Cuma, Ocak 02, 2009

Toprağım

Afyon Garı; günün ilk saatleri... Soğuk, buz gibi bir hava... Oldum olası hiç sevmedim şu soğuğu, hiç alışamadım.
Kütahya'ya gidecek otobüse binmeden önce fakülte arkadaşım Yiğit ile kucaklaşıyor birbirimize bol şans diliyoruz. Üç numara saçlarımız, sakil görüntümüz ile eminim aynaya baksak kendimizi tanıyamayacak haldeyiz. Yiğit de gözüme sanki o değilmiş gibi görünüyor, sanki biraz yaşlanmış, kilo vermiş... Otobüs şoförünün kornası ile irkiliyorum, tek yolcu ben kalmışım. Elimdeki çantayı yüklenip koşarak, sanki son yolculuğunu yapıyormuş gibi duran eski yüzlü Mercedes otobüsün kapısından içeri giriyorum. Toz ve küfün birbirine karıştığı bir koku genzimi yakıyor. Filtresi, yıllarca, belli ki hiç değiştirilmemiş bir kalorifer otobüsün içini ısıtmaya çalışıyor. Boş bulduğum bir koltuğa ilişiyorum. Camın buğusunu avcumun içiyle hızlıca siliyor ve cama yapışıyorum. Yiğit ufuk çizgisinde kaybolana kadar birbirimize el sallıyoruz. Elim havada bir süre öylece boşluğa, bozkıra bakıyorum. Otobüsün içindeki bir kaç köylü yabancılığımı, ürkekliğimi anlamışcasına yüzüme bakıp gözlerini kaçırıyorlar. Kaytan bıyıklı, yaşı otuzlarda bir muavin elindeki kolonyayı, dua edermişcesine açılan ellere boca ediyor.

- Asker miyiz abi?

Bu soruya nasıl cevap vereceğimi daha bilmiyorum. Evet sözcüğü dudaklarımdan belli belirsiz çıkıyor. Muavin ne demek istediğimi tam anlamamış gibi suratıma bakınca, ister istemez açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum.

- Yeni teslim olacağım da...

Biz o yollardan çoktan geçtik dercesine alaycı bir gülümseme var suratında. Kim bilir benim gibi kaç adam, onun bu eski otobüsünde askere gitmek üzere yollara düşmüş... Kaç şişe kolonya, ovuşturulan ellerin arasında buhar olup uçup gitmiş...

Kütahya'dan çok geçtim ama bugüne kadar durup da içine girmemiştim. Saat 5'e kadar teslim süresi olduğundan, hür generalliğimin kalan son iki saatini şehrin ara sokaklarında dolaşarak geçiriyorum. Niye Anadolu şehirleri hep birbirine benzer diye soruyorum kendi kendime. Uzun bir cadde, baştansavma yapılmış 5-6 katlı apartmanlar. Sağlı sollu bir iki beyaz eşya dükkanı, bir iki banka, bakkal, market, internet kafeler ve düzensizce park etmiş araba yığını... Bu amaçsız dolaşma bir süre sonra içimi karartınca, şehirin kişiliğini nispeten yitirmemiş eski sokaklarına dalıyorum. Şehir hamamına yakın bir kahvehaneye girip tahta iskemlelerden birine ilişiyorum. Kaynamaktan rengi neredeyse siyaha dönmüş bir çayı hızlıca içiyorum. Sigara dumanından neredeyse göz gözü görmüyor. "Askere hele bir git de sen de başlarsın sigaraya..." demişlerdi. Bu dumanın içinde zaten başlamış gibiyim. Saat 5'e yaklaştıkça tedirginliğim artıyor. Evimi özlüyorum; sevgilimin fotoğrafı iki dakikada bir cepten çıkarıp öpüp koklanmaktan kırış kırış... Çare yok, gireceğiz o kapıdan...

Yol boyunca giden upuzun gri bir duvar ve ben nizamiye kapısının karşısındaki kaldırımda öylece duruyorum. Beynim ayaklarıma hükmetmez bir halde... Boş boş yola bakıyorum. Bir at arabası geçiyor. Köylü şapkasını ters takmış, gömleğini boğaz düğmesi ilikli, ağzında bamya gibi eğri büğrü bir sigara. At atlıktan çıkmış, "sucuk olsam da kurtulsam" der gibi bakıyor. Bir an için köylünün peşinden koşup "Beni de al dayı" demek geliyor içimden. Köylü de at da ufuk da bir nokta olana kadar arkalarından bakıyorum.

Hava akşam yaklaştıkça soğumaya başlıyor. Nizamiye kapısında ileri geri yürüyen, yaşı on sekizden fazla göstermeyen bir çavuş ile gözgöze geliyoruz. Yanında gevrek gevrek gülen bir onbaşı. Gel der gibi bakıyor. Ben onlara göre çoktan kemale ermişim, ama çocuk yaştaki çavuşun otoriter hali tecrübesizliğimi alt ediyor. Otomatik bir hamle ile el çantaya, ayak da öne gidiyor. Adımlar ve nefesimin artan ritmi tek duyduğum. "Ne denir ki kapıya gelince?", diye düşünüyorum. Seçenekler kafamda kelebek gibi uçuşup komedi filmleri repliklerine taş çıkartacak cinsten bir hal alıyor. Karizmayı yerlerde süründürmeden, doğru bir cümle bulmak lazım, hem de kapıya tamı tamına on adım kalmışken...

- Merhaba ben geldim.
- Selam çavuş!
- Ben şey için gelmiştim de...!
- Boş odanız var mı acaba? Beni Savunma Bakanlığı yolladı.
- Asker olmaya geldim, ama müsait değilseniz sonra geleyim.
- Annem dolma yapmıştı da size de bir tabak yollamış!

Tam o sırada yanımda sakalları neredeyse göbeğine kadar uzamış, in midir, cin midir, dilenci midir nedir bilinmez bir adam beliriyor. Nizamiyeye sekiz adım kala durup birbirimize bakıyoruz. Yuvaya yeni başlayan çocuklar gibi içeriye elele girebiliriz, öyle bir bakış... Çavuşun sert sesi ile irkiliyoruz. "Ulaaaaan burasını İran ordusu mu zannettin sen zibidiiiiiii?"... Sakallı, öylece kapıda duruyor, "Ben, bennn, benim adım Süleyman". Süleyman'ı çekip alıyor çavuş. Berber iyi küfür edecek bu zavallıya diye düşünüyorum. Çavuştan yırttım derken onbaşıya yakalanıyorum, "Aç bakalım çantanı, ne var içinde?".
- Eeee komutanım... (İşte olacağı oydu, hah dilimden çektiğim... Karizma sıfıra iniyor, onbaşı kendini Kurmay Yarbay zannetmeye başlıyor)... Postal var, vatka var (postal vurursa içine koymak için), kitap var...

- Ver bakayım o kitapları!

Onbaşı, elindeki ansiklopedi cildi gibi duran Ernst Hirsch ve Muammer Tuksavul'un anı kitaplarına bakıp, "İdeolojik mi lan, bunlar?" diye soruyor. 
"Yok..." diye mırıldanıyorum.

- Ulan, şimdiden okumaya başlasan askerliği bitirirsin...

Yine gevrek gevrek gülüyor ve sonra en önemli soruyu soruyor.

- Memleket nere birader?

Çok şükür bu sefer lan demiyor. Sorunun cevapları arasında gidip geliyorum. Neresidir memleket? Doğduğun yer mi? Kafa kağıdında yazan mı? Babanın memleketi mi? Şu an oturduğun yer mi? Para kazandığın şehir mi? Göç ettiğin memleket mi? Yoksa ait hissettiğin mi?

- Devrek de olur, Datça da hangisini beğenirsen!

Onbaşı ciddileşip elimi omuzuma koyuyor.

- Gel toprağım...

**********

"Toprak, toprağım...". Kulağımda onbaşının sesi çınlıyor. "Toprağım" diye fısıldıyorum. Beni duymuş gibi bakıyor. Sanki dokunsam canlanacak gibi. Yüzü, o hüzünlü gözleri güneybatıya dönmüş maviyi arıyor. Milattan önce dördüncü yüzyılda Tekir Burnu'ndan esen sert rüzgarı hatırlıyor mu acaba? Ya da o toprağından koparıldığı 1858'in Haziran ayının ikinci haftasını...? Sadece susuyor.
Toprağım, toprağım o benim.
2008 Eylül..
British Museum - Oval Salon
Londra/Holborn

1856 Haziran... Datça, Tekir Burnu yakınları...

Perşembe, Ocak 01, 2009

Kamboçya'da Bir Yılbaşı



Anılar arşivinden hafızamda kalan güzel bir yılbaşı... Taa uzaklardayken...


1 OCAK 2003
PHNOM PENH – KAMBOÇYA (Boeng Kak Gölü kıyısı)

Yılın son günü. Elli bir gündür yollardayız. Yeni bir yıla Kamboçya’da gireceğim aklımın ucundan geçmezdi. Hayat insanı nereden nereye getiriyor. Geçen sene bu zamanlar, kanser gelip tekrar beni bulmuştu. Bir günde insanın yaşamı nasıl da değişebiliyor. Hayatta kalıcı olan sadece anılar mı acaba?

Türkiye’de olsaydık şimdi, son dakika hediye alışverişi için o alışveriş merkezinden diğerine koşturacak, kimi makbule bile geçmeyecek hediyeler için dünyanın parasını verecektik. Çamura bulanmış kalabalık İstanbul caddelerinde, pantolonumuzun paçaları batmış bir şekilde koşuştururken, bir yandan da kabusa dönen trafikten nasıl olup da kurtulup, sıcak evimize döneceğimizin planlarını yapıyor olacaktık. Bu esnada, onlarca kişiyle cep telefonunda konuşacak, akşam için bir türlü netleşmeyen zoraki yeni yıl eğlence planlarının hangisine katılacağımızı, hangi gömleği hangi kravat ile giyeceğimizi düşünerek kafa patlatacaktık. Oysa ki, bütün bu koşuşturmaların binlerce kilometre ötesindeyiz şu an. Ayaklarımız çıplak, 30 derece sıcakta, kaldığımız guesthouse'un göle nazır tahta iskelesine oturmuş, gökyüzünde uçan kuşları izliyoruz. 51 gün önce geride bıraktığımız hayat, sanki başka bir gezegende kalmış gibi. Ailelerimizi ve dostlarımızı çok özlüyor, ama yine de bu huzurun içinde Rachel ile başbaşa olduğumuz için çok mutluyuz.

Yılbaşının şerefine Monivong Bulvarı’ndaki şarküterilerden birine gidip, gece için biraz peynir ve paraya kıyıp bir şişe kırmızı şarap aldık. Vietnam’da gördüğümüz Noel kutlamalarının şatafatından sonra, Kamboçya’daki yeni yıl hazırlıkları oldukça mütevazı idi. Dükkanlardaki süslemeler de olmasa, yeni yılın geldiğini anlamak mümkün değil. Hani sorsanız bugün günlerden ne diye, 31 Aralık onu biliyorum ama Pazartesi mı, Cuma mı orası kime ne!

Güler yüzlü tuktukçular bugünü tatil günü ilan etmiş olacaklar ki, neredeyse hepsi bir ağacın gölgesine sığınmış uyukluyorlar, ya da kaldırımın dibine çökmüş, gazoz kapaklarıyla damaya benzer bir oyun oynuyorlar. Her gün yaptıklarının aksine kimse, “Gideceğiniz yere götürelim abi!” diyerek peşinize takılan bir tek tuktukçu yok bugün.

