Cuma, Ekim 30, 2009

Yıldızların Yere İndiği Gün...


Kucağımda bir bilgisayar ile bu satırları yazarken, buzdolabı mutfakta tam performans çalışıyor. Çamaşır makinasına 40 dakika önce koyduğum çamaşırların suyu sıkılmakta; kızım Mavi, televizyonun karşısında bir çizgi filmi ilgiyle izliyor. Masamda Honda'nın yeni çıkardığı hybrid arabanın reklamı... Çevreme şöyle bir bakıyorum. Her tarafta, her noktada elektrik. O kadar bağımlıyız ki, hani hiç olmadık bir iş gelse dünyanın başına, bir süreliğine elektriksiz kalsak, halimizi düşünmek ürkütüyor. Bulaşıklar elde yıkanacak; buzdolabındaki güzelim hellim peyniri yenmezse bozulacak; bilgisayar atılıp tavan arasından daktilo çıkacak; cep telefonu cepte süs olacak; hükümet üyeleri parti logolarını ampulden muma çevirecekler... Liste uzayıp gider, on bilim kurgu filmi çekecek kadar malzeme çıkar.

Bazı olgulara o kadar alışıyoruz, o kadar parçamız gibi hissediyoruz ki, onlar olmadan yaşamış bir kuşağın olduğunu aklımıza dahi getirmiyoruz. Oysa ki, elektriksiz günleri yaşamış büyüklerimiz var. Enerjinin öneminin her geçen gün arttığı bu dönemde Datça'ya yaptığım kısa ziyarette gördüğüm, rüzgardan elektrik üreten pervaneler beni çok etkiledi. Doğanın insana hediye ettiği rüzgarı elektriğe dönüştürmek müthiş!

Bu yaz babamla Datça'da bahçemizde oturup sohbet ederken bana yıllar önce anlattığı 'elektrik' anısını kısaca yazmasını istedim. Sağolsun beni kırmadı, hiç beklemeden kaleme sarıldı, bir iki satır karaladı benim için. Şimdi şöyle arkamıza yaslanıp babam Özdemir Erginoğlu'nun çocukluğuna gidelim.

Beş veya altı yaşlarındayım. 1930'ların sonu... Dünyada kazan kaynamak üzere. Devrek o zamanlar üç bilemediniz dört bin nüfuslu bir kasaba. Yokluk ve sıkıntılarla dolu bir dönem. Annem, benden 8 ve 10 yaş büyük olan ablam ve abim ile yaşamaktayız. Babamı kaybedeli üç yıl kadar olmuş. Uçları sararmış bir kaç resme bakıp onu hatırlayıp hatırlamadığımı düşünüyorum. Uzunca boylu bir adam. Gözleri maviymiş benimki gibi. Resimlerine bakınca giyimine dikkat eden bir memur olduğu her halinden belli oluyor. Şapkası, ceketi, kravatı ve bastonu; hepsi birbiriyle uyum içinde.




Annem yetim kalan üç çocuğuna bakabilmek için elinden ne gelirse yapıyor. Babamın emeklilik çağı gelmeden vefatı bizi memuriyet aylığından da mahrum bırakmış. Geceleri gaz lambasında dikiş diken güçlü bir Anadolu kadını gözümün önünde. Bahçemizde yetiştirdiğimiz meyve sebzeler ve de tavuklarımızın bize sunduğu yumurtalar evin temel ihtiyaçlarını karşılamakta bize bir nebze olsun yardımcı oluyor.

Günlerden bir gün, annemin en büyük kardeşi olan Fatma teyzemin gelininin Zonguldak'taki hastanede doğum yaptığı haberini aldık. O zamanlar hastanede doğum yapmak öyle alışıldık bir şey değil. Belli ki büyük teyzem Fatma hanım, gelen bebeğin ailedeki ilk torun olması sebebiyle, hastane doğumunda ısrarcı olmuş. Ailenin ilk torununu görmek üzere annem beni de yayına alarak Zonguldak'a gitme kararını vermiş. Zannedersem, bu çocuk yaşımda hatırladığım ilk Zonguldak seyahatim.


