Now a new, but very old dream pushed Kinga towards Africa. Although as the Tibetan saying goes:
"You never know what will come first: a new day or the next life."

Kinga lived her life to the fullest and passed away at the peak of fulfilling her dreams, in the happiest time of her life. She left us with the great power of inspiration to live a meaningful life and cherish each of its precious moments. Kinga passed away peacefully, strong and well prepared for her next and greatest journey...and such readiness I wish us all from the bottom of my heart.

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Dünyanın Bütün Sabahları

 

 







Bu yazıyı uzun bir süre erteledim, aynı Paris’e gidişim gibi. Kalemler, kağıtlar, notlar masamın üzerinde öylece durdu. Uykumun kaçtığı geceler uzun süre düşündüm, oturdum, kalktım, bir iki satır bir şeyler karaladım, camı açtım, gözlerimi kapadım... Olmadı, bir şişe Chateau la Mission Haut Brion açtım belki ilham verir diye, yine olmadı. Zaten ben Fransız şaraplarından hiç anlamam!

Aslında bu yazıyı ben yazmamalıydım. Ertelemem ondandı. Belki bir dost gelir de beni bu ağırlıktan, bu huzursuzluktan kurtarır diye bekledim. Gelmedi, gelen olmadı. Derdim, aynı Fransız şarapları gibi oluşundan benim Fransa’yı bilişim. Yarım yamalak, eksik, fazlasıyla ön yargılı... Hem ben Fransızca bile bilmem. Fransız okullarının kapısından girmişliğim var, ama onlar hep kızların aşkı uğruna... Bu yazıyı ben yazmamalıydım demem, ertelemem, boşuna değil.

Hem beni, hem de okuyucuyu bu dertten kurtaracak, Paris’i herkesin duymak istediği gibi anlatacak, Fransız okulunun tozunu yutmuş, şiirden, sanattan Fransız şaraplarından anlayan biri bir gelseydi de beni bu dertten kurtarsaydı. Dedim ya işte gelen olmadı.

Paris’e ilk adım attığım gün, herkes gibi dünyanın en romantik şehrine geldiğimi hissedeyim diye, sanki pazarda satılan elmaymış, armutmuş gibi kaldırımlarda, sokaklarda, kafelerde, meydanlarda, şarap kadehlerinin ardında romans aradım. Biri gelse de beni öpse, ben de onun saçlarını koklasam, ona şiirler yazsam, dünyanın bütün renklerini, bütün seslerini ona armağan etsem, sonra hiç olmamış, ben onu hiç bilmemişim gibi kaybolsa ve ben aşk acısının, kalp acısının, dünyanın bütün acılarının on katını, hayır hayır yüz katını yaşasam, sabahlara kadar göz damarlarımı kurutsam...

Size Eiffel’in ihtişamını, Montparnasse’ın sıcak sokaklarını, Louvre’un insanın yüreğini kabartan ilhamını, Arc de Triumph’un iki yüz seksen iki basamağını, Concorde Meydanı’nın ihtişamını, St. Germain’in şık kafelerini anlatmayacağım. Zaten anlatsam Frankofon dostlar beni taşa topa tutar, Paris’i bilenler canıma okurlar. “Paris’i, Fransa’yı bilişim iki ekmek somunu kadar bile değil” diye boşuna demiyorum. “Peki ya kulum, nedendir bu bize çektirdiğin azap?” diye biri çıksa sorsa... Var elbet bir cevabım.

Paris ile ilk tanışmam Fikret Mualla ve Bedri Rahmi sayesindedir. Sonra Nedim Gürsel’in “Paris Yazıları”, Demir Özlü’nün “Paris Güncesi”, Hıfzı Topuz’un “Parisli Yıllar”ı... Annemin Mecidiyeköy’de büyüdüğü yıllarda sıra sıra çamların ve dutlukların arasındaki Mecidiyeköy Likör Fabrikası’nın duvarlarında bir Parisli’nin, mimar Robert Mallet Stevens’ın emeğinin olması da Paris ile benim geçmişim arasında oluşan garip bir buluşmadır. Lise yıllarında hayret ve hayranlıkla resimlerine merak sardığım Piccasso ve sonradan bir rastlantı eseri hiç olmadık yerlerde sarının tonlarına bulanmış kadınları ile karşıma çıkan Modigliani’nin ortak noktalarının Paris olması benim bu şehre olan ilgisizliğimi değiştirmemiş, ama kafamın bir tarafında bu uzaklık beni hep rahatsız etmiştir. Ressamların, yazarların, heykeltraşların, müzisyenlerin, yaratmaya meraklıların ve feylesofların Paris tutkusunun sebebinin klişeleşmiş bir moda mı, piyasa mı, yoksa Paris’in üzerine atom bombası düşse yine de değişmeyecek etiketi “romantizm” mi olduğunu bilmek zordur. Zaten bunun da çok önemi yoktur çünkü Paris dünyanın bütün sabahları ve dünyanın bütün geceleridir. Paris umuttur, sokaklarında Marin Marais’in çellosundan çıkan hüzünlü notaların şehridir. Ve Paris bir o kadar umutsuzluktur, beklemelerdir ve biraz da gitmeler, hatta ulaşılamayacağa... Paris tabii ki yalnızlıktır, sokaklarında yüzlerinde yarı makyaj ve ellerinde son dostları köpekleriyle dolaşan dulların şehridir.

Paris benim dostumun şehridir. Benim uzak, onun yakın olduğu çocukluğumuzdur. Rüzgarın hep güneyden estiği, Akdeniz’in kokusunu getirdiği, kuzeyi unutturduğu... Paris benim bir türlü bilmediğim, bilemediğim, cahilliğim, öğrenmek isteyip de öğrenemediğim, dilini anlamadığım, sokaklarında İngilizce konuşmaya utandığımdır. Paris işte benim bir türlü anlatamadığım, ertelediğimdir.


Cumartesi, Şubat 10, 2007

Bir Kış Düşü Üzerine Ağıt



Bir eylül sabahı seni bulmak için yollara düştüm. Oysa ki, günün birinde seni kaybedeceğimi sonra da senden bir iz bulabilmek umuduyla yıllar sonra bu yarımadaya tekrar geleceğimi aklımın ucundan geçirmezdim.

Hava sıcaktı. Ağustos böcekleri kulakları sağır edercesine bağırıyorlar, kırlangıçlar kurumuş incir ağaçlarının çevresinde birbirlerini kovalıyorlardı. Rüzgar güneyden ateş topu gibi esiyor, sararmış otları oradan oraya savuruyordu. Eylül senin en sevdiğin aydı. Benim seni bulduğum, öptüğüm, kokladığım ve sonra da kaybettiğim... Ve şimdi ben yollarda seni arıyorum, senden bir iz bulmak için, seni bulmak için.

Taşlıca’ya kadar kah dağlarında kah yanı başımda uzayıp giden çam ormanlarında umutsuzca dolandım. Susuzluğumu şelalede, hani o senin soğuk sularında saçlarını ıslattığın, beni öptüğün, göbeğimle alay ettiğin, kelebeklere ninni mırıldandığın şelalede giderdim. Aradan onca yaz geçmiş olmasına rağmen günlük ağacının kokusu zalimce yokluğunu, terk edişini, terkedilmişliğimi, yalnızlığımı, çaresizliğimi getirdi. Kokular unutulur sanırdım. Meğer kokular adamı elli sene de geçse esir alır, vururmuş tam ciğerinin ortasından.

Taşlıca ismi gibi, yer gök taş. Uzakta yıllar evvel terk edilmiş bir Rum köyü... Eşeğinin üzerine yan oturmuş, içi incir dolu sepetleri ortasında ince bıyığı, kırmızı gömleği ve lacivert kasketi ile Picasso’nun tablolarında çıkmış gibi duran köylü ne aradığımı bilirmiş gibi eliyle uzağı, vadinin içinden yılan gibi kıvrılarak giden patika yolu gösterdi. Geçit vermez bir edayla yola serpilmiş kayaların arasından sana ulaşabilmek için koştum durdum. Bir ara, tepemde dünyayı kasıp kavururcasına yakan güneş beni kendimden geçirmiş olacak ki, iki zeytin arasına boylu boyunca uzanmış bir halde kendim yatar buldum. Uzun kulaklı, zayıf, ıslak burunlu bir tekir yanıma gelip bacaklarımı arasına sokuldu, bir o yana bir bu yana dönerek süründü durdu. Seni sordum, bana öylece baktı, patilerini yaladı sonra yine baktı ve sanki ben hiç o soruyu sormamışım gibi ufka daldı.

Rüzgar batıdan dünyayı alıp götürmek istercesine esiyordu. Bir süre, küçük bir tepeciğin üzerine tüneyip belki rüzgar senden bir şey getirir diye bekledim. Savrulan çamların iğneleri, kumlar kollarıma bacaklarıma battı. Koca bir tomar kuru çalı top gibi yuvarlanıp, dikenlerini batırıp uçup gitti. Canım acıdı...

Bir serçe anlamsızca tepemde uçup durdu. Bilir miydi neyi aradığımı? Yutmanın, görmemenin, susmanın, unutmanın, küsmenin, kurumanın anlamını bilir miydi? Alır mıydı beni yanına? Götürür müydü yuvasına? Serçe durdu, omzuma kondu, “götürürüm” dedi. “Aradığın orada”...

Sana kavuşmak için, senin için koştum, koştum, koştum... Önce rüzgar kokunu getirdi bana. Sonra sesini duyar oldum inceden. Bir an once sana kavusmak, yillarin yüreğimde bıraktığı acıyı dindirmek için var gücümle sana koştum. Onümde sanki hiç sonu yokmuş gibi duran yamaçtan üzerime kayıp da ayaklarımı kan revan içinde bırakan sivri, keskin taşlara aldirmadim. Zirveye iki adim kala dehşet bir korkuya kapıldım. Ya yoksan. Ya orada değilsen diye düşünmeye başladım. O sırada tepemde beliren atmacanın çığlığı ile sendeledim. Nefesimin kesilmesine, bacaklarimdan ince ince süzülen kana, susuzluktan birbirine yapışmış kuru dudaklarıma aldırmadım. Gözlerimi kapadım, bacaklarımı öylece koyverdim...

Biliyordum tekrar karşılaşacağımızı, ayrılışın bir son olmadığını, bir kader olmadığını biliyordum. Gözlerimi açtığımda karşımdaydın. Güzel, büyülü ve sonsuz.... Öptüm, öptüm kokladım... Mavi’m diğer yarım benim.

Cuma, Kasım 03, 2006

Bosuna degilmis Oxfordshire'in tren yollarinda kaybolusum. Posted by Picasa

GEZGIN MEDENIYETTE SASAR!

Bir gun boyle bir sey olacagini biliyordum. Basima sonunda geldi…

Her sabah Londra’ya binlerce kisi, kuzeyden, guneyden, dogudan, batidan yani guney Britanya’nin her noktasindan calismak uzere baskente akin ediyor. Aksam da yine bir o kadar insan geldikleri gibi evlerine geri donuyorlar. Kolay is degil bu. Yorucu, yipratici, sinir bozucu. Ben de bu guruhun icinde her gun Oxford’dan Londra’ya gocuyorum, aksam isim bitince de yine trenle memlekete donuyorum. Gunler uzunken iyi de, kis geldiginde gunler kisaldiginda bu gidip gelmeler iyice tatsizlasiyor. Aydinlikta insan en azindan arada kitabindan, gazetesinden basini kaldirip Ingiltere’nin yemyesil otlaklarina dalip gozunu dinlendirebiliyor. Karanlikta ise, karalar baglamis ruh iyice daraliyor, vagonun icindeki floresan isigina bakan gozler yorgunluktan kayip gidiyor. Bitap dusmus beden bazen kendini koyveriyor. Bu uykular bir sonraki istasyonun anonsu ile bolununce insan saskin bir sekilde uyaniyor. “Basimi yandaki lordun omzuna koymus muyum, salyam adamin halis Highland kumasindan yapilmis ceketine akmis mi?” endisesi bir kac saniyelik bir sersemlik yaratiyor. Kimi zaman uykular oyle derin oluyor ki, basima gelmesinden korktugum ama eninde sonunda gelecegini bildigim hadise sonunda oluyor.