Yeşil köri, pilav, chapati ve Beer Lao’dan oluşan yılbaşı yemeğimizi demirbaşı haline geldiğimiz küçük lokantada yiyoruz. Lokantanın sahibi, dünyadan haber alalım diye tepede duran televizyonu BBC World kanalına ayarlıyor. Uzun süredir televizyon seyretmemiş gözlerimiz sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi spikere odaklanıyor. Yeni yılda barış yerine, yine savaş planları... Bu sefer, hedefin Irak mı, yoksa Kuzey Kore mi olacağı tartışılıyor. Bu tatsız haber bombardımanına daha fazla dayanamayarak kalkıyoruz ve mahallenin arka tarafında kısa bir yürüyüş yapıyoruz.

Uyuşturucu satıcıları bu gece de formdalar. Sanki patates, soğan satıyorlar. Durumun bu kadar aleni olması ve her hangi bir polis müdahalesi olmadan, tüccarların rahatlıkla ticaretlerini sürdürüyor olması Kamboçya için hiç şaşırtıcı değil. Sonradan öğrendiğimize göre, devlet bir anlamda bu duruma göz yumuyormuş çünkü uyuşturucu gelirinden pay alan, ya da bizzat bu işin içinde olan üst düzey görevliler varmış. Üç maymun oyunu... Herkes uyuşmuş, şikayet eden yok.

Gece yarısı, kaldığımız guesthouse’un bahçesinde eğlence son hızıyla devam ederken, biz Rachel ile odamızın dışındaki küçük iskelemizde kırmızı şarabımız ve tepemizde parlayan yıldızlar ile 2003’e giriyoruz. Ayaklarımı iskelenin ucundan sallandırıp Boeng Kak gölünün tatlı tatlı şıpırdayan suyuna dalıyorum. Yıllar geçecek ve ben kim biz nerelerde olacağız...?

Çarşamba, Aralık 17, 2008

Paris - Oxford Kadar Yakın!

Ben hiç yoldan çıkmadım. Hep yollardayım. Günde 224 kilometre yol yapmam bunun kanıtıdır. Şöyle kaba bir hesapla yılda Oxford Londra arasında 44,800 kilometre yaptığımı söyleyebilirim. Saat hesabı olarak, kuzey Oxford'daki evimden çıkıp da High Holborn'daki ofisime giriş süresi tek yön 2,5 saattir. Yani günde 5 saat, haftada 25 saat... Üç senedir bu yolu yaparak bir çok sıfat kazandığım doğrudur. Mesela, bir arkadaş hiç sakınmadan bana "deli" der; bir diğeri "zavallı"; "yorgun" sıfatı çokça duyduğumdur; "aptal" en sevdiğimdir; "enayi" diyenler de çıkar...



Türkiye'de çoğu insan için Oxford, Londra'nın bir semtidir. Bazısı İngiltere'ye geldiğinde çok alışveriş yapmış olduğunu anlatır, yani Oxford'u şu meşhur alışveriş caddesi Oxford Street ile karıştırır. Oxford'un Wimbledon yakınlarında şehre yarım saat uzaklıkta bir üniversite kampüsü olduğunu düşünenler de çoktur. Oysa ki, Oxford Londra'ya 112 km mesafede, 150.000 nüfuslu apayrı bir şehirdir. Yani Istanbullular için İzmit, Ankaralılar için Eskişehir, İzmirliler için Manisa...

Bütün bunları anlatmamın sebebi daha çok sıfat sahibi olmak değil tabii. Amacım geçen haftasonu çeyrek asırlık dostum, kitabımın önsözünü beni kırmayarak yazan Emre Ülker ve güzel eşi Aslı'yı görmeye gittiğim Paris'e yaptığım kısa yolculuğu sizlerle paylaşmak. Paris'in bana evim kadar yakın olduğunu geçen hafta idrak ettiğimi söylesem inanır mısınız bana? Yok, şaka etmiyorum hakikaten öyle.

Sabah 6... Hava hala zifiri karanlık. Dışarısı bu mevsim olmaması gerektiği kadar soğuk. Arabanın camları buzlanmış, eldeki bez ile kazımanın hiç faydası yok. Marşa basıp arabanın külüstür ısıtmanın toparlanmasını ve camdaki buzu eritmesini beklemek tek çare. Radyoyu açıp haberlerden yol durumunu dinliyorum. Buraların E5'i sayılan, Londra'ya giden otoban M40'da yine bir kaza haberi. Kimbilir ne kadar sürecek yine işe varmam? Suratım asılıyor... On dakika sonra camdaki buz hafiften ılık üfleyen havalandırmanın etkisi ile erimeye başlıyor. Sabrım kalmadığı için camdaki görüşün tümden açılmasını beklemeden gaza basıyorum. Yollar bomboş. Havaya rağmen biskiletiyle işinin yolunu tutmuş bir kaç insan pedal çeviriyorlar. Bu soğukta onların yerinde olmak istemezdim diye düşünüyorum. Arabayla şehrin girişindeki Park&Ride denen otopark ve otobüs terminaline girerken ufukta pembe bir çizgi halinde gün ağarmaya başlıyor. Saplantı haline getirmiş olmalıyım ki, arabayı her zaman park ettiğim noktaya bırakıyorum. Hafiften esen rüzgar havayı daha da soğuk hissettiriyor, montumun fermuarını çenemi kapayacak kadar çekiyorum. Atkımı kulaklarımı de saracak şekilde iki kez döndürüyorum. Küçük terminal binasında neredeyse her gün karşılaştığım aynı yüzler... Biletçi benim eski bir arkadaşıma şaşılacak kadar çok benziyor. Sanki onun 20 sene sonraki hali. Sevimli bir adam. Her sabah olduğu gibi yine "günaydınlaşıyoruz". Elimdeki çantaya bakıp bir yerlere gidiyor olduğumu sezerek, "Haftasonu plan var galiba?" diyerek gülümsüyor. "Yolculuk Paris'e..." . "Umarım hava orada daha iyidir" temennisinde bulunuyor. Hiç sanmıyorum. Oxford ile Paris anlaşmışcasına hava konusunda birbirine paralel gidiyor. Biz laflarken iki katlı Neoplan oflaya puflaya terminale gidiyor. "Oxford Tube ekspres, sadece Marble Arch'da durur, yolcusu kalmasın" diye bağırıyor biletçi. Her zaman sıra beklemeyi kendine ilke edinmiş İngiliz toplumu nedense burada disiplini bozuyor. Kaynama yapmaya çalışanlar, yaşı gereği öne geçmesi gerektiğini düşünenler, ya da "yabancı bu zaten, beklesin" tavrıyla çoktan otobüsün kapısı önünde bitenler... Bir ahbap bana, "İngilizin canını al, sırasını alma" derken yolu hiç buralara düşmemiş belli. Neyse, ben hergün bu sahneyi yaşadığımdan, bugüne mahsus pek sesimi çıkarmıyorum. Yoksa, medeniyet dersi verme konusunda anadan doğma Anglo-Saksonu cebimden çıkarırım ya, o ayrı.

Oxford Tube firması, haftaiçi sabah 6 ile 7 arasındaki seferlerinde Independent gazetesi ve sandviç ile mevye suyundan oluşan bir kahvaltı veriyor. Hergün yenecek nane değil ama, zeytin ve beyaz peynir stoğum dara düştüğünde durumu kurtarıyor. Motorun homurtusundan rahatsız olduğum için önlere doğru bir yer bulup koltuğa kuruluyorum. Koltuk numarası yok, bulduğun yere oturuyorsun. Yol uzun, ne yapmalı? Sabahın bu saatinde çok bir seçenek yok; ya kitabını çıkarıp okuyacaksın, ya kulağa müziği takıp hayal alemine dalacaksın, ya da bir türlü kapanmayan uyku açığını makul bir seviyeye indirmek için uyuyacaksın. Ben ilk seçenekte karar kılıyorum. Louise De Bernieres'in "Bird Without Wings"inin sayfalarında memleketimin güneybatısındaki Eskibahçe'ye, 20.yüzyılın başına bir yolculuk yapıyorum. Bu Eskibahçe acaba Kayaköy mü diye düşünüyorum.



Oxford'un çevreyolu A40'dan sonra, buraların E5'i sayılabilecek M40'a çıkıyoruz. Uçsuz bucaksız yeşil düzlükler, tarlalar... İstanbul'un hem doğu hem de batı ekseninde hiç bitmeden yekpare bir biçimde diğer şehirlerle tek bir parça haline gelmiş görüntüsünü gözümün önüne getirince, M40'daki bu görüntü biraz gerçek dışı duruyor. Şu alanlara, Lazok mimarinin en son örnekleri sergilenerek ne ihtişamlı alışveriş merkezleri, residanslar yapılırdı oysa! Ya da bir Arap şeyhine peşkeş çekilirdi... Saat maat, hanımlara pırlanta yüzük müzük hediye de gelirdi, cebe atar deklare etmezdik... Lewknor köyündeki duraktan bir iki yolcu aldıktan sonra Londra yolu üzerindeki en yüksek tepeciğe doğru tırmanıyoruz. Buraya yerliler "White Cliffs", yani beyaz kayalıklar diyorlar. Bu tepeyi aşınca kısa bir süre sonra Buckhinghamshire sınırlarından içeri giriyoruz. High Wycombe kasabası bir süre sonra sağlı sollu kendini gösteriyor. Wycombe ismi eski İngilizcede "Ormanlık vadi" anlamına geliyormuş. Bizim Devrek nasıl bastonculuğuyla tanınıyorsa, Wycombe'da sandelyeciliği ile ün salmış. 1875'de günde 4,700 sandalye üretildiği tarih sayfalarına geçmiş. Bu sebepten olacak ormanlık vadi artık koruluk bir hale dönmüş. Şimdilerde High Wycombe halkı sandalyelerini, kasabanın dışındaki büyük John Lewis gibi mağazalarda satın alıyorlar. Değişim!