Otobüzümüz o yılların şartlarına göre kamyondan bozma bir araç. Devrek ile Zonguldak arasında günde bir sefer var. Otobüs tıklım tıklım. Bana oturacak yer yok. Annemim kucağında heyecanla dışarıyı seyrediyorum. Mevsimlerden ilk bahar. Hava ılık. Devrek deresi hızla akıyor. Dağlar gür agaçlar ile yeşile bezenmiş. Otobüsümüz sanki kükreyen bir aslan gibi homurdanarak yola çıkıyor. Devrek ile Zonguldak arası 47 kilometre. Yola yol demek için bin şahit ister... Yılankavi virajlarla dolu ve bozuk şose bir zemin...

O yıllarda Devrek ilçesinde ne bir elektrik santrali, ne de bir bağlantı hattı olmadığından her türlü aydınlatmamız petrol lambaları ile sağlamakta olduğumuzu belirtmeliyim. Alaca karanlık düştüğünde, otobüsümüz Zonguldak'ı uzaktan kuş bakışı gören Gaca Köyü mevkine vardı. İşte o anda yolcular bir ağızdan 'Zonguldak' göründü dediler. Hayatımda ilk defa elektrik ampulleri ile aydınlatma görmenin şaşkınlığı ile ben 'Anne bak! Yıldızlar yere inmiş!' diye haykırmışım. Yolcular epeyce gülüşmüşler. Şehirde vardığımızda sokak lambalarının ampullerini görüp onların yıldız olmadığını anladım.

Babam bu hikayeyi bir kağıda yazıp bana verdi. Sonra, annemin hiç haz etmediği purolarından birini keyifle yakıp bahçedeki şezlonguna oturdu. Purosundan derin bir nefes içine çekti. Denize doğru uzun uzun baktı. Benim onu seyrettiğimi farketti mi bilmiyorum. Alaca karanlık çökmek üzereyken sokak lambaları bir bir yanmaya başladı. Babam hafiften gülümsedi. Elektrik ampullerini ilk gördüğü günü mü düşündü, yoksa yavaştan belirmeye başlayan yıldızlara bakıp değişen dünyayı mı?


Resim 1: Dedem İsmail Hakkı Bey (sağ başta) - Bu fotoğrafın arkasına dedem el yazısı ile 1928 Mudurnu notunu düşmüş. Gorev sebebiyle mi Mudurnu'daydi, kim bilir?


Resim 2: Dedem İsmail Hakkı Bey (sol başta) - Bu fotoğrafın arkasına da 1928 yazılmış. Muhtemelen fotoğraftaki diğer zatlar ilçenin önde gelenleri.



Resim 3: Babam ilkokul arkadaşları ile (üçüncü diz çökmüş sıra, sağdan dördüncü - sağ ve solundaki arkadaşları Memduha ve Muharrem). Yıl 1944...

Salı, Ekim 13, 2009

Koş(ma)!



Çocukken hep 'koşma' derlerdi. Okulda, koridorda, hoca bağırır 'koşma evladım, koşma oğlum'! Saklanırdık bir köşeye, biraz bekler sonra gene vınnnn... İlkokul 5'e gelince o koşma demeler azalalacağına çoğaldı ama büyükler bizi yarış atı gibi koşturmaktan geri durmadılar! Koridorda bahçede koşarken artık sokaklarda, kaldırımlarda da kursa, dershaneye yetişmek için koşmaya başladık. Bir baktık ki artık durmak yok. Yaş ilerledikçe tempo daha da arttı. Bir kuyruktan diğer kuyruğa koşmayı, otobüslerin, dolmuşların ardından depar atmayı öğrendik. Delikanlılık çağında aşk için dünyanın çevresinde koşarım bile diyenler oldu. Herkes koşmayı öğrendi. Hayat koşmayı bize öğretirken 'düşmek' denen olguyu da bize tanıttı. Biz yirmili yaşlarda hayatı 100 metrelik bir yarış zannederken meğer uzun bir engelli maratona çıkmışız da haberimiz yokmuş. Onu da, düşüp kafa göz yarınca öğrendik. Koşucuların "duvara çarpmak" diye bir terimleri vardır. Bir başka deyişle artık ayakların, vücudun daha fazla dayanamaması hali. Yani koşucunun artık bir adım daha atamayacak duruma gelmesi. Kimilerimiz bunu da yaşadı, ama yine ayağa kalkıp yürümeyi, koşmayı becerdik.


Olgunlaştıkça, maksat spor olsun diye koşmaya başlayanlarımız oldu. Fazla kiloları atmak için yaz tatilinden yirmi gün önce yapılan koşular, gymlerde koşu bantlarında ter atmalar... Koşunun, günlük hayatı yakalamak dışında keyifli bir hobi olduğunu da böylece gördük.