Misil misil uyumaktayim. Ruyamda bir ziyafette yemekleri mideye indiriyorum. Keyfim yerinde. Yemege davet eden adamin miriltili konusmasi ninni gibi geliyor. Ninni dozu artiyor, garip mikrofonik bir ses aliyor ve........ uyaniyorum. Ne ninnisi, konduktor anons yapiyor, “Hanborough is the next station”. Ne, ne boroughsi kardesim? Neredeyim ben? Sersemlik telasa donusuyor. Kitabimi, gazeteleri hisimla toplayip, cantami kaptigim gibi burnumu cama dayayip karanliga bakiyorum. Mehtap paril paril parliyor. Ucsuz bucaksiz bir ova... Tren bir platformda duruyor. Hemen atliyorum trenden. Uc bes insan daha iniyor. Kucuk bir tabelada “Hanborough” yaziyor. Ne gormuslugum, ne de duymuslugum var. İstasyondan karsi platforma gecer ve gelen bir tren ile Oxford’a donerim diye dusunuyorum. Etrafta bir istasyon binasi gozukmuyor. Gozum bir ust gecit ariyor, o da yok! Kasla goz arasinda o uc bes insanda arabalarina atlayip gozden kayboluyorlar. Yasli bir kadin bisikletine binip gitmek uzereyken pesinden kosuyorum. Kekeleyerek, “Oxfo.., Oxford’a nasil donebilirim?” cumlesi agzimdan cikiyor. Kadin halime aciyor ama gercek ortada. “Bakin burasi bir avuc insanin yasadigi bir koy, Oxford’a belki bir tren iki saat sonra gecer, belki de gecmez. “Otobus?”... “Otobus ile Woodstock’a gidebilirsiniz, ama bu saatte otobus isler mi, inanin bilmiyorum”. Anayolu parmagiyla gosterip goz acip kapayincaya kadar o da gidiyor. Hanborough denen yol gecmez kervan gecmez bir koyde gecenin bir yarisi yalniz basima saga sola kosturuyorum. Koy diyorlar, ama ortada bir ev falan da yok. Bu memlekette her adim basi bir pub olur, o da yok! Yuruyen insan yok, istasyon yok, ev yok, otobus yok, yok da yok! “Bir gun basima boyle bir sey gelecegini biliyordum”deyip oyle tedbirsizce uyudugum icin kendime kiziyorum. Karsimda ucsuz bucaksiz bir ova uzayip gidiyor. Biri gelip beni kesse kimsenin ruhu duymaz. Kurda kusa yem olmak da var. Hava da inadina soguk. Gunlerdir iyi giden havalarin, bugun Norvec uzerinden gelen soguk hava dalgasina girecegi tuttu. Nasil bir ayaz, Ankara’nin kisini aratmayacak cinsten. Uzerimde kiytirik bir polar, belki bir otobus gecer diye bir agacin altinda bekliyorum. Ben ki, Laos’un daglarinda dolasmis, Burma’nin yilanli patikalarinda yonumu bulmus, Kambocya’da mayin tarlalarini asmis gezgin, su Hamborough denen kel koyden Oxford’a donemiyor! Iste gezgin boyle medeniyette sasip kalir! Hadi bakalim,
saril cep telefonuna, kurtarsin seni karin. Hadi hayirli isler...

Cuma, Ekim 06, 2006

Iki Kalem, Bir Defter, Parmaklarimda Murekkep...


Sonbahar geldi. Yolculuk mevsimi. Kentler insanlari cagiriyor. Akdeniz gunesin son demlerini yasiyor. Valetta’da insanlar aksamlari bir ince gomlekle oturuyorlar. Dubrovnik’de deniz hala ilik. Ibiza sokaklari canli. Oysa ki, on bes yirmi gune her sey bitecek, herkes gidecek.

Cape Town’a ilk bahar gelmis. Masa Dagi’nda baharin ilk cicekleri okyanus ruzgarlari ile saliniyorlar oradan oraya. Biralar su gibi akip gidiyor. Sun City’de surfculer serin suya aldirmaksizin ozgurlugun tadini cikariyorlar. Kara derili cocuklar ciplak ayakla kosusturuyorlar kumlarda.

Bangkok sicak. Yaniyor her yer. Uzerine sicak bir ogleden sonra yagmuru. Yetmiyor, aksam gok bosaliyor Thonburi’nin fakir sokaklarina. Chao Phraya Nehri’nde hindistan cevizleri yuzuyor, sabaha tutunacaklari bir toprak bulmak umuduyla...

Colombo’da dalgalar bir zamanlar beyaz olan kumlari tokatliyor. Bir kadin, donuk gozlerle okyanusa dalmis sevdigini elinden alan dalgalarla hesaplasiyor. Postanenin onundeki basamaklara siralanmis sevgililer semsiyelerin altinda bir mendil parcasinin arkasina sakladiklari asklarini sunuyorlar birbirlerine. Kandy’de gol kiyisinda sutlu, bol sekerli caylar samosa boreklerinin esliginde yudumlaniyor. Filler, kutsal tapinagin girisine birakilmis adak ciceklerini hortumlari ile cekistiriyorlar. Altlarinda mavi sort, uzerlerinde tertemiz beyaz gomlekleriyle ilkokul cocuklari tapinagin kapisinda dua ediyorlar.

Bir adam Paris’de olabilecek en kotu seyi yasiyor. Yalnizlik... Pont des Arts’in uzerinde iki sevgili dunyayi unutmuscasina sarilmis, bir ressam ise karsisindaki taburede oturan yasli adamin yuzunu olumsuzlestirmekte. Montmartre’a sirtini dayamis alt mahallelerin panjurlari kirik evlerinden Magrip ezgileri yayiliyor.

Elinde topugu kirilmis ayakkabisi ile 52. caddenin onunde bir taksi bulurum umuduyla bekleyen bir kadin. Isiltili panolar, ellerinde bond cantalari ile kosusturan siyah giyimli adamlar... Italyan lokantalari, goz kamastiran vitrinler... Oteki New York adanin diger ucunda, tunellerin sonunda; bir basket topunun ardinda, ya da koprunun altinda...

Istanbul: Sevdigim, nefret ettigim, hayal ettigim, unutmak istedigim, gidemedigim, donemedigim, saydigim, sovdugum...

Kafamda kentler. Isimler birbirini kovaliyor. Mevsim sonbahar, yolculuk zamani. Yuregim git diyor, beynim dur! Yatagimin uzeri karmakarisik. Mektuplar, zarflar, kitaplar ve resimler... Sirt cantami cikariyorum tozlu dolaptan. Iki kalem, bir defter baska bir sey lazim degil.

Ve bir sabah uyandigimda, baska bir kentte kendimi beyaz sayfalara karaliyorum. Parmaklarimda siyah murekkep, burnumda uzaklarin kokusu
...

Perşembe, Ekim 05, 2006

LONDRA'NIN 2006 METRO HARITASI

Arnos Grove'da Eti gofret satin aldigim Rizeli bakkal yan komsusu Corfulu Yiannis'in
"kalamata" zeytinlerini tavsiye etti. Dolgun kalamatalardan 250 gram aldim. Elimdeki zeytin poseti agzimi sulandirdi. Wood Green'e dogru yurumeye basladim. Sagli sollu lokantalar, bufeler... Karnim iyice acikti.

Dalgin dalgin yururken arkamdan bir ses "N'apayn?". "Aaa Sabri, yahu dalmisim, bak gazeteyi de unutuyordum az daha". Bakmayin Bafli Sabri'nin gazete bayiiligi yaptigina, kulturlu adamdir, uc dili sular seller gibi konusur. Turkce ve Rumca'yi saymiyorum. Gazetemi her zamanki gibi rulo yapip uzatirken elimdeki kalamatalari gorunce "Dur sana dolaptan bir paket hellim vereyim, bu zeytinler oyle bos mideye gitmez" deyip, elime bir poset tutusturdu. "Aman dur, ne gerek var" demeye kalmadan kendimi King's Cross'da buldum. Palermolu manav Gianni'nin kan kirmizisi domateslerinden uc tane aldim. Nerede oyle kilo ile almak sebzeleri... O gunler Goksu pazarinda kaldi. Artik ihtiyac kadar aliyoruz.

Paddington her zamanki gibi kalabalik. Bu istasyon sehrin kuzeybatiya acilan kapisi. Slough, Reading, Oxford ve Herefort yolculari tsunami dalgasi gibi istasyonun meydanini yutup yutup duruyorlar. Istasyon'da Millie's kurabiyeleri satan kucuk mekanda iki Ispanyol calisiyor: Pedro ve Juan. Tuzlulari aldik, sira tatlida. Juan camekanin icinde duran cikolatali, frambuazli, findikli, karamelli envai cesit kurabiyeyi sanki elinde pirlanta tutuyormusca urkek bir bicimde alip kutuya koyuyor. Pedro, kurabiyeleri alirken bana Alonso'nun Formula 1'deki performansizligindan yakiniyor. Arkamda bekleyen gurultucu Alman ogrenciler duysun ister gibi sesini yukselterek "Schumi, Alonso'nun tozunu yutar gelecek yarista". Almanlar kuabiyelerin icine dusmus, Pedro'yu duyan yok. O kirik Katalan aksaniyla anlayan da...

Yorgunluk kahvesi icin St. James Park'in guney ucundayim. Is yerleri yasami kusatmis. Herkesin boynunda bir kimlik karti. Yanimda oturan adamin kartinda Ivan Kostanovic yaziyor. "Hirvat mi, Sirp mi, yoksa Karadagli mi?" diye dusunurken bir kadin masamda duran sekere uzanip "Alabilir miyim?" diye soruyor. Onun kartinda da Mina Suratyana yaziyor. Ya Sri Lankali ya da Hintli. Aklim kalamatalarda, hellimde, Sicilyali'nin domateslerinde. Firlayip Victoria'ya uzaniyorum. Iranli Reza buyukelciliklere giden Belgrave Caddesi'nin ucundaki patiseride taze ekmekler satiyor. Reza'dan bir somun ekmek alip dogruca Hyde Park'a...

Gunes ekimde oldugunu unutmuscasina insani isitiyor. Cimlere oturdum. Kucuk bir peceteyi serdim yere. Domatesleri ince ince dogradim. Ekmegi ikiye boldum. Hellimi dilimledim. Kalamatalari onume dizdim. Biraz otede sarap sisesini acmis paylasan iki isci. Onlarda sarap, bende sofra. Boris Zoblobscak ve Miroslaw Zbirnwsky: Biri Bratislavali, digeri Gdansk'dan. Sarap ise Mendoza, Arjantin. Zikkimlaniyoruz. Boris sikayet ediyor "Bulgarlar ve Romenler gelince bizim isler bozulacak. Niye alirlarki bu cingeneleri Avrupa Birligi'ne?".