High Wycombe bittikten sonra yine yerleşim azalıyor. Bir kaç köy ve de birbirini kesen onlarca otoban kavşağı dışında bir hadise yok. Sonra Hilligdon başlıyor. İşte Londra'ya girdik. Burası şehre kuzeybatıdan girince Londra'nın dış sınırındaki ilk çember, yani Zone 6'nın bir parçası. Metro hattının başladığı nokta. Buradan metroya binen 50 dakika gibi bir sürede Londra'nın göbeğine ulaşır. Tabii biz otobüste daha sürüneceğiz, çünkü Hilligdon'dan itibaren trafik adamı çıldırtacak cinsten. Acton bölgesindeki, Gipsy Corner kavşağında bir türlü bitmeyen köprü çalışmasına da ayrıca teşekkür etmeli...
Londra'ya girerken, her büyük şehirde olduğu gibi kaba, sakil, fakir ve de biraz hırpalanmış mahallelerden geçiliyor. Göçmenlerin izlerini taşıyan sokaklar, dükkanlar, tabelalar... Garip bir şekilde Polonya süpermarketi patlaması var. Hani bakkal irisi demek daha doğru. Polonya bakkallarına bakarken aklıma 1980'lerde fırtına gibi esen Polonyalı golcü Zbigniew Boniek geliyor. Bir de ona asist yapan kel kafalı bir Lato vardı. Hey gidi günler hey! Acton'dan sonra sokak kapısı neredeyse otoyola açılan, klasik tuğla kaplı sıradan evlerin arasından geçiyoruz. İnsanı tek şaşırtan Londra'nın oldukça alçak yani bloklardan oluşmamış bir şehir olduğunu görmek. Yine de, ürkütücü duran ve içinde hangi haltların karıştırıldığı bilinmez, yüksek, çirkin ve de bir o kadar sevimsiz bir kaç apartman irisi Paddington hattı üzerinde öcü gibi insanın karşısına çıkmıyor değil. Otobüs Shepherd's Bush ayrımına sapınca artık Londra'nin merkezi başlıyor. İşte bundan sonrası Holland Park, Nothing Hill. Bu semti bir çoğumuz Hugh Grant ve Julia Roberts sayesinde tanımışızdır. Yine o sayede olsa gerek, son on yılda batı yakasının en gözde semtleri arasına girmiş olduğunu söylersek yalan olmaz. Kendi çapında retro, hani biraz da bohem... Züppe, posh Londra, Hyde Park ile başlıyor. Afilli Viktorya tarzı binalar, bizim eski Valikonağı ya da Gümüşsuyu'nu hatırlatıyor bana. Marble Arch'a gelindiğinde benim Oxford çoktan geride kalmış ama sizin Oxford Street başlamış oluyor. Otobüsten inme zamanım geldi. Eski ofisimin bulunduğu St. James's Park bölgesini özlemle arıyorum. Şimdi şehrin göbeğinde, adı fiyakalı ama içi boş Holborn'a gitmek, bir de bunun için ayda metroya 70-80 pound gibi bir para vermek hiç hoşuma gitmiyor. Marble Arch istasyonundan içeri girince bu şehrin metrosuna has garip bir koku insanı sarıyor. Küf ve fren balatası kokusunun karışımı gibi... Eski bir koku, Beyoğlu çevresinde ara sokaklarda dolaştığım yıllardan koku hafızama işlemiş, tanıdık...

Köstebek. Evet, ta kendisiyim. Yerin bilmem kaç kat altından binlerce insanla burun buruna gidiyorum. Buradan Holborn dört durak. Bazen o kadar tıkış tıkış gidiliyor ki, bunalıp ilk durakta inip yürümüşlüğüm vardır. Holborn istasyonunun girişi çıkışı, ekonomik krizlerin baş mimarları sayılan finansal sektör çalışanlarına inat olsun diye dar yapılmış herhalde. TEM gişelerininin insan versiyonunu oynuyoruz yine. Turnikelerden çıkmayı başarınca vızır vızır bir yol ile burun buruna geliniyor. İnsan kalabalığını bir kez daha tekrar etmenin anlamı yok. Bir an için boş bulunsanız Osmanbey'e olduğunuzu zannedebilirsiniz. Bu kadar benzeyebilir! Bu semtin tek güzel yanı British Museum'a beş dakika yürüme mesafesinde olması.
Önümde yoğun bir çalışma günü var ama aklım Paris'te. Öğle yemeğinde de çalışarak işleri toparlayıp 4.30'da çıkıp gara gitmeliyim. Planlar tutuyor. Paris'e giden Eurostar trenlerin kalktığı St. Pancras, ya da diğer adıyla King's Cross istasyonu bana iki durak mesafede. Hani biraz sıkıp da yürüsem 20 dakika. Gar oldukça ferah ve geniş. Bizim Holborn istasyonundan içeri girilen sürede, burada bilet ve pasaport kontrolü yapılıyor. Oldukça hızlı ve de bürokrasisiz bir geçiş... Bekleme salonu havadar ve fonksiyonel. Kulak yavaştan Fransızca duymaya alışıyor. Chanel kataloğundan çıkmış kokoş hanımlardan tutun da, Avrupa'yı sırt çantası ile gezen Korelilere kadar her milletten adam var.

Ben hala ofisten çıkıp da on dakikada Eurostar treninin içinde kendimi bulduğum için biraz şaşkınım. Hele iki saat sonra Paris'in göbeğinde olma düşüncesi iyice hayrete düşürücü. Gidiş dönüş bu yolculuk için sadece 59 pound verdiğimi hatırlamak da ayrı bir tatmin! Eurostar vagonları rahat ve aydınlık. Tren dolu, boş bir tek yer yok. Saat 17.35'de, dakik bir biçimde yavaşça hareket ediyoruz. Dışarıya bakmasam gittiğimizi anlamayacağım. O kadar sessiz ve sassıntısız. Yanımda oturan İngiliz amca diktiği şarabın etkisiyle hafiften horuldamakta. Daha ne olduğunu anlamadan Dover kıyılarına yaklaşıyoruz. Sonra 15-20 dakika kadar bir karanlık... Manş Denizi'nin içindeyiz. İnsanoğlunun son elli senede gerçekleştirdiği ulaşım ve teknolojideki gelişim gerçekten ağız uçuklatacak cinsten. 20.yüzyılın başında yaşayanlara, bir asır sonra Manş'ın altından, trenle saatte 150 kilometre hızla geçileceğini söylenseydi, buna inanan olur muydu? Daha yeni tünele girmiştik derken bir anda Fransa topraklarının üzerinde buluyoruz kendimizi. Tren burada daha da hızlanıyor. Uçarcasına dümdüz ovaları aşıyoruz. Millet hafiften havaya girip yemek vagonundan aldıkları şampanya şişeleri ile koltuklarına dönüyor. Kahkahaların dozu artıyor. Eğleniyoruz!
Hava karardığı için Paris'in dış kuzey mahallelerini görmek zor ama etrafda bir Magrip havası olduğu kesin. Sınırlar gözle görülmez gibi duran çizgiler olsa da, İngiltere'den Fransa'ya geçen adam ülke değiştirdiğini iliklerine kadar hissediyor. Öyle ya iyi kötü Akdeniz ülkesi burası! Gar du Nord, Paris'in göbeği! Trenden gara adım atınca insan kalabalığı arasından kardeşim Emre Ülker'i hemen seçiyorum. Ayların hasretle kucaklaşıyoruz. Saatime bakıyorum. İngiltere'de olsaydım daha hala eve ulaşabilmek için yollardaydım. Burası da evim sayılır, Aslı ve Emre'nin evi... Paris bana şimdi Oxford kadar yakın!

Çarşamba, Kasım 26, 2008

KAYIP ARANIYOR...


Biz Türklerin birbirine en çok sorduğu sorulardan biri "Kaça aldın?" dır. Burnumuz iyi koku alır, iyi bir malı ucuza nereden alabileceğimizi araştırır, allem eder kallem eder buluruz. İki kuruş daha ucuz diye yurtdışlarından parfümler, kremler, ayakkabılar spariş edilir. Başka bir ülkeye adım attık mı müze, sergi hak getire, koşarız indirime girmiş mağazaların peşinden.


Dünya Bankası verilerine göre kişi başına düşen milli gelirimiz 8 bin küsür USD. İngiltere 45 bin, İsviçre 55 bin, Fransa 42 bin... Alışverişle girdin, şimdi ekonomik verilere daldın, "Bre reis ne anlatmaya çalışıyorsun, derdin ne?" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen söyleyeyim benim derdim kuruş!!


Hiç bir şey anlamadıysanız, kasedi başa saralım. İki kuruş ucuz diye gerektiğinde kilometrelerce yol tepip de outletlere giden, yurtdışlarına bin bir ürün sipariş eden, ucuzlukları kaçırmayan, "Kaça aldın?" sorusunu çok soran, ucuza alınca göbek atan, kazıklanınca üzüntüden uykusu kaçan bir milletin ferdiyiz öyle değil mi? Eee evet!


O zaman şu soruları makineli tüfek gibi hemen sıralıyorum:


E bre adam iki kuruşun hesabını yapmasını biliyorsun da, neden kuruşuna sahip çıkmıyorsun o zaman?

Sen İngiltere mi oldun?

İsviçre misin?

Fransa mı?

İngiltere'de 1 Penny'sini almadan süpermarketi terkeden gördün mü?

Bir İsviçreli kasiyer "1 Centime çıkışmadı birader kusura bakma" der mi?

Ne oldu bizim 1 Kuruş'a?


Eskiden bakkal para çıkışmadı mı çiklet, kibrit verirdi. Oysa şimdi süpermarket kasasındaki arkadaş, 39,96 Lira tutan hesaba karşılık 40 Lira verdiğimde onu cuuuup diye indiriyor kasaya.


- Eee ne oldu benim 4 Kuruş?

- 1 kuruşumuz yok beyefendi...

- Nasıl yok?

- Yok

- O zaman 5 Kuruş ver.

Aşağılayıcı bir suratla (Abla Cenevre'de yaşıyor çünkü)... :

- Aaa 1 kuruş için mi bütün bu sinir beyefendi!!!


Arkada sıra bekleyen abi de sinirleniyor:

-Yürü be kardeşim, 1 Kuruş için bizi bekletiyorsun burada!


Aklınca beni aşağıladıklarını zannediyorlar. Kuruşumu istedim diye ben utanacağım da, vermeyince onlar utanmayacak!! Yok öyle şey. Devlete kızmaya alışmışız, hep eleştiriyoruz da, kendimize hiç bakmıyoruz. O alınmayan ya da verilmeyen 1 kuruşların toplamda kime ne kazandırdığı ya da kaybettirdiği umurumuzda değil. Hani düz hesap, bir süpermarket (dürüst marketçiler alınmasın, örneğe oradan girdik çıkamıyoruz) günde 1000 kişiye 1 Kuruş vermese günde 10 Lira para eder, ayda 300 Lira, yılda etti mi size 3600 Lira...


Nasıl İngiliz 1 Penny'sine, Alman 1 Cent'ine, Vietnamlı 1 Dong'una sahip çıkıyorsa bizde kuruşumuza sahip çıkalım. O parayı kazanacağız diye herkesin canı çıkıyor.


Diyeceğim şudur: Kuruşunuza sahip çıkmıyorsanız, siz zaten İsviçre olmuşsunuz. Lütfen sonra telefonda, işte, evde, berberde ekonomik kriz diye ağlamayın.

Cuma, Ekim 10, 2008

Keep On Running!



Pazar sabahi, saat 7… Yaklasik 5 aydir bekledigim gün geldi çattı. 2500 kişi ile beraber kanser araştırmalarına destek vermek; bu meret yüzünden kaybettigimiz dostları anmak ve de şu anda kanser ile savaşan tüm insanlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak için Winston Churchill’in dogdugu, Oxford’a 8 mil uzaklıktaki, Blenheim Sarayı’nin korusunda 10 km koşacağız. Hava bizden yana değil. İngiltere’nin şanına yaraşır şekilde yağmur gökten var gücüyle tepemize iniyor.

Rachel her zaman olduğu gibi yanımda, Mavi de… Ayrıca, bu sefer annem ve biricik teyzelerim Suzan, Nermin ve Suna da bizlerle… Arkamdaki destek büyük. Ayrıca, aylar öncesinden koşuma sponsor olan ve hep beraber kanser araştırmaları için 925 pound topladığımız dostların desteği… Ama en büyük destek bize gökyüzünden el salladığını bildiklerimden…

Duygu yüklü bir kaç saat yaşayacağız . Hani bir çesit ibadet, biraz düşünme, bazi anıları hatırlama, çekmiş olanlarla, çekenlere ve tabii ki ailelerine yalnız olmadıklarını hatırlatma; bizi hep düşünüp hatırlayan, destek olan dostlara minnet, hatırlamayanlara da can sağlığı... İşte bu günün özeti.