Mendoza sisesi elimde, karsimda ucurtma ucuran Cinli aileye bakiyorum. Sarikli Hindu polisin sesiyle irkiliyorum "Hey siz! Ulu orta icki icemezsiniz. Kalkin oradan". Heathrow'a inmeyi bekleyen Air Zimbabwe ucagi tepemizden gurultu ile geciyor. Kalkiyorum. Hellim, domates, kalamata, Mendoza... Kafam iyi.

Marble Arch'da bir Jamaikali bagira bagira sarki soyluyor " I'mmm aaa Jamaicaaan in London".
Posted by Picasa

Cuma, Eylül 22, 2006

Meleklerin Kralligi Bangkok


Kokularin sehri Bangkok 14 yil sonra 18. kez tanklarin kokusu ile uyandi. Oysa ki, insani girdap gibi icine ceken, kendine tutku ile baglayan; asik eden; bin bir kargasaya ragmen her noktasinda kisiyi saskina cevirecek kadar huzura iten Bangkok, tanklar, toplar, tufekler degil de, bilindigi gibi anilmak ister. Izzeddin Calislar’in gozunden, yureginden ve kaleminden iste “Meleklerin Kralligi Bangkok”.


"Bangkok, Venedik gibi salt turistlere terkedilmiş bir açık hava müzesi değil. Condé Nast Traveler'a göre dünyanın en turistik beşinci kenti olmasına rağmen, on milyonu aşan ve ne kadar aştığı da pek belli olmayan nüfusuyla, modern bir imparatorluk başkenti. Venedik'teki gibi ahlak kurallarının birkaç günlüğüne rafa kaldırılmasından doğmuş bir karnavalı yok, ama bilen biliyor ya, her gecesi ayrı bir karnaval. Üstelik maskesiz.."

Çarşamba, Ağustos 30, 2006

Namussuz Soho'da, Alcak Crispy Duck

Bir sehirde yasamak ile o sehri yasamak... Bu ikisi de gecerli degil benim icin. Ne Londra'da yasiyorum, ne de Londra'yi! Bir sehir ki, her gun kostebek gibi diplerinde dolastigim ve kimi zaman da hic olmadik sokaklarinda kendimi buldugum, ama aksam coktugunde de tekrar uzaklastigim, geride biraktigim...

Londra deyince insanin aklina gelen iki sey: Yagmur ve grilik. Hani bu biraz da butun Turklerin biyikli olmasi gerektigine inanan insanlarin yargisi gibi. Oysa ki, sular idaresi son iki yildir Londra'ya dusen yagmur oraninin Istanbul, hatta Roma'dan az oldugunu soyluyor. "Londra gri mi?" sorusuna cevap aramak mi, yoksa bu soruyu sormak mi daha abes, bilmek zor. Londra her seyden once yesil. Ve tabii ki, biraz beyaz, biraz siyah, biraz sari, biraz kizil, biraz kumral...

Dunyadaki her buyuk sehrin birden fazla yuzu vardir. Londra'nin belki de bin yuzu var. Insan hangi yuze inanacagini, hangisini "ah iste bu!" diye kabul edecegini kavrayamiyor. St. James Park metro istasyonunun merdiveninde sizi onden buyur eden "zarif" yuzu mu; Halloway Road'da, size calinti mallar satmaya calisan "dusmus" yuzu mu; Covent Garden'da akrobatik hareketler yaparak bahsis bekleyen "cambaz" yuzu mu; Soho'daki "namussuz" yuzu mu? Cik cikabilirsen bu sehrin icinden.

Londra'da can sikici bir gunun ortasinda, ac bir yuregi doyurmak ne kadar onemliyse, ac olan karni da doyurmak o kadar elzem! Hava yapmis dergilerin tavsiye sayfalarinda cici cici kizlarin, "posh" ablalarin shiraz'larini yudumlarken cekilmis fotograflari ile suslu mekanlari bosverin. Kafasi bozulmus bir beyne en iyi terapi salas, kirik dokuk, daginik, duzensiz ve albenisiz bir mekana girip duyulari tekrar hayata dondurmektir. Namussuz Soho'nun Piccadilly'ye bakan hareketli sokaklarindan gecerken, Gerrard Street boyunca siralanmis Cin lokantalarinin en alcagi "Crispy Duck"'dir. Kapidan iceri girince Hong Kong mafyasinin eline dusmussunuz hissi veren bu mekanda en iyi masalar elindeki bicagi ile kizarmis ordeklerin arasina dalmis ahciya yakin olanlardir. Gozleriniz, Londra'ya daha bu sabah Kawloon'dan gelmis gibi duran ahcinin hunerlerini izlerken, akliniz 5 pound'a siparis ettiginiz deniz mahsullu noodle corbasindadir. Karsinizda duran ahcinin siparis ettiginiz yemegi yapmiyor olusu sizi umutsuzluga suruklememeli cunku bu adam sadece kizarmis ordeklerden sorumludur. Kisa bir sure sonra 3 kisiyi rahatlikla doyurabilecek kadar buyuk bir kase irisinin icine gomulmus bir halde kendinizi bulmaniz ve bezmiz duyulariniz bir iki saniyede tekrar hayata donmesi isten bile degildir. Londra'da hayat "Crispy Duck" gibi yerlerde saklidir. Hangi yuzu aramak istiyorsaniz sehir karsiniza o yuzle cikar, ister Tokyo'da olun, ister Londra'da...

Salı, Nisan 11, 2006

"Halis" TURKISH DELIGHT


Oxford Londra arasinda ekmek parasi ararken karsima cikan ilginc bir soru beni bir hafta kadar mesgul etti. Soru cok acik ve netti: "Turk lokumu (Turkish Delight) neden Ingiliz toplumu tarafindan kabul gormus ve Noel'de yenen geleneksel bir urun olmustur?". Insan bazi basit olgularin nedenini pek dusunmez. Sanki alistigimiz her sey hep vardi, varolmustu. Hergun kullandigimiz aletlerin ya da yedigimiz ictiklerimizin nasil ortaya ciktigini, ilk kimin kullandigini, nasil topluma yayildigini bilmeyiz. Bugune kadar hic dusunmedigim Turkish Delight sorusuna cevap bulmak icin basladim arastirmaya. Yine dustuk yollara ve basladik yazmaya... Iste sonuc!
********************
Whilst I was strolling between the heavily loaded shelves of Sainsbury’s, a product caught my eye: “Greek Yogurt”. Then, I came across “Italian Olive Oil” in creative dark bottles. Brazil Nuts, Ceylon Tea, Colombian Coffee, Swedish Meatballs and Danish Bacon followed one by one. It did not take me long to find the “Turkish Delight” and eventually the picture was completed. This scene inevitably reminded me of Harrods’ motto; Omnia, Omnibus, Ubique: All things, for all people, everywhere… I was amazed, I was delighted.

However, none of the products named after their countries of origin became as widely known and played such a leading role at Christmas as Turkish delight did in Britain. But why is this?

History tells us that “Rahat ul Hulkum” or “Lokum” (the original names of Turkish delight) was officially created by an Anatolian confectioner Bekir Efendi in 1776. It was at the wish of Ottoman Sultan Abdul Hamid I, as a way to placate his harem. Lokum was unveiled to the west in the second half of the 1800s. It is not very clear how and by whom Lokum was introduced to Britain. However, the Ottoman reign’s first trip to Europe by Sultan Abdulaziz in 1867 gives us some hints of Lokum’s introduction to Britain. During the Sultan’s visit to Queen Victoria at Crystal Palace in the same year, it is very likely that Lokum was one of the gifts presented to the Queen. Evidently, the taste of Lokum made a lasting impact. It is possible that in the late 1800s, Lokum was brought to Britain by several explorers, travellers and merchants in small amounts for personal consumption. An article in the Sunday Times dated March 24th, 1878 tells us that the Krikorian Brothers, traders from İzmir (Smyrna) launched Lokum in the British market. They started to sell this novelty confection in their wholesale shop in Great Towers Street, London. Presumably the original name was difficult to pronounce and it began to be called “Turkish Delight” because it was a delight from Turkey.

Turkish delight was not simply known as a sweet from the distant exotic land. Actually, there was a hidden symbolism behind it. Diplomatic History shows a correlation between Turkish delight and the “Eastern Question” of the 17th century which briefly emphasized the allocation of Ottoman territories by western forces, especially by Britain. Turkish land was a temptation as was Turkish delight. One for its exotic and special taste, the other for its wealth and rich resources. Therefore, it is not surprising that the British chocolate producer Fry’s (Cadbury’s today) launched “Turkish Delight” with the slogan “full of Eastern promise” in 1914. It was one year before the disastrous Gallipoli Campaign. The Independent Newspaper journalist Jonathan Brown also supports the correlation in his article about Turkish delight, saying that “The collision of cultures has proved an important marketing device for Fry’s…”.

It is very likely that Turkish delight became a traditional Christmas treat because of the story “The Lion, the Witch and the Wardrobe” written by Oxfordian scholar C.S. Lewis. In the story there is a whole chapter (Chapter 4) about the character Edmund’s temptation, self indulgence and gratification for Turkish delight. For more than fifty years, the description of this special delight consumed under the snowflakes of the magical land of Narnia caused generations to grow up with the idea of having Turkish delight at Christmas. When we look at the life of C. S. Lewis, we understand that his choosing Turkish delight in his story was not just a random decision. Having lived through two world wars and remembering the difficult times of rationing, especially of sugar, Lewis deliberately chose Turkish delight for his story because like his character Edmund, Lewis also wanted to return to the time before the war when this sweet, exotic, delicious treat would have been eaten happily and freely. In other words, Turkish delight was the symbol of special times before the war.

In December 2005 the appearance of Turkish delight in Disney’s adaptation of C. S. Lewis’s “The Chronicle’s of Narnia: The Lion, the Witch and the Wardrobe” increased the sales of Turkish delight. Tesco reported a 200 per cent increase in sales while Sainsbury’s also experienced the “Narnia effect”.

Apart from being a sweet, the term “Turkish Delight” has some contemporary meanings. In London’s Cockney rhyming slang it means “shite” and Turkish delight is sometimes a euphemism for “hashish”. It is also a nick name for belly dancers. Surprisingly the “Turkish Delight” trademark is registered in England.

Like it or not, delighted or not, Turkish delight is widely known and accepted by British society and has been for more than one hundred years. Thanks to Bekir Efendi!
written by O. Alim Erginoglu
March 2006
Oxford

Pazartesi, Ocak 16, 2006

YUZLERIN SEHRI ANGKOR

Kamboçya denince akla ilk gelen zalim Pol Pot mudur, yoksa Angkor antik şehri
midir? İşte bu sorunun cevabını bilebilmek çok zor. Biri utanç, biri ise gurur yaratan tarihin iki dönemi Kamboçya’da öyle iç içe girmiş ki, bunları birbirlerinden ayırmak, görmemek, duymamak mümkün değil. Ancak, yine de, Pol Pot’un zalimlikleri değil de Angkor’un gülümseyen yüzleri, bitmeyen efsanesi bizi buralara kadar getiren.