Zorlu bir kaç saat var önümde… Gözüm korkuyor aslında çünkü neredeyse hiç antreman yapmadım. Datça’da bizim Çiftlik Koyu ile Kurucabük arasında bir kaç kez 3 km’lik bir parkurda koştum, o da güç bela. 10 km’yi hiç durmadan koşmam bu şartlarda mümkün değil. Hani günün sonunda bu bir yarış değil ama yine de sponsorlar yürüyelim diye bizi desteklemediler.

Yağmur tüm hızıyla devam ediyor… İstedigi kadar yağasın; 2500 kişi dil, din, renk demeden bir arada, aynı amaç ve aynı duygularla beraber tek yürek olmuş… Benim de doktorum olan Dr. Prodero önce bir konuşma yapıyor. Helal olsun adama o da gelmiş! Ardından bir yakınını kanserden kaybetmiş bir kız hitap ediyor.  Teşekkür ediyor, keşke sevdiğini geri getirebilseydik... Sonra hoparlörden yayılan kıvrak bir müzik eşliğinde başlıyoruz ısınma hareketlerine. Göz ucuyla her halinden maratoncu oldugu belli kadınlı erkekli bir gruba bakıyorum. Aralarında benim iki katım yaşında olanlar var. Dersini çalışmamış, beş ay öylece yatmış bir ortaokul öğrencisi gibi mahcup durumdayım. Buraya kadar gelip de dönmek de olmaz. “Hadi oğlum” diyorum kendi kendime, “koşarsın üç dört kilometre gerisini yürürsün. Sonra, son beşyüz metrede koşarak finish çizgisini geçersin. Gördüğünüz gibi ortaokuldan bu yana değişen bir şey yok, gene kaytarmanın yollarını aramaktayım anlayacağınız.

Saat 10.30’da start veriliyor. O ilk adımlardaki heyecanı anlatmaya imkan yok. Üzerlerine turkuaz rengi Cancer Research UK tişörtlerini giymiş binlerce insan… Her bir tişörtün arkasında hatırlanacak bir dost, bir akraba, bir sevgili, bir anne, ya da babanın adı…

Seni o kadar özlüyorum ki anneciğim…

Sevdiğim, seni asla unutmayacağım…

Büyükbabamın anısına…

Dostum, bu savaştan galip çıkacağına inanıyorum!

Yüzlerce yazı önümden akıp gidiyor, ayaklarım ıslak toprağın üzerinde ben uçup giderken… İlk kilometre… Aklımda bizim “güzel adam” Safa. İlk ne zaman tanışmıştık seninle diye düşünüyorum. Tabii ki, Beyoğlu’nda Kaktüs’te. Tam anlattıkları gibi bir adam karşımda… Çapkın bakışlı, sempatik mi sempatik, hızlı konuşan… Daha ilk dakikada ısınıyoruz birbirimize. Eh aramızdaki uhu sağlam, yani ortak dostlarımız. Uzun saçların ve top sakalın ile seni Back Street Boys’daki elemanlardan birine benzettiğimizi hiç söylemiş miydim sana? Bir buçuk kilometre… Yanımda koşan şu fıstık gibi kızı görsen eminim taş değil, volkanik kaya derdin hiç şüphem yok. Belki de görmektesin; belki de ikinci kilometreye rahat ulaşayım diye şu an elini omzuma koymuş beni hafifçe itmektesin. Kulağımda çok sevdiğini bildiğim Miles Davis’in Kind of Blue’su…

İkinci kilometreye Ayfer teyze ile giriyorum. Kulağımda sesi… “Alim hoşgeldin, bak sana ne tattıracağım”. Müthiş bir lezzet dağarcığı, müthiş bir kültür… Ve hiç bitmeyen bir Datça ve deniz tutkusu… İkinci kilometre bitmek üzere, usumda Emecik Köyü, maviye uzanan kızıl çam dalları, rüzgar ile oradan oraya savrulan günlükler, uzakta Simi’nin tepeleri… Yağ yağmur yağ…

Üç kilometre bitmiş. Mucize gibi, ne dalak ağrısı, ne bir gram yorgunluk. Uzaktan bizim Şaban el sallıyor. Arçelik’te çalışmaya başladığım ilk gün tanışmıştık seninle… Samim ile kattaki en sota yeri kapmış olmanız hala aklımdadır bak! Toprağı, meyve sebze yetiştirmeyi ne çok severdin. Emeklilikte Ağva düşüyle anlatırdın hep ektiğin yeni domates fidelerini. Bir de şu araba merakın… Ne oldu o Renault Scenic, aldın mı sonradan…? Bak soracaktım, soramadım son konuşmamızda!

Vay be dört kilometre bitiyor. Ayaklar kuş gibi. Biliyorum, siz yardım ediyorsunuz…

Oğuz Bey, biliyor musunuz siz alıştırdınız beni şu sütlü Türk kahvesine. Bir kupaya koyup aynen sizin gibi içtim bu sabah. Hanife hanım, böyle kahve içilir mi diye kıza dursun boşverin, biz bu lezzete devam edelim. Güzel kardeşiniz gördüğünüz gibi koşmakta. Hani demiştiniz ya, sen bana umut veriyorsun diye… Umut, her şey bu umut için. Şu sizin konyaklı pipo tütününün kokusunu duymayalı çok oldu. Soracağım bizim pipocu John’a, varsa bir paket yaksın da o kokuyu bir kez daha çekeyim içime. Hah diyeyim, işte Oğuz Açan!

Beş kilometre bitti. Yolun yarısı… Ellerinde gitarlarla bir rock grubu bizim için “Keep on running”i çalmakta. Ambulansın şöförü çılgınca alkışlamakta... Bu gazla ben 20 kilometre bile koşarım. Karşımda bu sefer sıkı bir rampa… Yanıma yaklaşıyor bir adam “Well done mate! Keep on...”. “Eyvallah mate*” diyor, başlıyorum rampayı tırmanmaya. (*Mate – Britanya İngilizce’sinde dostum anlamında kullanılır).

Melek Hanım, sizinle tedavi arkadaşıydık… Bir doktorun doktorların eline düşmesini ne de yadırgamıştınız. Sizi çok sevmiştim, herkes çok severmiş; Atatürk Kültür Merkezi’nin güvenlik görevlisi de öyle dedi “adı gibi melek gibi bir insandı”, kitabımı size iletebilmek için adresinizi alabilirim umuduyla Taksim’e gittiğim o bahar günü... Oysa siz çoktan gitmişşiniz bizi bırakıp. Olsun, bu koşuda görüşmek, hal hatır sormak varmış… Sayenizde sekizinci kilometreye hiç durmadan vardım. Sağolun.

Hayat bu, doğum nasılsa ölüm de öyle bir şey… Günü yaşamak edebiyatı yapmamalı, sadece hatırlamalı, düşünmeli bazı zamanları… İşte canımızı çıkaran müdüre, ya da hiç bitmeyecekmiş gibi üzerimize bindirilen işlere, günlük abuk subukluklara, sonunda öyle ya da böyle çözülebilecek meselelere sıkıldığımızda, tansiyonumuz çıktığında düşünmeli biraz, o kadar.

Son kilometreye girdim. Kendimle gurur duymak hakkım. Bu ciğerler, bu dalak BEP kimyasallarıyla gazi olalı çok oldu, ama biliyorum beni arkamdan ittiniz, sizi hınzırlar! Yoksa koşabilir miydim hiç durmadan 1 saatte on kilometreyi!

Son beşyüz metre… Sponsorlarımın isimleri ve yüzleri her adımda gözümün önünde, hepinize sonsuz teşekkür;

Datçalı Özge ve bir türlü Datçalı olmayan Cevat
Million thanks to you Emma and Leon, Sally, Kate…
Sağolasın Çağrı Ertürk, nasıl Ankara ve de güzel oğlan…?
Win, Ayşem ve Alişko… Seneye beraber koşalım mı?
Sanem Göksel, tabii ki we’ll be keep on running…
Tuvana, yahu böyle yıllardır görüşmediğim arkadaşlarım hızır gibi yetişince ne de seviniyorum…
Minoş ve Philip, sizin adınızı “support function” olarak değiştiriyorum
Semin Gümüşel, öpüyorum o güzel gözlerinden…
Ayhan Gül, sen ne yüce bir adamsın yahu!
Rengin Onay, ne diyeyim sana “helal olsun be kuzen”…
Mehmet Ekşi, verdiniz gazı mecburen seneye de katılacağız, çok çok teşekkürler…
Özgür Toraman, büyüksün be abi…
Hadi Elazzi, her daim arazisin ama şu senin en olmadık günlerde pat diye saklandığın yerden çıkışın yok mu, öpüyorum seni kardeşim!
Lale, sen ne iyi bir kardeşşin yahu!
Özgür Demirdöven kardeşim, gel sana bir Chinese yedireyim gene, bir şişe de Shiraz benden sana…
Ceyda Sarah Pekenç, thank you so so so much…
Parisli Ülkerzade Aslı ve Emre Reis, Olimpos’ta görüşürüz diyorum, başlayın koşmaya şimdiden canımın köşeleri...

… Ve size de sonsuz teşekkürler sponsor olmak isteyip de internetin azizliğine uğrayan dostlar… Daha çok koşacağız hiç endişe etmeyin…

Keep on running!





Cuma, Eylül 12, 2008

Datça'da Zaman





"Alim Bey sizi merak ve heyecan ile bekliyoruz" diyor telefonun ucundaki bilge ses. Esas heyecan ve merak bende... Telefonu kapatmadan ekliyor, "Şenkayalar'ın karşısındaki büyük kavuçuk ağacının altındaki ev bizimki...". Alışmışım oysa ki ben, bilmem ne sokak, bilmem ne apartmanı, falanca daire... İşte Datça'da olmak bu.


Kolumun altında üç kitap; biri benim Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya; diğeri kuzenim Canan Küçükeren'in harika eseri Karya ve üçünsüsü de beni büyük bir tutku ile yazarı ile tanışmaya iten, yani Şenkayalar'ın karşısındaki büyük kavuçuk ağacının balkonunda beni bekleyen üstat Nihat Akkaraca'nın "Datça'da Zaman"ı... Kavuçuk ağacını elimle koymuş gibi buluyorum. Nihat abi ve eşi büyük bir sıcaklıkla karşılıyor beni.

İtiraf etmeliyim ki, Datça'da Zaman kitabını bu kadar geç duyduğum için biraz mahcubum. Kitabı elime aldığım gün sanki kutsal bir kitaba dokunuyormuşcasına bir süre parmaklarımı kitabın sayfalarında gezdirdim. Kapaktaki İskele Mahallesi'nin eski siyah beyaz fotoğrafına uzun uzun baktım. Ve başladım okumaya... Emine Teyze ve Bilgisayar'da kahkahalarla gülerken, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Datça'dan kalkıp Antalya Aksu Köy Enstitüsünde okumak arzusuyla yollara düşen çocukların öyküsü Umuda Yürüyenler'i gurur ve gözlerim buğulanarak bitirdim.