Angkor’a giden her yolcunun ilk durağı ve üssü, antik şehrin 7 km güneyindeki yerleşim Siem Reap’dir. 15. yüzyıldan bu yana, bir çok sefer bu toprakları yönetimleri altına alan Taylandlılar’a, ya da diğer ismiyle Siamlılar’a inat olsun diye bu şehre Siem Reap, yani “Yenilmiş Siam” denmiş. Siem Reap yüzyılın başına kadar küçük bir köy görünümündeyken, Angkor’un, Fransız bilim adamı Henri Mouhot tarafından 1860’da yeniden keşfedilmesi ile hareketlenmiş. Mouhot, Angkor’a ilişkin yaptığı çalışmayı Londra’daki “Royal Geographical Society” ile paylaşmayı umarken, Angkor ekspedisyonundan bir yıl sonra 1861 Laos’un eski başkenti, Luang Prabang’da ölmüş. Mouhot’un günlüğünün İngiltere’de yayınlanması ile, batının dikkatinin Angkor’a yöneldiği söylenebilir. Kamboçya 19. yy.’ın sonunda Fransız idaresine geçince sayısız arkeolog, bilim adamı, misyoner ve maceraperest Angkor’un yolunu tutmuş. Siem Riep’de, işte bu dönemde küçük bir koloni şehrine dönüşmüş.

Siem Riep’te, bütün hayat Angkor üzerine kurulmuş. Herkes Angkor ile yatıp, Angkor ile kalkıyor. Her hane, derme çatma evini elden geçirip, her gün artan sayıda Angkor’u görmeye gelen gezginler için pansiyonlara, otellere dönüştürme işine girişmiş. Kimisi Khmer yemeklerinden örneklerin sergilendiği, iştah kabartan lokantalar açmış; bakkallar, Angkor marka biraları içi buz dolu leğenlere yerleştirmiş; her sokağın başında bir turizm firması, onlarca seçenek ile Angkor tur broşürleri asmış. Angkor, yıllarca dünyadan kopuk kalmış Khmerler için hem kazanç, hem de dünyaya açılma fırsatı olmuş. Motorsikletliler, tuktukçular, arabalılar, hatta bisikletliler her adımda yanınızda bitip sizi Angkor’a götürmek için dil döküyorlar. Bacak kadar çocuklar bile Angkor’da size rehberlik yapabileceklerini söylüyorlar.

Angkor’a girebilmek için bir gün önceden gidip giriş kaydı yaptırmak gerekiyor. Öğleden sonra yapılan bu işlem sebebi ile yüzlerce motorsiklet, tuktuk, araba, otobüs, yarışırcasına, aynı yöne doğru, arkalarında büyük bir toz ve egzoz bulutu bırakarak ilerliyor. Bir günlük bilet 20 USD, 2-3 günlük bilet 40 USD ve 4-7 günlük ise 60 USD. Biletin alındığı günün akşamı gün batımını izlemek üzere ören yerine girmeye müsaade ediliyor.

Şöförümüz Haas’ın eşliğinde gün batımını izleyeceğimiz Phnom Bakheng tapınağına doğru ilerliyoruz. Yoğun, dev incir ve tik ağaçları arasında Angkor Wat’ın sur duvarları belirince heyecanlanıyoruz. Uzun bir süredir hayalimizde canlandırmaya çalıştığımız Angkor’dayız artık. Şehir kendini tropik ağaçların arasına öyle bir saklamış ki, sol tarafımızda kalan, kırık ama haşmetli basamakları zor fark ediyoruz. Basamakların önüne gelince, toprak rengi, piramidi andıran Phnom Bakheng tapınağı bizi selamlıyor. 67 metre yüksekliğindeki tapınağın en üst noktasındaki terasa yarım saatlik zorlu bir tırmanış gerçekleştiriyoruz. Tapınağın can alıcı noktası olan 47 metrekarelik teras ve çevresinde irili ufaklı 108 kule ve minare var. 108 rakamı tesadüf değil çünkü Hinduism ve Budism’de 108 kutsal sayılıyor. Terasa vardığımızda karşımıza şiirsel bir manzara çıkıyor. Güneş, bin bir rengi ile giden güne elveda derken, güneybatıda, Kamboçya’nın bayrağını süsleyen ülkenin sembolü Angkor Wat’ın kuleleri, muazzam güzelliğiyle, uçsuz bucaksız uzanan yeşil bitki denizinin içinde tüm vakarıyla dimdik ayakta duruyor. Dünya turuncu ve eflatuna teslim olurken, insanoğlunun inançları için yarattığı bu nefes kesici eserleri daha sonra başka emeller için nasıl hunharca kullandığını algılamakta zorlanıyorum.

Angkor harabelerini gezeceğimiz esas gün, tan vaktinden önce başlıyor. Siem Riep ile Angkor arasındaki 7 km.’lik dar yol bizim E-5’in trafiğini aratmayacak cinsten. Her milletten insan Angkor’u görmek için zamana ve bin bir zorluğa aldırmadan yollara düşmüş. Sabahın karanlığında Angkor Wat’ın parke taşlı köprüsünden geçiyoruz. Karşımıza geniş bir gölet çıkıyor. Göletin kıyısındaki taş setin üzerine oturuyoruz. Yüzümüz doğuya dönük. Cırcır böcekleri ve yarasalar sessizliği çığlıklarıyla bozuyorlar. Alacakaranlıkta Angkor’un lotus çiçeğini andıran kuleleri tanrıya uzanmak istercesine göğe yükseliyor. Ayaklarımın altında uzayıp giden dingin suyun üzerinde kulelerin silueti beliriyor. Gökyüzü renkten renge girdikçe Angkor doğanın tuvaline bambaşka bir şekilde yansıyor. Gün ağardıkça kuleler daha da belirginleşip güzelleşiyor. Derinden monkların ilahileri duyuluyor.

14. yy.’da yaşanan Siam istilasından sonra unutulan şehri, orman yutmuş. Yüzyıllar boyunca tapınakların üzerlerinde büyüyen incir ve bayan ağaçları tapınakları öyle bir kaplamış ki, şaşırıyor insan. Özellikle, ormanın içlerindeki Ta Prohm tapınağındaki ağaç köklerinin yarattığı görüntüler, bilim kurgu filmlerimdeki gibi. Kökler sanki erimiş mumu andırırcasına, metrelerce yüksek duvarların üzerinden akmış ve taşları kaplamış.

Angkor, Khmer Uygarlığı’nın en büyük ve en önemli şehri. İlk kral Jayavarma, Cava’da 8. yy.’da bağımsızlığını kazandıktan sonra Angkor zenginleşmiş ve güçlenmiş. Çin ve Hint ticaret yollarının önemli bir bölümünü ele geçiren Khmer kralları kendilerine kudret kazandıran tanrılara uzanabilmek için Angkor’un dillere destan tapınaklarını yapmaya başlamışlar. 8.yy ile 14 yy.’lar arasında yüzlerce tapınak 160 km²’lik bir alan içinde inşa edilmiş. Angkor Wat kuşkusuz bunlar içerisinde en ünlüsü. Ancak, antik şehrin içerisinde görülmeden dönülmemesi gereken bir tapınak daha var ki, o da Bayon. Angkor’un her köşe başında bizi gözleyen, kalın dudaklı, badem gözlü yüzlerinin en güzel örnekleri Bayon’da karşımıza çıkıyor. Güneyde, kuzeyde, doğuda, batıda hep bu gülen yüz heykelleri... Her duvar, her taş parçası öyle ince işlenmiş, öyle motiflerle süslenmiş ki, hayrete düşmemek elde değil. Bayon’un, mistik galerilerinin duvarları savaşları anlatan kabartmalarla dolu. Bize eşlik eden bir monk, metrelerce uzunluğundaki galerilerde 11 bin’den fazla kabartma olduğunu söylüyor. Bu kabartmalarda sadece savaşlara ilişkin değil, günlük yaşama ilişkin de bir çok figür var. Tabii ki, Hinduism’in yüce tanrıları “Vishnu” ve “Siva” bu kabartmaların hepsinin baş köşesinde. Bir de dans eden, kıvrak vücutlu “Aspara”lar...

Mouhot, “Angkor’u görmeden ölünmez” demiş. Angkor’un gülen yüzlerini gördük, artık yaşayabiliriz, ölüm bahane!

Pazartesi, Aralık 19, 2005

EUROKRATLARIN VE BUROKRATLARIN ARDINDAKI SEHIR


Brüksel biz Türkler için gezip görülmesi gereken yerlerden biri olmaktan çok, Avrupa Birliği (AB) ile yaşadığımız uzatmalı ilişkinin dedikodularının haberciler tarafından hararetle aktarıldığı, televizyonlarda görmeye alıştığımız, uzaktaki bir başkenttir. Dışarıdan bakıldığında Brüksel gridir, sıkıcıdır, ellerinde dosyalar ile oradan oraya koşuşan koyu renk takım elbiseli “eurokrat”ların şehridir. Oysa ki, bizim sadece diplomasi ve politika ile özdeşleştirdiğimiz Brüksel, içinde hoş ayrıntıların gizli olduğu, küçük pratik ve keyifli bir Avrupa kentidir.

Brüksel’e girerken insanın karşısına çıkan manzara, önyargıları pekiştiren cinsten, biraz sıkıcı ve heyecandan uzaktır. Uluslararası organizasyonların basından görmeye alışık olduğumuz binaları özelliksiz bir görüntü sergilerler. Hiç bitmeyecekmiş gibi duran Rue de la Loi Bulvarı’nın sıkıntılı havası, yeşilin bin bir tonuna ev sahipliği yapan Brüksel Parkı ile değişmeye başlar. Kısa süre sonra yollar daralır. Estetik olarak ruhunuzu okşayan gotik yapıların sunduğu görsellik tebessüm etmemizi sağlar. Muhteşem St. Michel Katedrali’nin karşımızda belirmesiyle Brüksel’e haksızlık ettiğimizi düşünmeye başlarız. Katedral’in 16.yy’da Bernard van Orley tarafından yapılan vitrayları belki de Avrupa en etkileyici cam çalışmalarıdır. Katedral’in oturduğu yüksek tepeden aşağıya doğru inerken aklınızdaki tek şey dillere destan Grand Place’a ulaşmaktır. Daha bir iki adım atmışken karşılaştığınız insan kalabalığı ve canlılığının, Katedral’den aşağıya inerken geçtiğiniz tenha sokaklar ile nasıl böyle büyük bir tezat oluşturduğuna inanamazsınız. Hemen sağınızda kalan 1846 tarihli uzun yapı Galeries Saint-Hubert, kuzey Avrupa’nın ilk alışveriş merkezi olma özelliğine sahiptir. Öyle ki, benim gibi gidilen şehirleri İstanbul ile özdeşleştirmeye alışmış biriyseniz, hiç kuşkusuz bu büyük çarşı size Beyoğlu’ndaki Avrupa Pasajı’nı anımsatacaktır. Hipnotize olmuş gibi aynı yöne giden kalabalığın peşine takılıp dar Heuvel Colline sokağını aşınca, içine düştüğünüz düşsel güzellikteki meydan, Brüksel’e gelen her ziyaretçi gibi sizin de nefesinizi kesecek, kendi yörüngenizde şöyle bir dönmenize sebep olacaktır. Grand Place’in gotik ve barok tarzında yapılmış birbirinden güzel binaları 16 ve 17. yy.’da şehrin gelişen ekonomik ve sanatsal gelişimi yansıtır. Binaların neredeyse hepsi o dönemde ülkeyi sırtlayan locaların zenginliğini ve sanatçı bakış açılarını gözler önüne serer. Meydanın ağaçsız ve çeşmeden yoksun oluşu, garip ama insana rahatsızlık hissi vermez.