Nihat Akkaraca için bir halk bilimci demek yanlış olmaz. Akkaraca'nın öykülerine ve izlenimlerine sadece edebiyat gözlüğü ile bakmamak, aynı zamanda, kültür, tarih, doğa perspektifinden de değerlendirmek gerekir. Satır aralarında verdiği ilginç flora ve fauna bilgilerinin yanı sıra, unutulmaya yüz tutmuş gelenekleri, dil özelliklerini de öykülerinde bir arşivci zekasıyla kayda geçirmiş Akkaraca. Öykülerin içindeki mübadele yıllarına ilişkin ipuçları da okuyucunun iştağını kabartacak cinsten. Hani diyorum ki Nihat abi şu üzerine roman yazılır dediği, bu yörede iç içe geçmiş, Türk-Rum hikayelerini de yazsa... Yazı ve Çeşme köyün günümüz kadar gelen taş evlerinin gizemini, hikayesini; göçüp de bir daha bu yarımadaya dönememiş insanların torunlarını anlatsa...


Nihat Akkaraca'ya bu güzel eser için sadece teşekkür etmek yetmez. Şimdiden hazır diğer kitap projelerini hayata geçirmesini sağlayacak maddi ve manevi desteği sağlamak da şart. İlk etapta bu kitabı edinmemiş olanların hemen bir kopyasını alması ve de kitlelere tavsiye etmesi bile önemli bir adımdır diye düşünüyorum. Sadece Datça'da değil Anadolu'nun bir çok yerindeki Nihat Akkaracaların bölgesel yönetimler tarafından desteklenmesi, yerel halk tarihi ve kültürünün yaşatılabilmesi açısından bir şart.



Okuyucuların işini kolaylaştırayım. "Datça'da Zaman"ı edinmenin en hızlı yollarından biri internet. Tabii kitapçı gezmenin ve görerek satın almanın keyfi ayrı... İşte size kitabı kolaylıkla satınalabileceğiniz bir link.



http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=TGIZSL28MZ4ZSE6U5JON



Nihat Akkaraca'nın keyif ile takip edeceğinize inandığım blogu ise:


http://nihatakkaraca.blogspot.com/







Nihat Akkaraca'nın, kavuçuk ağacı gölgesindeki balkonunda - Ağustos 2008/Datça

Cumartesi, Ağustos 16, 2008

Turchi, Greci; Una Faccia, Una Razza



Şu bizim koca siyah beyaz televizyon, sonunda Datça'ya getirilince içimden bayram ettiğimi hatırlıyorum. Öyle ya artık Dallas mallas rahat rahat seyredilecek. O zaman öyle bugünkü gibi uydu anteni nerde... Kıl kuyruk bir antenle ne çekebiliyorsan o. Tabii ben bunu nereden bileyim, yaş 5 ya var ya yok... İnce ayarlar, aramalardan sonra karlı bir ekran yakaladık. Sesin esamesi yok. Sanki biri televizyonun içine girmiş de ateşte cızbız köfte pişiriyor. UHF kanallarında manuel arama yapan çubuk, bizim birader Kerem'in parmakları arasında... Kerem, TRT'yi bulmaya çalışan zavallı bir kul değil de, sanki para dolu kasayı açmaya çalışan Ocean 11'daki gangster edasında. Ahaaa, karlı ekran pürüzsüzleşiyor, karşımızda bir spiker... Koşup biraderi mi öpsem yoksa televizyona mı sarılsam bilemiyorum. O da ne, cızbız köfte pişti, ses de geldi... Ama bu işte bir gariplik var. Bu Türkçe değil ki! Dünyada sadece Türklerin yaşamadığını 5 yaşında olmama rağmen biliyorum ama bu da ne ola? Yunan televizyonu. TRT değil ERT. Meğerse şu benim denize her girişte 'hayırlı sabahlar' dediğim kara parçası Yunanistan'a aitmiş, hem de adı 'Sömbeki'ymiş de benim haberim yokmuş.

Artık sabah akşam ERT seyrediyoruz. 'Kalispera', 'proto programa', 'ena, dio...', 'Turkiyas', 'Andreas Papandreu'... Gece 12 olunca önce derinden bir kaval ve sonrada keçilerin çıngıraklarının sesi, ardından dalgalanan Yunan bayrağı ve milli marş... ERT ile o kadar haşır neşir olduk ki bir süre sonra ben Yunan milli marşının melodisini bile ezberledim. Hala bilirim, arada mırıldanıp Yunanlı dostlarımı epey şaşırttığım olmuştur.




Şu bizim karşı adaya farklı bakar oldum o günden sonra. Timsah sırtını andıran görüntüsü ile Nimos'un gizemli tepelerine saatlerce dalar, düşünür dururdum. O günler şimdiki gibi değildi. Ege Denizi kaynıyordu. Yunan dedin mi, düşman... Oysa o yaşta bana hiç öyle gelmedi. Bizim gibi gürültücü, eğlenceli, kızdı mı kızan, güldü mü gülen bir millet benim ERT'de gördüğüm.... Hem şarkılar türküler aynı... Göbek atanlar, horon tepenler.. Filmler bile ha bizim Türk filmi... Jön Yunanca konuşmasa Ediz Hun bile olabilir.
Nimos karşımda kimi zaman elle tutacakmış gibi yakın, kimi zaman sisler arasında duruyor. Bu kadar yakın ve bu kadar uzak nasıl olunur? Anlat bakalım şu beş altı yaşındaki çocuğa. İlkokul çağına gelince tarih derslerinde Yunanlılarla her daim takıştığımızı iyice öğrendim. Bir sabah yine Nimos ile bakışırken korkunç bir gürültü koptu. Yere kapaklandım korkudan. Bir F-104 neredeyse şemsiyelerimizi yalayıp geçti. Yüzbaşı Volkan okuyoruz o yıllar. 'Heyoo aslanlar' diye sevinç gösterisi yaptık. Meğerse tükürüğümüz çok güçlüymüş, bir amca öyle dedi... Boğulacakmış Yunan milleti. Akşama arkadaki inşaat artıklarından yürüttüğümüz tahtalardan silahlar yapıldı. Başladı mı bir savaş mahallenin veletleri arasında. Öğrendik ya tükürüğün gücünü, birbirimize tükürmeyi de ihmal etmiyoruz.



Yaş ilerledikçe Simi'nin gizemi benim için arttı. Seksenli yıllarda mümkün değil öyle bugün ki gibi kalkıp gitmek Datça'dan oralara. Hem sürekli it dalaşı halindeyiz. Kıta sahanlığı lafını da o yıllarda duyuyorum. 12 mil, FIR hattı gibi yine duyup da anlamadığım bir sürü terim... Oysa, ERT'nin sayesinde midir yoksa başka bir sebepten mi benim çoktan kanım ısınmış onlara. Boşuna değil o yıl Peloponesli Bob Youtos ile mektup arkadaşı olmam.
Öğrendik ki, yediğimiz içtiğimiz de aynıymış. Tzaziki, Pilaki, Musakka, Koftedaki, Boureki, Dolmades, Baklavas... Ve tabii ki Ouzo ve Rakı... Seninki mi daha iyi yoksa benimki mi? Tatlı çekişmeler bunlar. Keşke her çekişme böyle olsa!

Yıl 1990... Salvatores'in Mediterraneo'sunu izleyip de 'ahh Datça' çektiğim yıllar. Filmin çekildiği Kastellorizo yani Meis adası Simi'ye gitme isteğimi daha da körüklüyor. 1994'te Datça iskelesinde bir tekneci ile kaça götürürsün diye girilen muhabbetten 600 Alman Mark'lık bir hesap çıkınca bizim de umutlar suya düşüyor. 9 mil gideceğiz alt tarafı, bu paraya o yıllar Amerika'ya uçuluyor. Tekneci bizi Rahmi Koç'un oğlu zanneti galiba.


TRT'yi sonunda kusursuz çekiyoruz, hatta hayatımıza Star ve Show TV bile girdi, ama ERT'ye yine de göz gezdirmeden edemiyorum. Hava durumunu daha iyi veriyorlar. TRT bize en yakın Muğla hava durumunu verirken ERT'den adaların hava ve rüzgarını öğreniyoruz. Bir de geceleri, karlı da olsa Mega çıkmaya başladı. Yabancı dizileri dublaj değil de orjinal veriyor. İngilizcemiz gelişiyor. Yan eve gelen Alman ailenin kızı Helga ile münasebetlerimizi geliştirmemize faydası olduğu da kesin. Neyse Helga'nın Simi ile alakası yok biz konumuza dönelim.


Yıl 1997... Kardeşim Ülkerzade Emre ile kapsamlı bir çalışmadan sonra Simi'ye gidebileceğimizde karar kılıyoruz. Yunanistan vizesini yarım günde cebe indiriyoruz - Beyoğlu Urban Cafe'ye takıldığımız günlerde, göz aşinalığımız olan koca göğüslü kızın konsolosluk çalışanı çıkması ve bizi tanıyarak kolaylık sağlaması Yunan halkına olan sevgimizi arttırıyor.

Sıcak bir Temmuz sabahı ucu ucuna yetiştiğimiz deniz otobüsü ile Marmaris'ten yola koyuluyoruz. O yıllar Türklerin karşı kıyıya geçişi şimdiki gibi değil. Sayımız az. Hem hala birbirine her imkanda horozlanmaya devam eden iki politika... Pasaport polisi de fırsatını yakalmışken bize 'niye gidiyorsunuz?' diye kötü propadanga yapıyor. Keza, Rodos'a girince benzer propaganda ile orada da karşılaşıyoruz. Ama halk arasına karışınca hemen elmanın iki yarısı oluveriyoruz. Rodos surlarında Laz Yannis ile horon çekip. Uyy daaa celeyrum, gideyrum diye laflaşıyoruz.

Ve bir sabah 17 yıllık bir bekleyişten Yiolos limanına merhaba diyorum. Sanki yıllar önce birbirini kaybetmiş iki dost gibi kucaklaşıyoruz. İçimdeki heyecan ve sevinç o kadar büyük ki... Pastel sarısı boyaları ile neo klasik tarzda yapılmış evler dik yamaçta resim gibi duruyor. O yıllarda öyle sosyetenin Manos'unun esamesi okunmuyor. Adam gibi yemek pişiren, kalamarı kalamar, mezesi meze, balıkçının karşı masanızda şarap yudumladığı küçük aile lokantaları... Yıllarca karşıdan seyrettiğim Simi'den Datça'ya bakıyorum bu sefer. 'Turchi, Greci una faccia una razza'* diyorum yanımdaki İtalyana, gülüyor (*Türk, Yunan; aynı yüz, aynı ırk).


Daha Datça'nın Cumartesi pazarına düzenli seferler yok. Datça hala uzaktaki bir yer gibi telaffuz ediliyor. Ama karşı kıyıdan geldik deyince bir ilgi. Çok hızlı gelişiyor herşey; şimdi Datça ve Simi iki kardeş gibi. Datça'nın Cumartesi pazarında Yunanca duymak sıradan... Biz kendi içimizde türban, ergenekon, kapatma davası diye birbirimizi yerken, bizim belediye başkanı Karakullukçu ile Simi belediye başkanı Lefteris Papakalodoukas bir dizi ortak projeye imza atmış da bilen biliyor.

Yıl 2008... Beş yaşında taa 28 yıl önce uzaktan hoş beş etmeye başladığım Simi'ye Rachel ve kızımız Keira Mavi (http://www.keiramavi.blogspot.com/) ile gidiyoruz. Hatta, annem babam, Ayşem, Kerem, Zeynep, Win, Alişko, Suzan, Ömer ve James... Maaile. Biliyor musunuz bazı şeylerin hiç değişmeyeceğini görmek hoşuma gidiyor. Babamın bizim mezeler daha iyi demesi... Rakı'nın ouzo'ya beş bastığınının teorilerle ifade edilmesi... Baklava ustası Hristo'nun Gaziantep'e staja yollanması gerektiği espirisi... Ah şu Oniki Adalar'ı elimizde tutamamışız hayıflanması ve 'aman iyi olmuş burayı da batırırdık' demeler... Şu vize olmasa diye şikayetler... İki şise ouzo'dan sonra efkar... Eski Rum komşular... Anılarda kalan isimler, yüzler, sesler...

İşte budur benim Simi ile toprakdaşlığımın hikayesi. Budur bizim Yunan ile kardeşliğimiz; hem yakın, hem uzak. Gerisi teferruat...
Turchi, Greci, una faccia una razza...










Cuma, Haziran 20, 2008

Dünya'nın Diğer Ucu: Cape Town







Cocuk sahibi olanlar, yeni katilimcinin ekibe dahil olusu ile hayatin 180 derece degistigini soylerlerdi. Hakliymislar. Gecmiste 50 litrelik bir sirt cantasina iki kisi sigar, dag, orman, col demeden gezerdik. Simdi birakin bir bavulu, iki bavula bile sigamayacagini dusundugum, yatagin uzerinde oylece duran esya yiginina agzim acik bir bicimde bakiyorum. Bebek bezi: Gunduz icin ayri, gece icin ayri, ha bir de yuzerse diye alinan ozel sizdirmayani… Hem de her biri en az 30’luk paketlerde. Islak mendiller, renk renk tulumlar, battaniyesi, kazagi, usurse diye montu, kotu, botu, sandaleti, portatif yatagi, carsafi… Yok yok bitmedi; kitabi, oyuncak bebegi, sikilirsa diye yedegi… Cocuk ne yiyecek; yol icin sutu, meyvesi, krakeri, katkisiz organik mamasi… Merak edene soyleyeyim goc falan etmiyoruz, sadece iki haftaligina Etiyopya’ya degil Guney Afrika’ya gidiyoruz.



Sonunda yoldayiz. Yoldayiz dedim ama oyle kolay is degil dunyanin bir ucundan digerine kisacik surede gitmek. Hem oyle her zaman da ucuz olmuyor. Bu sebeple direkt ucus yerine Turk Hava Yollari ile Istanbul aktarmali gidiyoruz. Londra Istanbul 4 saat, bir de rotar ile oldu mu, al sana 6… THY bu rotarlari hep ben ucarken yapiyor, aksilikler hep beni buluyor nedense. Ucakta aldi bizi bir telas. Cape Town ucagi bizi beklemeden kalkarsa, o zaman giden vakte mi yanarsin, kim bilir kac gun sonra kalkacak ucakta yer bulma organizasyonuyla mi bunalirsin Tanri bilir! Neyse ucakta bizim gibi ayni ucaga yetisecek 30 yolcu varmis, is boyle olunca rahatladik. Yine de Istanbul’da kisa dahi olsa aktarma esnasinda free-shop’tan Guney Afrika’daki ese dosta bir iki kutu lokum, biraz Turk kahvesi ve de nar eksisi almayi planliyorduk. Hem bizim kuzu da biraz kosturur enerjisini harcardi. Kismet degilmis. Gecenin bir yarisi 30 kisilik enternasyonel yolcu grubu esliginde bir kapidan digerine depar atarak Cape Town’a kalkan ucaga kendimizi nasil attik ben de bilmiyorum. Yavruyu bos buldugumuz koltuklarin birine, duserse kafa goz yarmasin diye iyice saglama alip yatirdik. Biz de koltularimiza kivrildik. Kafa biraz sersem oldu tabii. Yeni bir cografyaya gitmenin heyecani ile hayal alemine daldim. Gozler kapandi… Gece karanliginda bir ara uyandim ve isil isil parlayan mehtabi bulutsuz bir gecede Nil Nehri’nin sularinda bana el sallarken buldum. Muhtemelen Misir’in guneyindeyiz, ya da coktan Sudan havasahasi icinde… Ucsuz bucaksiz bir karanligin icinde, milyonlarca yil uzakliktaymis gibi duran yildizlar misali parlayan belli belirsiz sehir isiklari da bir sure sonra gorunmez oldu ve Afrika, o “kara” Afrika hosgeldin dedi.




Sabahin ilk isiklari… Tanzanya uzerindeyiz, kimi yer yesil kimi yer corak. Mugabe’nin tepe taklat ettigi ulke Zimbabwe altimizda uzayip gidiyor. Kim bilir kac yuz kisi bugun G. Afrika sinirini gecmek icin ugrasacak ve Guney Afrika’daki 5 milyonluk kacak Zimbabweli nufusu daha da cogalacak? O meshur Kruger Milli Parki G.Afrika’nin kuzey eyaleti sinirlari icinde olsa da sasirtici bicimde ucaktan gorunen ilk manzara corak, hatta col gibi. Ucagimiz bir sure sonra Johannesburg’a dogru alcalmaya basliyor. Sehri saran teneke evleri yalayip geciyoruz ve tekerlekler yaklasik 9 saat sonunda yere degiyor. Ne yazik ki, ucaktan cikmak yok! Bir grup yolcuyu indirdikten ve de temizlikcilerin hizli bir bicimde ayaklarimizin cevresinde gezdirdikleri elektrik supurgelerini hayretle izledikten sonra, Airbus A330 homurdanarak piste cikiyor ve Afrika’nin en guney ucu Cape Town’a yol veriyor.

Cate Town’a yaklastikca daglar, vadiler ve aralara serpistirilmis uzum baglari… Etkileyici bir goruntu var. Atlantik Okyanusu, Umit Burnu, adi gibi bir masayi andiran “Table Mountain”, sehrin uzerinde danseden bulutlar… Cografya ve Tarih hocalarimiz Serap ve Gunseli hanimlar aklima geliyor. Bartolomeu Dias ve Vasco da Gama’yi kimbilir kac kez dinledik onlardan…

Afrika’nin en uc noktasinda kurulmus 4.5 milyonluk Cape Town ilk kesfedildigi gunden bu yana, dogal kaynaklari ve de iklimi ile bir cok farkli kulturleri icine cekmis. Her ne kadar Umit Burnu’nun kesfedilisi 1497 olsa da, bolgeye Avrupalilarin gercek anlamda ilk yerlesimi 1652 Dutch East Company’nin Cape Town’u Asya ticaret yolu uzerinde onemli bir liman olarak benimsemesi ile baslamis. Hollandalilar limanin kurulus asamasinda is gucunu karsilayabilmek icin Endonezya, Malezya ve de Madagaskar’dan gruplar halinde koleleri Cape Town’a getirmisler. Napolyon Savaslari’ndan yenik cikan Hollanda Asya’daki somurgelerinin kontrolunu Buyuk Britanya Kralligi’na birakmak zorunda kalmis. Ingilizlerin Asya’daki somurgelerinden gelen Hint nufusu ile Cape Town 19.yy’da dunyanin butun renklerini ve de seslerini barindiran bir kent halini almis. Bu renk cumbusu maalesef yine insanoglunun kibir ve hirsina yenik dusmus ve Guney Afrika en karanlik gunlerini 1948’den sonra “Apertheid” (irksal ayrim) donemi ile yasamaya baslamis. Amacimiz tarih ve política dersi vermek degil ama Apertheid’in 11 Subat 1990’da Mandela’nin hapisten saliverilisinden bir kac saat sonra Belediye Sarayi’nda halka yaptigi konusma ile sonlandigini belirtmekte fayda var.



Politikayi bir kenara birakalim. Yeni bir cografyaya gidince ilk yapilmasi gereken kalacak bir yer teminidir. Kimileri bunu onceden ayarlar (ki vaktiniz kisitli ise bu secenek vakit kaybetmemek acisindan iyidir), kimi de kalacagi yeri bizzat gormek ister ve de biraz dolasarak sonunda icine sineni secer. Cape Town gibi turistik bir sehirde konaklama icin bir suru alternatif var. Bana sorarsaniz sehrín her daim en hareketli ve de en guvenli olan eski liman bolgesi Waterfront cevresini tercih etmeniz en akillica olacaktir. Guvenlik diye bosuna demiyorum cunku son uc dort yildir gasp ve hirsizlik Cape Town’da dahil olmak uzere ulkedeki en buyuk sorun. Burada maksat paranoya yaratmak degil, sadece uyari… Tabii yazarin burada okuyucuya Waterfront’u onerirken kendinin sehrín ic bolgelerinde Strand Caddesi uzerindeki Fountain Hotel’de kalmasi celiski gibi gozukse de, bu tamamen ekonomik sebeplerdendir cunku yazarin butcesi Waterfront cevresindeki “posh” otellere yetmemistir. Posh degiliz kardesim, hic diliniz yormayin.

Guney yarimkure sonbaharini yasarken herkes gibi bizim aklimizda da bag bozumu ve sarap bolgesi var. Ancak bir taraftan da gozumuz Table Mountain’da cunku sehri tepeden kusbakisi bakan bu ilginc dagda hava degisimi o kadar hizli oluyor ki yerlilerin degisiyle “gunesi ve bulutsuz havayi gordun mu Masa Dagi’na hemen cikacaksin”… Ancak biz toparlanana kadar cappucino kopugu gibi bir bulut kutlesi dagin tepesine sapka misali konup tum teleferik seferlerini iptal ettiriyor. Uzerine bir de dogudan esen ve insanin yuzunun her an gerilmesine sebep olan sert ruzgar eklenince ancak dagin etegine kadar cikabiliyoruz. Cok dert etmemeli cunku Masa Dagi’nin dogu yamaclarindan asagiya inince Malaylarin yasadigi, gokkusagi gibi rengarenk boyanmis evlerle kapli Bo-Kaap bolgesi Cape Town’un Asyali yuzunu gostermek icin hazir bekliyor. Bu semt bana sorarsaniz sehrin en fotojenik mekanlardan biri. Bir de Malezyalilarin “mee” dedikleri noodle”lara merakli iseniz burada midenizi bayram edecek…



Sarap bolgesi Cape Town’un kuzey batisina dusen uc ana sehir cevresinde yogunlasmis; Paarl, Stellenbosch ve Franschhoek. Bu uc sehir de Afrikaan, yani bir baksa degisle Dutch kokenlilerin cogunlukta oldugu bolgeler. Yani kara Afrika’nin buralarda pek bir kara hali yok! Pinotage Guney Afrika’nin has saraplarinin cekildigi uzum cinsi. Ilk sarap ureticileri bakmislar tek basina hic bir uzum turu iklime adapte olamiyor, binbir ugras sonrasinda Pino Noir ile bizim Carignan olarak bildigimiz iki uzum turunu asilayarak Pinotage’i ortaya cikarmislar. Eger fume ve alkolu yuksek sarap seviyorsaniz dogru yerdesiniz.