Brüksel’in gizli güzelliklerinin, binalar, parklar ve meydanlar ile sınırlı olduğunu düşünmemeli. Grand Place’i çevreleyen ara sokaklara dalınca, Brüksel’i Brüksel yapan üç olgunun varlığı size “diyet, kilo” gibi anlamsız problemleri unutturacaktır. Sıkı durun, çikolatanın, mussels-frites’ın (midye ve patates kızartması) ve biranın anavatanına hoş geldiniz! Envai çeşit çikolatanın sergilendiği vitrinlere kendinizi kaptırıp da, Modern Sanatlar Müzesi’ni ya da Kraliyet Sarayı’nı değil de, Kakao ve Çikolata Müzesi’nde geziyor olmanızda utanılacak bir durum yoktur. Neuhaus, Leonidas ve Wittamer gibi dünyaca ünlü çikolata üreticilerinin mağazalarındaki asalet, satılan ürünün çikolata değil de elmas olduğu izlenimini verir. Eğer gerçek bir çikolatakolik iseniz ve yolunuz Brüksel’e şubat ortasında düşerse yaşadınız çünkü Choccolate Passion Festival bu dönemde yapılır.

Efendim, gelelim, midye-papates ve biraya. Brüksel’in ilk bakışta kendini ele vermeyen, ama sokakları arşınladıkça varlığını hissettiren, sempatik kafeleri, restoranları ve birahaneleri vardır. Paris’e özenircesine, kaldırımlara taşan masalarda buz gibi Belçika biraları midye ve patates eşliğinde mideye indirilir. Koca bir tencereye kafasını sokmuş, midyenin çorba kıvamındaki - sebzeler ile zenginleştirilmiş - suyunu kaşıklayan insanları görüp de iştahın kabarmaması mümkün değildir. Bu midye ve patates kızartması cümbüşüne katılmak üzere oturduğunuz bir restoranda karşılaşacağınız zorluk kesinlikle bira seçmek olacaktır. Belçika’da 500’den fazla bira çeşidi vardır. Bu zenginlik, bildik lager Stella Artois’dan başlayıp, ale cinsi Trapiste’ye, frambuazlı Framboise’dan vişneli Kriek’e kadar uzanır.

Brüksel sokaklarında yürürken kulağınıza Jacques Brel’in namelerini gelebilir. Brel, Brüksel doğumlu ünlülerdendir. Brüksel’in nam yapmış bir başka ünlüsü ise Mannaken Pis, yani “işeyen çocuk” heykelidir. Grand Place’in güneyinde kalan Stoofstraat caddesinin bitimindeki, neyi sembolize ettiği tam bilinmeyen ve geçmişi 1388’e kadar uzanan bu meşhur heykel hakkında bir çok efsane vardır. Bunlardan en çok anlatılanı, 16.yy’daki savaşlardan birinde fitili patlamak üzere olan bir bombayı işeyerek söndürerek şehri kurtaran ünlü bir kontun oğluna ait olanıdır. Bu küçük heykelin, Elvis Presley ‘den Mickey Mouse’da dahil olmak üzere yaklaşık 450 adet kostümü olduğu söylenir. Bira festivallerinde çeşmesinden su yerine saatte 70 litre bira püskürten Mannaken Pis, şehrin eğlenceli köşelerinden biridir.

Şehrin küçük ve yürümeye elverişli oluşu, keşif yamayı sevenler için büyük şanstır. Zira, herhangi bir aracın içindeyken fark etme olasılığı az olan çeşitli ayrıntıları yürüyerek yakalamak mümkündür. Şehrin gerçek ruhunu yansıtan yerler olan pazarların büyük bir çoğunluğu işte bu tür yürüyüşlerde keşfedilir. Pazar günleri Place Agora ve cumartesileri de Place du Jeu de Balle’de kurulan pazarlar ilginç ve her insana hitap edebilecek türlü eşyalar ile doludur. Aklınıza hayalinize gelmeyecek aksesuarlar ve antikalar bu pazarlarda tezgahları süslerler.

Brüksel’in sembolü haline gelmiş bir başka anıt yapı ise Atomium’dur. Şehrin kuzeyindeki Heysel bölgesinde bulunan Atomium, ünlü mimar Andre Waterkeyn tarafından Brüksel Dünya Sergisi için 1958 yılında yapılmıştır. 102 m yüksekliğindeki bu eser, 165 milyon kere büyütülmüş demir moleküllerini sembolize eder. Atomium’un hemen yanı başında ise 1985’de yaşanan futbol faciası ile anımsayacağınız Heysel Stadyumu dikkat çeker.

Brüksel, tüm önyargılara ve politik havasına rağmen gizli köşelerinde sizi yakalayıveren, kendisini ziyaretçisine sevdiren bir şehirdir. Ön yargılarınızı unutun ve Brüksel’in güzelliklerini ayrıntılarda yakalayın.

Pazartesi, Eylül 12, 2005

SESSİZ CENNET MUSCAT


(Atatürk Havalimanı Dergisi "The Gate" www.thegate.com.tr /Eylül/Alim Erginoğlu)

Abu Dhabi’den kalkan uçağımız, 45 dakika sonra, Hicaz Yarımadası’nın sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen kum tepelerini yalayarak alçalmaya başlıyor. Beklenmedik bir anda, Arap Denizi’nin Hint Okyanusu’na uzanan koyu lacivert suları belirince irkiliyorum. Dalgalar suya hasret toprakları delicesine kucaklıyor. Umman, tüm gizemiyle altımda uzayıp gidiyor.

Seeb Uluslararası Havaalanı sessiz ve bomboş. Dış dünyadan bugün beklenen tek misafirler bizmişiz misali, bir iki görevli dışında kimsecikler yok. Sanki hayat durmuş, tüm yaşam bir süreliğine kendini kızağa çekmiş...

Mart ayı olmasına rağmen, kavurucu bir sıcak var. Tepemde güneş, Muscat’ın, Portekizliler’den kalma kaleleri, limanı ve kapalı çarşısı ile ünlü Mutrah semtinin dar sokaklarında yürüyorum. Kum rengi taştan, cumbalı, küçük pencereli, tahta panjurları sıkı sıkıya kapatılmış, kübik, bodur, ama kişiliğini yitirmemiş evlerin arasından labirent gibi ilerleyen bomboş sokaklarda kaybolup, zamana ve mekana ilişkin kavramlarını yitiriyor insan. Yaşama dair bir iz ararken, sağımda kalan küçük caminin hemen yanındaki evin en üst katından hayretle beni izleyen küçük çocukların gülüşmeleriyle hayat kısacık da olsa kendini gösteriyor. Bu sessizlik ve tenhalık boşuna değil. Bugün Cuma ve şüphesiz ki, hiç bir Ummanlı öğle sıcağında çevrede dolaşacak kadar - benim gibi - deli değil. Bankalar, lokantalar, bakkallar, manavlar... herkes ama herkes klimalı evlerine çekilmiş akşamı bekliyorlar.

Güneş, Mutrah limanının çevresindeki sarp tepelerin ardından yavaş yavaş kaybolmaya başlayınca, şehrin “Corniche” olarak bilinen kordon boyu bir anda dolup taşıyor. Genci yaşlısı Muscatlılar, denizden esen tatlı rüzgara kendilerini bırakıp, uzun sürecek bir geceye merhaba diyorlar. Gündüz insanın dikkatini çekmeyen küçük kahvehaneler, köşe başlarına ve kaldırımlara koydukları küçük iskemlelerle geceye hazırlanıyorlar.

Muscat’ta ilk dikkati çeken, insanların diğer Arap ülkeleri ile karşılaştırıldığında farklı olan giyinişleri. Erkekler “dishdasha” denilen, boyun bölgesinden püsküller sarkan bir entari giyiyorlar. Bellerine sardıkları, şala benzeyen kuşak ise ülkenin sembolü olan “khanjar”ı, yani hançeri taşımak için. Kafalarında ise Hint esintisi taşıyan bir takke “kummar” ya da, kummar’a sardıkları türbanı andıran “muzzar” var. Kadınlar, alışıla geldiği üzere peçeli çarşaflarını giyseler de, Hint “sari”lerine benzeyen renkli, işlemeli kumaşlardan yapılmış uzun elbise giyen genç kızlar her adımda göze çarpıyor. Bu farklılık ve sentez, kuşku yok ki, Ummanlıların yüzyıllar boyunca, denizci bir toplum olarak, Hindistan’a ve Afrika’ya kadar uzanmalarının altında yatıyor.

Muscat’ın en canlı ve ilgi çekici yeri deniz kıyısındaki Mutrah. Bu semt hemen yanı başındaki iki katlı geleneksel evleri ile köyü andıran Riyam’a kadar sahil boyunca uzanıyor. Kıyı şeridinin daraldığı noktalarda yükselen sarp tepelerde, 1507’de başlayan ve 150 yıl süren Portekiz egemenliğinin izlerinden olan iki kale yükseliyor. Mutrah limana demirlemiş yüksek sırtlı, dalgalara dayanıklı klasik Umman stili ile yapılmış ahşap tekneler, 19. yüzyılda Mombasa ve Zanzibar’a kadar uzanmış Umman Sultanlığı’nın şatafatlı dönemini anımsatıyor. Mutrah’ı canlı kılan en önemli noktalardan biri de “Souq”, yani kapalı çarşı. Kuyumcular ve Hicaz’ın bin bir çeşit kokusunu barındıran parfümeriler, bu küçük çarşıyı özellikle Ummanlı kadınların gözde mekanı yapıyor. Mutrah’ın en keyifli yerlerinden biri, hiç kuşkusuz limanın doğusundaki balık hali. Cömert Arap Denizi’den çıkarılan bin bir çeşit balık ve kabuklu canlılar burada sergileniyor. Halin giriş kapısına yakın büfelerden iştah kabartıcı balık ızgara kokuları yayılıyor. Kıyıdaki banklardan birine oturup, Umman’ın geleneksel ayranı soğuk bir “Laban” eşliğinde balıkçı teknelerinin gelip gidişlerini izlemek, denizin getirdiği güzelim iyot kokusunu ciğerlere çekmek insana tatlı bir huzur veriyor.

Şehrin Taksim’i sayılabilecek, deniz kıyısından biraz içerideki ticari merkezi Ruwi’ye giderken yeşillendirilmiş alanlar göze çarpıyor. Deniz suyu arıtılarak, bu alanların sulanmasında kullanılıyor. Bu pahalı vahalaştırma çalışması ülkenin 1970’de başlayan gelişiminin de aynası sanki. Umman, Sultan Qaboos’un 1970’de tahta geçmesi ile kendi “rönesans”ını yaşamış, belki de bölgedeki ilk ülke. Petrol ve doğalgaz geliri olmasına rağmen, Umman’ın 1970’e kadar fakirlik ve imkansızlıklar içinde yaşadığına inanamıyor insan. Yine o yıla kadar, sadece iki okul ve iki hastanesi olan ülke, Sultan Qaboos’un büyük atılımlarıyla, eğitimden sağlığa, turizmden sanata kadar bütün alanlarda büyük bir gelişim ve değişim yaşamaya başlıyor. Ekonomi düzeliyor; yollar yapılıyor, okullar, hastaneler, oteller açılıyor; ülke yabancı yatırımcıların ve turistlerin dikkatini çekiyor. Bu hızlı atılıma rağmen, halk, Umman’ın Dubai’nin gölgesinde kalmasından hoşnut değil. Her ne kadar, Ummanlı bu konuda sıkıntı duysa da, ülkesinin kültürünü koruyabilmiş, yozlaşmamış ender topraklardan biri olduğunu fark edip sevinmeli.

Şehrin doğuya doğru uzanan Al Qurm bölgesi, lüks otellerin ve alışveriş merkezlerinin yükseldiği şehrindeki turizmin kalbi. Kilometrelerce uzanan kumsal, gündüz su sporları meraklısı yabancıları cezbederken, akşama doğru denizin çekilmesi ile beraber, futbol oynayan küçük çocukların, piknik yapan ailelerin mekanı oluyor. Güneş batarken, çıplak ayakla, sığ sularda yürümek ayrı bir keyif bu uzun kumsalda.