Cape Town olmazsa olmaz gorulmesi gereken bir yer daha var; o da hic kuskusuz Umit Burnu’nun bulundugu Cape Peninsula. Denize doğru uzanan kayalık bir burun olan Ümit Burnu denizden yaklaşık 245 metre yüksekte. Afrika'nın en güneydeki noktası olduğu yaygın kanı olmakla birlikte, kıtanın gerçek güney ucu Ümit Burnu'nun 160 km güneydoğusundaki
Agulhas Burnu'dur (Cape Agulhas). Cografya sinavinda hocanizi etkilemek istiyorsaniz buyurunuz; Ümit Burnu 34 21'26" S, 18°28 25" E koordinatları üzerindedir.

Cape Peninsula’yi gezmenin en ucuz ve en kolay yolu araba kiralamak. Eger tersten akan trafikte (Ingilizler kizmasin ama ben buna “wrong side of the road” diyorum) direksiyon basina gecmek sizin icin sorun degilse, tur firmalarinin yalapsap yaptigi bu parkuru araba ile arzu ettiginiz gibi her yol ve patikaya girerek daha keyifli ve de heyecanli hale getirebilirsiniz. Araba kira lama fiyatlari sasirtici derecede ucuz. Eger isi biliyorsaniz ve de buyuk saglayicilara pabuc birakmaya niyetli degilseniz gunlugu 40-50 YTL civarinda kiralik araba bulmaniz zor degil. Tabii, 1.2 litre motora razi olacaksiniz o ayri.

Umit Burnu ve cevresi tum corakligina ragmen inanilmaz etkileyici. Iki engin okyanusun birbirine tosladigi noktaya bakinca yuzyillar onceki teknoloji ile nasil olmus da bu bu yollardan ticaret gemileri gidip gelmis diye agziniz acik dusunuyorsunuz. Dev dalgalar sarp kayalara carpip kopukler sacarken diger tarafta da insanin neredeyse ayaklarini yerden kesecek kadar guclu, hic kesilmeden esen bir ruzgar… Bir de cevrenizde yemek bulurum umuduyla cirit atan Babun maymunlari… Aman dikkat, Babunlarin cevresinde elinizde yiyecek icecek ile dolasmayin, bizim Istanbul’daki kapkaccilari cebinden cikaracak derecede eskiya ruhlari var! Yarimadayi cevreleyen issiz koylarda penguen ve de fok suruleri insana National Geographics televizyon kanalinda sunuculuk yapiyor hissini tattiracak cinsten. Foklara dalmisken arkanizda devekuslarinin olup olmadigini da ara ara kontrol edin cunku bu ucamayan kus irileri adam haklamada oldukca iyi hunere sahipler!

Okyanus Cape Town’nin her kosesinde hayatin bir parcasi. Hava guzel diye heyecana kapilip kendinizi Atlantigin sularina atmanizla cikmaniz bir olabilir. Neden derseniz soguk su akintisi sebebi ile yilin buyuk bir bolumunde Atlantigin su sicakligi ortalamasi 12 C’yi gecmiyor. O zaman giderim su sicakligi 20 derece civarinda olan Hint Okyanusu’na atlarim derseniz, denize girdiginiz kumsalin kopekbaligi agi ile cevrili olup olmadigini sorun derim? Eh sizin Jaws olarak filmini seyrettiginiz beyaz buyuk kopekbaliklari Guney Afrika’da bu filmi kostumsuz oynuyorlar!

Guney Afrika’ya gelip de politik konulara bulasmamak elde degil. Hele listenin basinda Nelson Mandela gibi onemli bir liderin neredeyse 30 sene yattigi Robben Adasi varsa… Cape Town’un 12 km acigindaki bu adaya her gun duzenli turlar yapiliyor. Adanin eski sakinleri (o zamanki suclular) simdi rehberlik yapip aci anilarini anlatiyorlar. Ada 1990’lara kadar hapisane islevini surduruyor ve 1994’de Nelson Mandela’nin ulkenin ayrimdan sonraki ilk cumhurbaskani olmasi ile ibret olsun diye muzeye donusturuluyor. Bu adada anlatilanlari dinleyip, ortami gordukten sonra insan oldugunuza utaniyorsunuz.

Afrika’nin en az Afrika olan sehrine bir gun yolunuz duserse mevsim olarak en keyifli donemin Mart ve Nisan aylari oldugunu unutmayin. Ayrica, ulkenin milli cerezi haline gelmis kurutulmus et “Biltong”u bir sise Pinotage esliginde deneyin. Bizim gibi cereze merakli bir irkin bunu sevmeyecegini zannetmiyorum.

Not: Ey gezgin, Afrika’ya gittin de hic safariden bahsetmedin diyenlere soyleyeyim. Turist avlamak icin yapilmis “game park” adi altindaki hayvanat bahcelerini saymazsak Cape Town’da oyle safarilik bir fauna ve de flora yok. Eger amaciniz safari ise yolunuz kuzeydoguda Mozambik sinirindaki Kruger Milli Parki’na dusmeli.

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Var Mı Şu Kapıların Dili?


Anabella geçen hafta Muscat tatilinden döndü. Kevin Melbourne'e yolcu. Marieke Hong Kong ofisine tayin edildi.Tiffany Kopenhag'daki toplantı sonrasında belki Stockholm'e de çıkarım diyor. Fiona Singapur dönüşü uğradığı Kuala Lumpur'dan atıştıracak bir şeyler getirmiş.


Dünya bu yakada küçük. Her yer sanki iki adım mesafede. Oysa ki bizim tarafta dünya büyük. Her yer uzak. Gitmek zor. Kaş'tan balıklama atlayan adam öyle isteyince iki kulaç atıp Meis'e gidemez. Her yol önce Taksim'den, Beyoğlu'ndan geçer. Konsolosluğa selam vereceksin. Neredeeee, selam yetmez... Euro'cuklari sayacaksın. "Gelmişimi ve geçmişimi... rica ederim buyurunuz" diyeceksin. Bitmedi, yıllarca çalışıp da kazandığım iki kuruş buradadır diye banka hesap cüzdanlarını vereceksin. Gerekirse ağlayacaksın zırlayacaksın, sıkıyorsa küfürü basacaksın. Basamıyorsan, kapıda sanki anadan doğma Anglo Sakson'muş gibi Sir Winston Breakfast Tea edasıyla duran ve sana her fırsatta "höt" ve "zöt" diyerek dağdaki keçi muamelesi yapan çoban suretine selam duracaksın. Iste budur bizim halimiz. Simdi bizim Amasyali "Yok abi, Ingiltere'ye gelmem baska bir ulkede bulusuruz" deyince nasil kizarsin! Canin sagolsun Amasyali, biz haftaya Paris'teyiz...


Cuma, Ekim 26, 2007

Cikti... Bir Turk Bir Ingiliz ve Uc Kurusluk Dunya





Bir kitaba önsöz yazmak için kağıdı kalemi ele alınca insan, işi neresinden tutacağını bilemiyor. Kitabın içeriğinden mi bahsetmeli? İçeriği bir kenara (daha doğrusu okuyucuya) bırakıp, kendine neler hissettirdiğinden mi dem vurmalı? Hele kitabın ilk bölümü, burada olduğu gibi, durumu biraz daha karıştırmak istercesine, mektup şeklinde yazılmışsa; o mektupların yazıldığı kişi olduğunu düşünmek, çok mu iddialı? Belki de bu kısa yazıya yeniden başlamam gerekiyor. Şöyle yazmalıyım cevaben:

SEVGİLİ DOSTUM,

Kitabını defalarca okudum. Defalarca, kimselere açmadığın sırlarını, hani başkalarını bırak, bunca yıllık dostluğumuza rağmen bana bile anlatmadığın kimi ayrıntıları gözden geçirdim. Yolculuğunuzu hazırlayan hastalık sürecinden, uzak coğrafyalarda başınızdan geçen ilginç olaylara kadar, bu kitabı oluşturan her şey üzerine uzun uzun düşündüm. Sonunda bütün bunlardan öğrendiğimi sandığım şey, yaşadıklarını anlamamın aslında ne kadar zor olduğuydu.

Borges, Aristo'nun bir eserini çevirmeye uğraşan İbn Rüşt'ten bahsettiği bir hikayenin sonunda, bunun, bir başarısızlık öyküsü olmak üzere yazıldığını açıklar. Zira, hikayedeki İbn Rüşt, hayatında tiyatronun hiç yeri olmadığı halde, trajedi ve komedi kavramlarını anlamaya, hatta açıklamaya çalışmaktadır. Söz konusu başarısızlığın en önemli özelliğiyse, İbn Rüşt tarafından anlaşılamayan şeyin, dünyanın bin bir gizeminden biri değil de, başkaları için anlaması son derece kolay bir şey olmasıdır.

Şöyle düşün: Kansere yakalanmayan bir insan için, radyoterapiye ilk girişinden önce beklediğin o salonda, vaktin nasıl korkuyla geçtiğini tam olarak anlamak mümkün olabilir mi? Oysa, yazdığın kitabı okurken, benzeri bir bekleme salonunda yaşadıklarını anımsayan insanlar için, bunların dile getirilmiş olması bile ne kadar önemli, değil mi? Her gün işlerine gidip gelirken, hayatın kendilerine verdiği nimetleri düşünmeyi unutan, bir düzenin parçası olmaktan başka herhangi bir varlık hissine sahip olmamaya başlayan insanlar için, her şeyi bırakıp gitmenin, düşledikleri yolculuklara çıkmanın fikri bile ne kadar uzak. Oysa çok iyi hatırlıyorum, yazılarını okuyup yıllardır ertelediği uzun yolculuğa çıkmak için senden ilham aldığını söyleyen ve teşekkür eden adamı. Hayatlarında yaşadıkları ülkeden dışarı adım atmamış olanlar, ya da yurtdışı seyahati denince akıllarına, bol parayla alışverişe gidilen Avrupa ülkelerinden başka bir yer gelmeyenler için, o uzak coğrafyaların kokusunu hayal etmek, olası mı? Sen bile, onca yıl İstanbul'un çilesini çekerken, bir gün Kota Kinabalu Dağı'na tırmanacağını hayal edebilir miydin, söyle. Oysa, doğduğu ülkenin daha önce gitmediği bir yöresine bile, seninle aynı gezgin ruhu taşıdığı için, o onmaz merakla dalan kişi, çok iyi anlayacaktır, eminim; suyu düzgün akmayan, içinde farelerin cirit attığı bir pansiyonda, ertesi gün görüleceklerin heyecanıyla uyumadan geçirilen geceyi.

Seninle neredeyse yirmi yıldır mektuplaşırız. Paylaşmak denince, aklımıza mektuplaşmak gelir. Okurun bunu bilmesi, belki kitabın ilk bölümünün neden mektup seklinde yazıldığını anlamasına yardımcı olacaktır. Bu arada, yirmi yıl diyorum da, dile kolay geliyor. Gençlik günlerimizi hatırlıyorum. Kendimizi dokunulmaz sandığımız zamanları. Hastalıkların, hayatın olağan zorluklarının, ayrılıkların bizim için olmadığını düşünmenin zaten, gençlik demek olduğunu anlıyorum düşününce. Ne kadar kırılganız aslında, diyorum kendi kendime. Sarsılmaya ne kadar açığız. Sonra, aslında o kadar da kırılgan değiliz, diyorum. Bugüne kadar, düşe kalka da olsa, sağ salim gelebilmişiz nihayetinde. O dönemin anılarında kaybolmamaya çalışıyorum. Anılarına bağlı yaşamak, bir süre sonra anılarda yaşamaya dönüşüyor zira. Yaşayamamaya dönüşüyor. Onlardan kurtulmak lazım. Sırtımızdan indirmek lazım yüklerini. Unutmadan ama. Yazarak, ya da belki bir yerlere kaydederek sabitlemek anıları. Paylaşmak. Ve yaşamaya asılmak lazım. Senin yaptığın gibi.