Muscat’ın şehir yaşantısından bir nebze kurtulmak, gerçek Umman’ı görmek için araba kiralamak ve kuzeydeki Nizwa’ya doğru gitmek iyi bir alternatif. Petrolün sudan ucuz olduğu bir ülkede olduğumuzu arabamızın deposunu doldururken anlıyor ve suyumuzu içerken bir damlasını bile şişenin dibinde bırakmamaya özen gösteriyoruz. Nizwa’ya giden yol boyunca ara ara karşımıza çıkan hurma ağaçlarıyla dolu vadiler “Arabistanlı Lawrance” filminin içine düşmüşüz hissi veriyor. Çölü yaran otoyolda ilerlerken gözümüz deve kervanlarını arıyor. Oysa ki, develer kamyonetlerin arkasında, saatte 100 km hızla çölde ilerlemeyi tercih ediyorlar. Nizwa boyunca ara yollara saparak küçük köylerde mola veriyoruz. Bu molalarda, Umman’ın bal gibi hurmalarını mideye indiriyoruz. Nizwa, küçük bir kasaba havasında olmakla beraber, 17.yy.’da Sultan Bin Saif Al-Yaruba tarafından yaptırılmış ihtişamlı kalesi insanı yüzyıllar öncesinin Umman’ına taşıyor. Nizwa’ya gelip de, bu dev kalenin surlarında muhakkak dolaşmadan ve hurma ağaçlarıyla kaplı Nizwa ovasını seyretmeden Muscat’a dönmek olmaz.

Yüzyıllar boyunca Hint Yarımadası ve Afrika arasındaki köprü olmuş bu coğrafya, her adımda farklı bir toprakta olduğunuzu hissettirecek bir olgu ile karşınıza çıkıyor. Kitle turizm tarafından daha keşfedilmemiş Umman, mütevazı yaşamı, güler yüzlü, misafirperver insanları ve keşfedilmeyi bekleyen köşeleri ile sizi bekliyor. Bu sessiz cennete kulak verin.


Aklınızda bulunsun

· Kendinizi “Bin bir gece masalları”nda hissetmek istiyorsanız, ülkenin en şatafatlı oteli Al-Bustan Palace Hotel’de bir gün geçirin, hem denizin hem de Umman’ın otantik yemeklerinin tadını çıkarın.
· Güneş battıktan sonra Mutrah’daki küçük kahvehanelerden birine oturup Umman kahvesi keyfi yapın.
· Bandar Jissah tepesine muhakkak çıkıp, güzel manzarayı görün.
· Bayt Az Zubair Müzesi’ni ziyaret edin. Umman tarihi ve kültürü hakkındaki en önemli müzelerden biri.
· Cuma günleri kurulan Ruwi pazarını gezin, keyif alacaksınız.
· Kızgın güneşe çok dikkat edin. Şapkanızı ve yüksek faktörlü güneş kreminizi yanınızdan sakın ola eksik etmeyin.


Nasıl Gidilir?

İstanbul ve Muscat arasında direkt uçuş yok. Emirates ve Qatar Airways ile aktarmalı olarak Muscat’a uçabilirsiniz. Uçuşlar konusunda The Gate’den havayolları bilgilerini temin edebilirsiniz.

Vize

Umman vizesini, Muscat Seeb Havaalanı’ndan ülkeye girişte temin etmek mümkün, ancak son durumu öğrenmek için Umman makamlarından muhakkak bilgi alınmalı.

Telefon

Umman’ın uluslararası telefon kodu 968. Muscat’ın alan kodu ise 24.

Para

Umman’ın para birimi Riyal. 1 USD = 0,39 Riyal

İklim

Muscat’ı ziyaret etmek için en uygun dönem kasım ile mart ayları arası. Hava sıcaklığı bu dönemde 25-28 derece ortalama ile seyrederken, haziran ile eylül arasında sıcaklık 40’lı derecelere dayanıyor. Ayrıca, haziran ile eylül arasında Hint Okyanusu’ndan gelen muson yağmurlarını dikkate almak gerek.

Nerede kalınır?

Chedi Hotel: Oriyent minimalistliği ile inşa edilmiş, çok şık ve üst sınıf bir seçenek. Al-ghubra North. Tel: 505035.
www.ghmhotels.com
Sheraton Oman: Uluslararası standartlarda, konfor arayanlar için. Bayt Al-Falaj Street, Ruwi. Tel: 799899. sheraton@omantel.net.om
Beach Hotel: Denize yürüme mesafesinde, alışveriş bölgesine yakın, orta sınıf bir otel. Way 2818, Shatti Al-Qurm. Tel: 696601. beachhtl@omantel.net.om
Marina Hotel: Balık halinin karşısında, uygun fiyatlı bir seçenek. Mutrah Corniche. Tel: 713100.
Naseem Hotel: Şehrin en ucuz oteli. Çok merkezi bir konumu var. Mutrah Corniche. Tel: 712418.


Yemek

Umman mutfağı geleneksel Arap yemeklerinden oluşuyor gibi gözükse de, Hint etkisi tatlara yansımış durumda. Kardamom, safran ve tumerik gibi baharatlar yemeklerde sıkça kullanılıyor. Et her sofrada baş köşeyi süslüyor. Dana etinin yanı sıra, kuzu ve deve eti de fazlasıyla tüketiliyor. Deniz kıyısında olmanın en büyük avantajı ise hiç kuşkusuz, lezzetli balık çeşitleri. Muscat’da en iyi yemekleri uluslararası oteller sunsa da, sokaktaki alternatifleri göz ardı etmemek gerek. Alkolü, büyük oteller dışında bulamayacağınızı unutmayın!

Bin Attiqu: Şehirde gerçek Umman yemeği bulabileceğiniz ender restoranlardan biri. Al-Khuwair Street.
Al-Boom: Hint yemekleri için iyi bir seçenek. Balık pazarına çok yakın ve güzel deniz manzarası var. Mutrah Corniche.
Sindebad: Et yemeği yemek için en iyi seçeneklerden biri. körileri ve biryanileri çok lezzetli. Al-Nahda Hotel, Mutrah Corniche.

Pazar, Eylül 11, 2005

ZAMANIN UNUTULDUĞU ŞEHİR YANGON


(Atatürk Havalimanı Dergisi The Gate www.thegate.com.tr /Ağustos/Alim Erginoğlu)

Nobel Barış Ödülü sahibi, demokrasi savaşçısı Ang San Suu Kyi’nin sevgili, bahtsız ülkesi Burma. 1988’de, halk ayaklanmasına dönüşen öğrenci hareketi neticesinde, cuntanın kerhen yapmak zorunda kaldığı seçimlerden % 90’a yakın oyu almasına rağmen başa gelemeyen ve o günden bu güne Yangon’un banliyölerindeki evinde göz hapsinde tutulan Ang San Suu Kyi’nin hikayesini düşünmeden bu şehre ayak basmış bir gezgin yoktur herhalde. Gezgin, “Burma’ya gitmeyin, cuntayı desteklemeyin” propagandasını mı, yoksa “Burma’ya gidin çünkü dünyadan soyutlanmış, baskı altında yaşayan Burmalıların dış dünya ile tek iletişimi sizsiniz” telkinleri mi dinlemeli? Biz ikincisini tercih ediyoruz.

Yangon’a ayak bastığımızda etrafta silahlarıyla dolaşan askerleri gözümüz arıyor. Oysa ki, havaalanında bir kaç pasaport memuru kadın görevliden başka kimse yok gibi. Kafamızda dolaşan önyargıların aksine pasaport işlemlerimiz de o kadar kolay, o kadar çabuk oluyor ki şaşırıyoruz. İkinci şaşkınlığımızı da terminal binasından adımımızı dışarıya attığımızda yaşıyoruz. Etrafımızı bir anda, altlarında rengarenk “longyi”leri ile Hintli taksiciler sarıyor. “Biz yanlış ülkeye mi geldik?” diye birbirimize soruyoruz. Oysa ki, “longyi” denen peştemalların ülkenin milli kıyafeti olduğunu anlamamız uzun sürmüyor.

Havaalanı ile şehir merkezi arasındaki yol insanı hayrete düşürecek kadar düzgün ve çevresi de bir o kadar bakımlı. Asya’nın büyük şehirlerinin dış mahallelerinde görmeye alıştığımız sanayi oluşumları Yangon’da yok denecek kadar az. Şehrin merkezine yaklaştıkça fakirlik ve sefaletin iç içe girdiği derme çatma evler dikkati çekiyor. Yapıların bir kısmı eski Sovyet cumhuriyetlerindeki toplu konutları andıran, kişiliksiz bodur bloklar. Şehrin merkezine vardığımızda ise çehre yine değişiyor ve koloni döneminden kalma birbirinden güzel evler ile estetik devlet binaları karşımıza çıkıyor. Yangon her adımda insanı şaşırtan bir şehir.

Hintli taksi şoförümüz kornadan elini bir saniye bile çekmeden, yollarda yürüyen kalabalık insan ve bisiklet ordusunu aşmaya çalışarak Yangon sokaklarında ilerliyor. Bu arada da, benim hangi ülkeden geldiğimi anlamaya çalışarak kendi kendine söyleniyor: Turkii, Toorki!!...

Bilinçli gezgin olarak, devletin işlettiği değil de, halkın işlettiği otel ya da “guesthouse”lara gitmeyi yeğliyoruz. Hintli ve Bangladeşliler’in mahallesi olarak bilinen, şehir merkezinin doğusundaki Pazundaung Caddesi’ne girip, “Motherland 2 Guesthouse”u bulmamız zor olmuyor.

Yangon 1824’de İngiliz yönetimine geçince şehrin küçük nüfusu kalabalıklaşmaya, kasaba görüntüsü de değişmeye başlamış. İngilizlerin şehircilik faaliyetlerinde işçi olarak kullanmak üzere Hindistan ve Bangladeş’den getirdiği nüfus yerli halkla karışarak insana keyif veren bir sentez yaratmış Yangon’da. Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki yapıları aratmayacak güzellikteki binaların çoğu 19. yy’ın ikinci yarısında inşaa edilmişler. Bu binaların arasına sıkışmış Hindu tapınakları ve camiler de Yangon’un kozmopolit havasını tamıtamına yansıtıyor.

Yangon’u ortadan kesen Bogyoke Aug San Caddesi şehrin hiç kuşkusuz en işlek yeri. Yaşam bu caddede kaldırımların üzerine taşmış. Kaldırımlarda oynayan çocuklar, seyyar satıcılar, küçük taburelere oturmuş çayını yudumlayan esnaf, dilenciler, yemek tezgahları, cılız köpekler, kedicikler... Bogyoke Aung San Caddesi’nin en işlek, en kalabalık noktası Bogyoke pazarının bulunduğu bölge. Bogyoke pazarı, bir anlamda şehrin kapalı çarşısı. Burada yok yok. Ancak, Burma ekonomisinin dünyanın en az 50 yıl gerisinde olduğu düşünüldüğünde, bu pazarda lüks tüketim maddesi görmek olası değil. Malların kalitesi ve çeşitliliği halkın ihtiyacı ile doğru orantılı. Bogyoke pazarının karşısında ülkenin fakirliği ile tezatlık yaratan beş yıldızlı otel Traders ve şatafatlı iş merkezi Sakura Tower var. Yangon için fazlasıyla gerçek ötesi duran bu iki yapının biraz ilerisinde, önü sabah akşam ana baba günü olan Hint sineması tüm canlılığıyla ben buradayım diyor. Yangon’un Bollywood’una hoşgeldiniz!

Bogyoke Caddesi’nin kalabalığı, limana doğru inen Sule Paya meydanında da devam ediyor. Meydanın tam ortasında, 46 m. yüksekliğinde, 2000 yıllık bir stupa (tapınak minaresi) etkileyici bir biçimde göğe yükseliyor. Bu bölge eski koloni binalarının en güzel örnekleriyle dolu. Ana caddeden ara sokaklara sapıldığında askeri barikatlarla karşılaşıyor insan ve Burma’nın kısa bir süre için unuttuğumuz politik gerçeği tekrar karşımıza çıkıyor.

Yangon’da gün doğumu ve gün batımlarında kalabalık gruplar halinde, ellerinde yemek kaplarıyla dolaşan, çıplak ayaklı Budist rahiplerin yarattığı mistik hava gerçekten çok etkileyici. Üzerlerine sardıkları bordo renkli kumaşlar ve yemek kapları dışında herhangi bir mülke sahip olmayan bu rahiplere duyulan saygı o kadar büyük ki, halk evlerinde pişen yemeklerini rahiplerle paylaşmak için gün doğumu ve batımı saatlerinde kapıların önünde bekleşiyor.

Yangon’da her güneydoğu Asya şehrinde olduğu gibi irili ufaklı sayısız tapınak var, ancak bir tanesi var ki şehrin her noktasından insanın gözünü alıyor. Shwedagon tapınağının altın kaplamalı, 100 m. yüksekliğindeki stupası kızgın güneşin altında pırıl pırıl parlıyor. Shwedagon Paya aslında Yangon içinde başka bir şehir gibi. İçinde 8 bin altın plaka, 5 bin elmas ve 2 binin üzerinde farklı değerli taşı barındıran bu dev tapınak kompleksinde, 82 ayrı ibadethane var. Tapınak deyince, içinde sadece dua eden insanların bulunduğu bir yer gözünüzün önüne getiriyorsanız yanılıyorsunuz. Shwedagon tapınağında insanlar resmen yaşıyor. İbadethanelerin içinde piknik yapan aileler mi istersiniz, duvar diplerinde uyuyan insanlar mı, işte hepsi burada.

Yangon’da düzenli ve pratik bir toplu taşımacılık sistemi yok. İçlerinden insan taşan 50-60 yaşındaki eski otobüslere binmeyi gözünüz yemiyorsa, ikinci alternatif, en yenisi 10 yaşındaki klimasız taksiler. Ancak, şehrin aralara sıkışmış küçük sokaklarını gezmek, bir aracın içinden kolay fark edemeyeceğiniz detayları keşfetmek istiyorsanız yürümelisiniz. Bu yürüyüşler esnasında Burma’nın sıcak insanları sizi çay içmeye sohbet etmeye çağırabilirler. Sütlü ve bol şekerli çayları yudumlarken, aynı dili konuşamasanız da, Burma insanı sizi soru yağmuruna tutacak, gözleri ışıl ışıl parlayan bir sürü küçük çocuk da etrafınızı saracaktır. Yangon’un sokaklarında zaman uçacak ve siz de tüm Yangonlular gibi zamanı unutacaksınız.

Asya’nın bir çok şehri için “zamanın durduğu yer” deyimi kullanılır. Yangon için ise “zamanın unutulduğu şehir” demeli.


Yangon Rehberi

İklim

Yangon’un muson mevsimi mayıs ortalarından ekime kadar sürer. Kuru kalmak istiyorsanız, kasım ile nisan arasında Yangon’a gelmelisiniz.
Para

Burma’nın para birimi “kyat” ancak dolar neredeyse ülkenin gerçek para birimi niteliğinde
(1 USD = 650 Kyat). Ayrıca, ülkeye giriş yapan yabancıların sınırda 200 dolar bozdurarak FEC (Foreign Exchange Currency /1USD = 1FEC) denen ayrı bir para birimini zorunlu olarak almaları isteniyor. Üç para birimli karışık bir sistem, ama insan alışıyor.

Vize

Burma, ya da yeni ismiyle Myanmar için vize almak gerekiyor. Tur ile seyahat edeceklerin vize işlemleri, solo seyahat edeceklere göre daha kolay hallediliyor. Burma’nın Türkiye’de herhangi bir diplomatik temsilciliği bulunmuyor, bu sebeple vizeyi Bangkok’dan temin etmek en kolay seçenek.

Tekefon/Internet

Haberleşme konusunda dünyanın en zor ülkesine hoşgeldiniz! Sokaklarda ankesörlü telefon olmadığından, telefon etmek için postanelere gitmeniz gerekecek. Cep telefonunuzun çalışacağını düşünmeyin! Internet devlet kontrolünde olduğundan, e-mail atmakta bile zorlanabilirsiniz. Burma’nın uluslararası telefon kodu 95.

Nasıl gidilir?

Burma’ya gitmek pek öyle kolay değil. Hindistan, Çin, Hangkong, Singapur, Tayland, Kamboçya, Bangladeş ve Vietnam dışındaki ülkelerden Yangon’a direkt uçuş olmadığından, öncelikle bu ülkelerden birine uçmanız gerekecek. THY, Malezya Havayolları, Gulf Air, Qatar Airways, Emirates, Singapur Airlines, Cathay Pacific gibi uçak şirketleri ile bu ülkelere ulaşabilirsiniz.

Nerede kalınır?

Yangon’da irili ufaklı, her zevke ve bütçeye göre otel, ya da guesthouse bulmak mümkün.
Strand Hotel: Şık bir koloni binası. 5 yıldızlı hizmet arayanlar için. 92 Strand Road. Tel: +95 12 43377. Traders Hotel: Çok merkezi. Konfor arayanlar için. 223 Sule Paya Pagoda Road. Tel: +95 12 42828. Savoy Hotel: Shwedagon tapınağına çok yakın, 4 yıldızlı bir otel. 129 Dhammazedi Road. Tel: +95 15 26289. Motherland 2 Guesthouse: Gezginler için şehirdeki en iyi seçenek. 433 Lower Pazundaung Road. Winner Inn: Sessizlik arayanlar için iyi bir tercih. Ancak, merkeze biraz uzak. 42 Thanlwin Road. Tel: +95 15 31205.

Nerede yenir?

Ülkenin kuzeyinde bulunan Shan eyaletinin mutfağı ülkenin en iyi yemeklerini sunuyor. Yangon’da Shan yemeği yemek için en iyi adres 999 Shan Noddle Restaurant (34th Street). Bunun dışında 1st street’deki Aung Thu Kha, Burma mutfağının çeşitli örneklerini sunuyor. Hint ve Bangladeş lokantaları şehrin neredeyse her köşesinde karşınıza çıkacak. Anawrahta Street’deki New Delhi ve Shwe Htoo lokantaları çok başarılı kuzey Hindistan yemekleri yapıyorlar. Baharat ve acı konusunda hassassanız, garsonu muhakkak uyarın! Eğer canınız Thai çekerse Shwebontha Street’deki APK Thai Food’u deneyin. Yangon’da uluslararası fast food zincirlerini bulamayacaksınız. Keza, büyük otellerin kafeleri dışında şık kafe arıyorsanız, maalesef bu konuda da şansınız yok. Ancak, şehrin en iyi kafesi olarak bilinen, çay bahçesi görünümündeki Sei Taing Kya Tea Shop’da Burma çay kültürünü kesinlikle yaşayın, pişman olmayacaksınız.

Aklınızda Bulunsun

Burma hızla dışa açılmakla beraber, hala ATM bankamatik makinalarının olmama ihtimali yüksek. Yanınızda muhakkak yeterli miktarda nakit dolar, ya da seyahat çeki bulundurun. Büyük oteller dışında kredi kartı kabul edilmiyor.
Yangon, Güneydoğu Asya’nın en güvenli şehirlerinden biri olmakla beraber gece geç saatlerde ana caddeler dışında pek dolaşmamanızı öneririm. Az da olsa, hırsızlık ve soygun vakaları mevcut.
Ülkenin diktatörlük sistemi ile yönetildiğini dikkate alarak, sorumlu hareket etmek gerekiyor. Halk ile politika konuşmanın onları tehlikeye atacağını unutmayın.
Ne yaparsanız yapın, harcayacağınız paranın belli bir bölümü siz fark etmeseniz de diktanın kasasına girecek. Ancak, halkın işlettiği otel, pansiyon, restoran ve taksi işletmelerini tercih ederek, bu olumsuzluğu bir nebze olsun azaltabilirsiniz.

Cuma, Ağustos 19, 2005

AH BENİM GÜZEL BİSİKLETİM!

Lance Armstrong’a özenmiş, sanki “Tour de France”ın en önemli etabındaymış gibi pedal çeviriyorum. Lance Armstrong kanseri yenip, dünyanın en önemli bisiklet turunu yedinci defa kazandı geçen ay. Bu muazzam azmi ve başarıyı düşünüyorum. Düşündükçe pedala daha da yükleniyorum. Çizgiler önümde uzayıp gidiyor; kah uzun, kah kısa, kimi zaman kesik kesik...

Oxford’da 120 bin bisiklet olduğu söyleniyor. Bana kalırsa daha fazla bisiklet var. Bu şehirde insanlar iki tekerleğin üzerinde yaşıyorlar sanki. Yaşlı teyzeler, amcalar, öğrenciler, çalışanlar, zenginler, fakirler, profesörler, doktorlar, alkolikler, rahibeler, bebeler... herkes bisiklet üzerinde. Ulaşım şekillerinin tek olmadığı o kadar benimsenmiş ki, bir aklı ileri çıkıp da bisiklet üzerindeki insanları taciz etmeye kalmıyor, kornaya dibine kadar abanıp sizi yoldan çıkarmaya çalışmıyor. Her caddede, her sokakta bisikletler için ayrılmış yollar var. Planlamacılar üşenmemişler, ana caddelerdeki bisiklet şeritlerini yeşile bile boyamışlar. Yol üzerindeki her araç, cüssesi ne olursa olsun, birbirine saygı gösteriyor. Araba, kamyon, otobüs hangi kurallara uyuyorsa, bisikletli de aynı kurallara riayet ediyor.

Bisikletle yaşamayı unutmuşum. Oysa ki küçükken, her çocuk gibi bisiklet benim de her şeyimdi. Bahar gelip de havalar ısınmaya dursun, hemen bisikletler kış uykusuna yatırıldıkları depolardan, balkonlardan çıkartılır, sonbahar bitip de yağmurlar başlayana kadar benliğimizin bir parçası olurdu.

İlk bisikletim ağabeyimden bana intikal eden turuncu renkli, bir “Hüdaverdi” idi. Bisiklete binmeyi o “Hüdaverdi”de öğrendim. İlk düşmelerimi, kazalarımı yine bu bisiklette yaşadım. Çok sevdim ilk bisikletimi. Ancak, bu ilk göz ağrısı “Hüdaverdi”nin lastikleri hep başımı ağrıttı. Her allahın günü ya lastik iner, ya da patlardı. O zamanlar lastik tamiri başlı başına bir işti. Babamı yamalarla az uğraştırmadık. İşe yaramayan “404” yapıştırıcılarla, lastik yamaları iki gün zor idare ederdi. Levent Cami’nin altında bir bisiklet tamircisi vardı, ismi “İsmail” idi galiba. Eninde sonunda bisiklet oraya gider elden geçerdi. Lastikleri iflah olmayan “Hüdaverdi”, bir kaç sene sonra, mahallenin çocuklarından birine hibe edildi. Bu arada boyum biraz uzamış olacak ki, bana o zamanlar kocaman gözüken, yine ağabeyime ait “Kaptan” marka bisiklet bana verildi. “Kaptan”a geçiş, Anadol marka arabadan Mercedes’e terfi etmek gibi bir şeydi. “Kaptan”ım koyu yeşil renkli, hantal, ama döneminin iyi bisikletlerindendi. Bu bisiklete epeyce bindim.