Dostum, müsaade edersen, son birkaç satırı da, doğrudan okurlarına yönelik yazmak istiyorum.

Önsöz niyetine yazılmış bu satırlar, belki çok kişisel oldu. Sizler, daha ziyade kitaba dair ipuçları bekliyordunuz. Ancak, ben de yukarda sözü geçen İbn Rüşt gibiyim. Girişini yazmaya çalıştığım bu kitabın gizlerine tam olarak vakıf değilim. Yalnız şunları söyleyebilirim: Bir kitabı, hayatınızı değiştirsin diye okumak pek akıl kârı bir iş değil, biliyorum. Bu kitap da, size yol göstermek, hayatın anlamını anlatmak iddiasıyla yazılmış değil. Ancak, elinizde tuttuğunuz kitabı okuyunca göreceksiniz ki, yazılmış bu satırlar, bütün içtenliklerine ve yalınlıklarına rağmen, -ya da belki tam da bu yüzden-, hayata dair esaslı ipuçları taşıyorlar. Sizden önce okuyan birçok kişiye, çektikleri sıkıntılarda yalnız olmadıklarını anlattılar. Bazılarına, içinde yaşamaya alıştığımız için artık farkına bile varmadığımız monotonlukların ne kadar kolay değişebileceğini gösterdiler. Kimilerine, sürekli erteledikleri bir şeylere başlama, ya da yarım bıraktıkları bir şeyleri yeniden ele alma cesareti verdiler. Hani başka hiçbir işe yaramamış olsalar, en azından tanıklığı oldukları keyifli geziyi, farklı iklimleri, uzak ufukları ballandıra ballandıra anlatıp, bize hayaller kurdurttular.

Şimdi lütfen arkanıza yaslanıp kitabınızı rahat rahat okuyun ve bitirdikten sonra bir kez olsun kendinize sorun: Peki ben nereye kadar gidebilirim?


A. Emre Ülker
Paris - Nisan 2007

Cuma, Mayıs 18, 2007

İlk Görüşte Aşk: Dubrovnik

Çocukken beraber oynadık, aynı okula gittik, sonra birbirimizle evlendik ve bir gün geldi birbirimizi öldürdük, işte Yugoslavya'nın bütün hikayesi budur"...


Uzunca bir suredir Akdeniz’e hasretim. Uzakta yasayinca insan, hele benim gibi kuzeyde Oxford’daysa; grilikten, yagmurdan, bir turlu insanin kemiklerini isitmaya yanasmayan gunesten biraz da bikmissa, gunun her saati aklinin bir ucunda hep o bildik, insani kucaklayan, bir cirpida dertlerini unutturan denizi ariyor, onu dusunuyor.

Hirvatistan bana hic bir zaman Akdeniz’in bir parcasi gibi gelmemisti. Hatta onun tek basina bir ulke olusu bile benim hafizama kazinmasi cok ama cok uzun zaman aldi. Orasi hep cocuklugumun gizemli ulkesi Yugoslavya’ydi. Yakin ama bir o kadar uzak, efsane basketbolcu Drazan Petrovic’in, liglerimizde top kosturmaya baslayan Kovacevic’in, Simovic’in, lise yillarinda beraber yatili okudugum Faris Cengic’in, Yugo arabalarin, 1984 Kis Olimpiyati’nin, Kizilyildiz’in ulkesi... Taa ki, Haziran 1991’de baslayan o insanligin yuzkarasi savasa kadar.

Hirvatistan’a gitme plani hep vardi, ama yakina nasil olsa gidilir dusuncesiyle hep ertelemistik. Gun gelip de bu ulkeye iki degil de uc kisi gidecegimiz aklimin ucundan gecmemisti dogrusu. Elli litrelik cantalarla gezmeye alismis iki insan simdi, 9 aylik bebegimizin bezleri, emzikleri, puseti, ne olur ne olmaz dusuncesiyle cifter cifter alinan bebek tulumlari, islak mendiller ile Dubrovnik’e 1 haftalik bir geziye degil de sanki oraya tumden goc etmeye gidiyor gibiydik.

Dubrovnik Tanri’nin dantel gibi isledigi Dalmacya kiyilarinin guneyinde, Hirvatistan’in iyice daralip da Bosna Hersek ile cizgi haline geldigi noktada kurulmus tarihi bir liman sehri. Ucagimiz Adriyatik’in bize goz kirpan masmavi sularinin uzerinde alcalirken resim gibi cizilmis bir yarimadaya kurulmus eski sehirin tepeden goruntusu daha ayak basmadan bizi heyecanlandirmaya yetiyor.

Eski sehrin Ploce Kapisi’na bakan, surlarin hemen bitisigindeki kucuk misafirhanemizin ahsap panjurlarini sabirsizlikla aciyorum. Eski liman ve Ragusa’nin sehir duvarlari bizi karsiliyor. Bu şehir resimlerde gördüğümden de daha güzel ve daha narin. Akdeniz'in aklımda yer eden bütün şehirlerinden izler taşıyor sanki. Etrafını çevreleyen sarı beyaz tondaki duvarları ile biraz Valetta, katedrali ve taştan döşenmiş meydanları ile biraz Floransa, çeşmeleri ile Roma...


İnsan bu kadar etkileyici, bu kadar güzel bir şehrin bundan sadece 16 yıl önce savaşın alçak yüzüyle karşı karşıya geldiğine inanamıyor. Yine bu kadar kısa sürede, savaşın izlerinin sanki hiç olmamış gibi silinebilmesine de şaşıyor.

Dubrovnik; ya da tarihteki ismiyle Ragusa Balkanlarin belkide Balkan olmayan tek sehri. Hani ucaktan inip pasaport kontrolunden gecmemis olsam neredeyse Italya’da olduguma inanacagim. Akdenizdeki tum ticaret limanlari gibi Dubrovnik’te 7. yy’dan itibaren Araplardan Bizanslilara, Venediklilerden Osmanlilara kadar bir cok gucun egemenligi altina girmis. Oyle ki, Napolyon bile 1806’da sehri kusatmis. Dubrovnik’in sloganinin, her kose basinda bir arma ile beraber insanin karsisina cikan “Libertas” yani ozgurluk olduguna sasmamali. Bu sehiri belki de bu kadar guzel ve etkileyici yapan da hic kusku yok ki, bu tarihi sentez ve bu kulturel karisimi ozumsemis halki.

Ploce Kapisi’ndan iceriye girip de yuksek duvarlarla cevrili dar yoldan sehrin icine ilerlemeye basladiginda yuzyillar oncesine keyifli bir yolculuga basladigini hissediyor. Dubrovnik’in can damari Stradun. Bu sehri bir ucdan digerine kesen uzun bir cadde. Insanlarin piyasaya ciktigi, birbirini gozlemledigi, kahve ictigi, Katedral’den yayilan ilahileri dinledigi bir bulusma noktasi. Ne bir araba, ne de sizi kolunuzdan bacaginizdan cekistirerek bir seyler satmaya calisan biri var. Stradun’u kesen sagli sollu ufak sokaklara girince sehir dar ve dik basamaklarla sizi kale duvarlarina dogru cikariyor. Tepeden bakinca birbiri ile uyumlu kirmizi bir kiremit denizi ve de ucsuz bucaksiz bir mavilik insani sarip sarmaliyor. Sokaklarin koselerine gizlenmis kucuk mutfaklardan kalamar ve midye kokulari insani her an ac hissettirtecek cinsten…

Sehir bir acikhava muzesi olsa da muhakkak, belli yapilari sadece disaridan gormek yetmiyor. Tepeden bakildiginda buyuk kubbesi ile sehrin sembolu olan Dubrovnik Katedrali bunlardan biri. Hikayeye gore Aslan Yurekli Richard’in bir sefer sonrasinda Dubrovnik aciklarinda bir deniz kazasi gecirip olumden kil payi kurtulmus. Hayatinin kurtulmasi serefine sehir yoneticilerine bagisladigi altinlar ile bu katedral yapilmis. Sehrin tum onemli yapilari gibi bu ibadethanenin mimari da yine Italyan. Sponza Pallace ise havasi koklanmadan gecilmemesi gereken bence Dubrovnik’in en guzel yapisi. Sponza Pallace Stradun’a Ploce kapisindan girince sag kolda kendini saklamis duruyor. 16 yuzyilda insa edilmis bu yapi, yil boyunca sehirdeki onemli sanat sergilerine ev sahipligi yapiyor.

Yine de bu kucuk Italya gercek Hirvatistan degil. Dubrovnik’in eski sehrine buyuk bir askla bagli halk kale duvarlarinin disindaki mahlelerde, Pile ve Ploce’de yasiyor. Eski sehirdeki Italya havasi dis mahallelere girdikce bizim Ege kasabalarini animsatiyor. Kapi onlerine atilmis tahta iskemlelerde ufka dalmis yasli teyze ve amcalar unutmak istedikleri, unutmaya calistiklari savasi uslarindan atamamislar sanki.

Dubrovnik insani, sevecen, yardimsever ve de konuskan. Ancak bir tek konu var ki kimse bunu agzina almak istemiyor; savas. Iste o zama suratlar eksiyor, gozler bugulaniyor. Bu havayi dagitmanin en iyi yolu “Rakija”dan bahsetmek, iste o zaman gozler isildiyor ve insanin genzini yakan o sert Hirvat brandy’si raflardan indiriliyor. Ismi bizim “raki”yi cagristirsa da bu iki ickinin birbiriyle hic bir akrabagligi yok. Madem ickiden soz actik, biraz da yemeklere deginmeli. Dubrovnik halki denizden ne ciksa yiyor. Sebzeli balik corbasi yemeklerden once istah acici olarak sunuluyor. Hirvatlarda bizim gibi hamurisine merakli. Hatta boregin ismi bile “Burek”. Bu hic kuskusuz Osmanli ile kimi zaman icice kimi zaman da komsu olarak yasamalarinin mutfaga etkisi. Kapali borekler, etle ve de peynirle firinlarda pisiriliyor. Bir de “Cevapcici” var ki bu bizim koftenin uzaktan akrabasi.

Dubrovnik, Venedik’e gitmeden az da olsa Venedik’i yasamak isteyenler icin iki uc gunlugune her mevsim gidilmesi keyifli bir sehir. Yazin deniz ve yelken keyfi olsa da, kalacak yer problemi ve de igne atsan yere dusmeyecek cinsten turist kalabaligi sebebi ile ozellikle Temmuz ve Agustos aylarinda sehir adami cileden cikarabiliyor. Ancak bahar aylari Dubrovnik icin hem sicaklik hem de fiyat olarak en uygun donem. Hazir Hirvatistan AB’ye girmemisken ve de Turkler’den vize istemiyorken bu guzel sehri gormeli. Hadi ne duruyorsunuz!