1980’lerde, bugün Tansaş’ın karşısına denk düşen, Nispetiye Caddesi’nin girişindeki apartmanların birinin altındaki koca depoda, Babür Bey tarafından, sanırsam o dönem için ilk sayılabilecek, modern bir eskici açılmıştı. Mobilyadan, oyuncağa, buzdolabından, ayakkabıya kadar akla gelebilecek her şeyin satıldığı “Anılar” isimli bu eskiciden, babam, ağabeyimle bana elden düşme birer bisiklet aldı. İşte benim bisikletli yıllarımın en önemli dönemeci babamın aldığı bu iki bisiklet oldu. Ağabeyime, İngiliz malı “Vindec” marka, lastikleri Kate Moss’un bacakları gibi ince ve güzel bir yarış bisikleti, bana ise yine İngiliz yapımı 3 vitesli, ön tekerleği arka tekerleğinden küçük “Chopper” marka bir bisiklet düştü. O dönemde her çocuğun ağzının suyunu akıtan “Polo” marka bisikletlere rakip olarak “Chopper”ım ile mahallede epey sükse yaptım.

“Chopper” küçük ön tekerleği sebebiyle dengesiz bir bisikletti. En hasarlı kazalarım bu bisiklette gerçekleşti. Kısa bir süre sonra bozulan vitesi, eşek ölüsü kadar ağır üçüncü viteste sıkışıp kalınca “Chopper” zevkten çok eziyet vermeye başladı. Ben de, 80’lerde büyümüş her Türk çocuğu gibi, piyasayı kasıp kavuran, efsane “Pinokyo” marka bisiklete sahip olmak için annemin babamın başının etini az yemedim. Adı büyük, ama kendisi aslında bir halta benzemeyen “Pinokyo”ya sahip olma girişimlerim sonuçsuz kalınca ağabeyimin yarış bisikletine göz diktim. Ayaklarım, pedallara doğru düzgün yetişmiyordu, ama olsun. Bir yaz geçip boyum biraz atınca, ağabeyimin “Vindec”i bana bisiklete binmenin gerçek keyfini yaşattı. İlk defa, bu bisiklet ile mahallenin dışına çıkıp başka semtlere uzandım. Annemin haberi olmadan yapılan bu küçük kaçamaklara, şimdi Paris sokaklarında pedal çeviren sevgili dostum Emre Ülker de metalik mavi renkli yarış bisikletiyle katılıp, beni yalnız bırakmadı. Bu zevkli bisiklet turları kimi zaman Boyacıköy’e, hatta İstinye’ye kadar uzandı. İETT otobüslerinden kaçarken, bolca mazgal çukuruna düştüğümüz bu maceralar, İstanbul’un kalabalıklaşması ile beraber artan trafiği ve sürücülerin hayatımıza kastedecek kadar ileriye giden tacizleri sebebiyle geçen yıllarla beraber son buldu. Yaşımız büyüdükçe ve şehir de şehirlikten çıktıkça, bisiklet adları hafızalarımızdan birer birer silinmeye başladı. BMX, Pinokyo, Polo, Hüdaverdi, Kaptan... “Bisiklet” kültürü unutuldu gitti ve “bisiklet” denen vasıta Belgrad Ormanı’nda, ya da yazlıkta binilen bir zayıflama aracı olarak tarihteki yeni yerini aldı.

Çizgiler uzayıp gidiyor. Kimi ip gibi uzun, kimi kesik kesik... Sola dönerken elimi kaldırıp diğer sürücüleri uyarıyorum. Karşıdan gelen arabayı kullanan beyefendi, durup nazikçe bana yol veriyor. Lance Armstrong’u düşünüyorum; ilk bisikletim “Hüdaverdi”yi düşünüyorum; İstanbul’u düşünüyorum... Kuzeyden esen serin rüzgar vücudumu yalıyor. Hayat çizgilerle beraber akıp gidiyor, geçiyor. Pedala yükleniyorum, kendi “Tour de France”ımı kazanmak istercesine... Bisiklet asfaltın üzerinde kayıp gidiyor. Petrol fiyatları artmış, kimin umurunda... Ah benim güzel bisikletim!

Alim Erginoğlu (Oxford, 18 Ağustos 2005)

Cumartesi, Temmuz 23, 2005

KARIA - Ege'de bir Anadolu Uygarlığı


"Batının gerek dil, gerek araştırma, gerekse yayıncılık yönündeki üstünlüğü nedeniyle, Anadolu'nun yüzyıllardır hep Hellenlerin bir uzantısı olarak sunulmaya çalışıldığı bir durumda, artık konuya daha tarafsız ve gerçekçi bakmalıyız." diyor, Karia Ege'de bir Anadolu Uygarlığı kitabının değerli yazarı Canan Küçükeren.
Her gezginin, her tarih ve Anadolu aşığının baş ucunda bulunması gereken bu önemli eserin Türkçe'nin yanı sıra İngilizce olarak da basılmış olması da büyük bir şans.
Bizlerle bu güzel çalışmayı paylaştığı için Canan Küçükeren'e teşekkür ediyor, kitap yazıp yayınlatmanın ne zor bir iş olduğunu bilen biri olarak emeğinin karşısında saygıyla eğiliyorum.
KARIA - Ege'de bir Anadolu Uygarlığı (Ekin Grubu/Temmuz 2005)

Cuma, Haziran 10, 2005

Fransız edepsizliği (Episode 2)... Posted by Hello
PARIS - MAYIS 2005 Fransız edepsizliği...Posted by Hello

Perşembe, Haziran 09, 2005

KIYISINDAN POLITIKA VE BITMEYEN EFSANELER...

Gezgin her ne kadar "dünya vatandaşı" olduğunu iddia etse de, kaçınılmaz olarak geldiği ülkenin adını her yere beraberinde taşır. Dünyanın herhangi bir köşesinde, tanrının unuttuğu bir köyde, konakladığınız pansiyondaki küçük odanızın kapısını kapattığınızda arkanızdan zikredilecek olan isminiz değil, hiç kuşkusuz geldiğiniz ülkedir. "Bu odayı bir Türk tuttu", "Yan odada bir İngiliz kalıyor" veya "Şurada oturan Japon var ya..." cümlelerini her zaman, her köşede duyarsınız. Gezginin ismi öğrenildiğinde o çoktan başka diyarlara yelken açmıştır. "Dün burada kalan Türk, neydi ismi, her neyse, kuzeye doğru yola çıktı"...
Gezginin nereli olduğu öğrenildiğinde, kısa süre zarfında, bellekteki o ülkeye ait imaj kaçınılmaz olarak dışa vurur. Siz her ne kadar bitmek bilmeyen dış politika sohbetlerinden kaçsanız da, sonu gelmeyen yorumlar ve ülkeniz hakkında ağızdan ağıza yayılan kimi doğru, kimi ise efsane sayılabilecek bir sürü ıvır zıvır ile karşı karşıya kalırsınız. Vietnam'a da gitseniz, Tanzanya'ya da bu durum kaçınılmazdır.
Eğer "Türk" iseniz, işiniz diğer ülke vatandaşı gezginlere göre biraz daha zordur çünkü ne hikmetse Sri Lankalı'nın bile ülkeniz hakkında söyleyeceği bir şey vardır. Duyduklarınız karşısında, kimi zaman öfkeden kudurup, kimi zaman da kulaklarınıza inanamayıp kahkalara boğulabilirsiniz.
Türk gezgini Avrupalı gezginlerin çoğunlukta olduğu ortamlarda, genellikle, Türkiye'nin iç ve dış politika yorumlarına muhattap olur. Fransız size hiç kuşkusuz Ermeni meselesini hatırlatacaktır. Siz de ona Cezayir'i hatırlattığınızda ortam gerilir. Ha tabii, Fransız Cezayir'de ülkesinin çıkarlarını korumuştur, aynı Indochina'da yaptığı gibi! Belçikalı, adaletten ve hukukun üstünlüğünden bahsettiğinde, Özdemir Sabancı'nın katilinin anımsatırsınız. Belçikalı böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyleyecektir. Belçikalı'ya bir bira ısmarlayıp onu, lager'i ile başbaşa bırakmanız en sağlıklı olanıdır. Kimi İngilizler dünyanın en büyük hatasını yapıp Kıbrıs sorununda sizi sıkıştırmaya çalışırlar. İngiliz'e söylenecek pek bir şey yoktur. 16, 17, 18 ve 19 yy.'a ilişkin tarih kitaplarından birini okumasını tavsiye etmek en doğrusudur.
Efsaneler hiç kuşkusuz en eğlenceli olanlarıdır. Batıda Türk erkeklerinin 4 kadın alabileceğine inanlar vardır. Her ne kadar, zamanında bir kaç milletvekilimiz imam nikahlı karılarıyla gazetelere manşet olsalarda, babanızın Arap şeyhi olmadığını anlatmanız epey vakit alacaktır.
Bir diğer efsane ise develerdir. En son deveyi Gülhane Parkı'nda görmüş olsanız da evinizden işinize deveyle mi gittiğinizi soracak gezegendaşlarınız olacaktır. Klasik bir söylemle "çift hörgüçlü, limuzin" bir deveye sahip olduğunuzu söylediğinizde, espirinizin anlaşıldığından emin olmayı ihmal etmeyin.
Adres değiş tokuşu yaptığınız bir İspanyol gezginin "ismini bir de kendi dilinde yazar mısın?" demesi ile büyük Atatürk'ü anmanız arasındaki zaman dilimi 2 saniyedir. İspanyol'a, Türk devrimlerini mi anlatacağınıza, yoksa entellektüel birikiminin Fas'tan öteye gidememiş olduğunu mu söyleyeceğinize karar vermeniz ise bilemediniz 5 saniye sürer.
Sri Lanka'nın Galle şehrinin müslüman bölgelerinde gezerken, altınızda şort olduğu için "dinen zayıf" olduğunuzu düşünecekler olacağı gibi, sadece İstanbul'da yaşadığınız için hangi halifenin soyundan geldiğinizi soracak, din kardeşleriniz de olabilir.
Avrupa Birliği (AB) ile süre gelen 43 yıllık nişan dönemi bir türlü evlilikle sonuçlanmasa da Asya'nın belli ülkelerinde Türkiye'nin AB üyesi olduğunu düşünenler olduğunu görüp havaya girebilirsiniz. Ancak AB'nin referandum dönemlerinde Paris'e yolunuz düşerse, "Türkleri AB'de görmek istemiyorsanız, AB anayasasına HAYIR" şeklinde posterler görüp moraliniz bozulabilir.
Dünyada herkesin tenceresinin dibi birbirinden kara olsa da, size "Türk" olduğunuzu hatırlatacak insanlar olacaktır. Zordur "Türk" gezgin olmak. Mücadele ister her adım.
Acaba diyorum, her şeyi devletten beklemeyip de bir t-shirt mü yaptırsam ve bütün seyahatlarimde o t-shirt'ü giyip dolaşsam...
I AM TURKISH
I DON'T WRITE OR SPEAK ARABIC
MY FATHER DOESN'T HAVE 4 WIVES, ONLY MY MUM
I DON'T RIDE A CAMEL
I DRIVE PEUGEOT, FORD OR VW AS YOU DO
I KISS YOU