Koşunun bir ibadet olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Geçen sene katıldığım ilk Cancer Research 10 km koşusunda geçirdiğim 1 saat 8 dakika bana o kadar iyi geldi ki anlatamam. Tüm koşu boyunca kaybettiğim dostlarımı hatırladım, onlarla yaşadığımız güzel anıları andım, yanımda koştuklarını hayal ettim, onlarla konuştum, ağladım, güldüm... Benim gibi pek koşmayan, hatta antreman dahi yapmayı unutmuş bir adamın 10 kilometreyi hiç durmadan, nefesi dahi tükenmeden bitirmesi... Dostlarla ibadet işte başka nasıl açıklanır.


Bu yıl, 10k koşusu daha coşkulu oldu. Öncelikle hava yazı aratmayacak kadar güzeldi. Cancer Research UK çalışanları yarışın start çıkışını, doktorlarla beraber yapma onurunu bana verdiler. Doktorlarla tanışma faslı, Peter Sellers filmlerindeki replikleri aratmadı:



- Doktor Johnson

- Hasta Erginoğlu

- Dr. Rene Paris

- Hasta Erginoğlu

- Doktor Llodys

- Hasta Erginoğlu

- Doktor

-Hasta

- Doktor

-Hasta

.

.

.





Start verilirken tavşanın Liv Tyler olacağı söylentisini başlattım, ama doktorlar yemediler... Ve uzun bir düdük sesi ile arkamda 1500 kişi ile Blenheim Sarayı'nın nefis parkuruna çıktık. Tavşan tabii ki Liv Tyler olsa buradan 10km dünya rekoru çıkardı, ama herşeye rağmen buna inanarak gaza gelen bazı sportmen abiler yok değildi. Güya start yaptık ama ilk dakikalarda arkamdan ordu gibi gelen profesyonel koşucuların epey tozunu yuttum. Rampada oflayıp puflayan eski bir kamyon gibi sola yanaşarak (İngiltere'de olduğumuza dikkatinizi çekerim) arkamdaki sabırsız güruha yol verdim. İlk grubun kendi ritmini bulmasıyla biz amatörler de rahata erdik. Güneş tatlı tatlı bizi ısıttıkça ayaklar açıldı, ciğerler saat gibi işlemeye başladı.

Somon füme... Nereden aklıma geldi şimdi? Safa'yı o büyük çınar ağacını arkasında kocaman bir gülümseme ile görür gibi oldum. Bir "Güzel Adam" elinde şarap kadehi, somon fümeleri adabıyla yiyeceğine bulduğu ekmeklerin arasına sıkıştırıp resmen sandviç yapmakta... Ya da gidilen bir kokteylde neredeyse garsonun somon füme tepsisine el koymakta... 'Yok yapmadım' dersen okuyucu belki inanırda, seni tanıma şansına erişmiş dostlar kanmaz. Her şey bir yana, daha koşunun birinci dakikasında aklıma yemek getirdin ya bravo sana! Beyin hücrelerimde somon fümenin 'ye beni' diye tat alma dokularını harekete geçiren kokusu ile birinci kilometre bitti.

Nefes iyi, ayaklar sağlam... Yanımda nefis bir gölet. Çimler sanki elle bir bir ekilmiş gibi kusursuzca uzayıp gidiyor. Güneyden tatlı bir rüzgar esiyor. Emecik Köyü'nün çamları eminim denize inmek ister gibi coşkuyla dans ediyordur bugün. Şu ilerde bizi alkışlayan gurubun içinde el sallayan Ayfer teyze sanki... Vişne likörü mü? Evet, tabii nasıl unuturum. Datça'ya her gelişimde bana tattırdığınız o değişik lezzetlerin arasındadır o. Kendime kızıyorum aslında, neden şu güzel tariflerinizi defterime kaydetmedim diye. Ama sizin o güzel yeşil zetin tarifini annem almış. Denedi müthiş oldu. Ancak vişne likörü... Ah ah! Birader Kerem de güzel yapıyor söyleyeyim. Tabii, sizin ki kadar değil ama boynuz kulağı geçer derler öyle değil mi?

Karşımda 5km tabelası. Ellerinde gitarlar, bir grup genç "Keep on running"i çalıyorlar. Onların arkasında bir ambulans duruyor ve de bir VW Passat. Aynen sizinkinin renginde Oğuz Bey. Ne zaman almıştınız? 2001 di değil mi? VW sevginiz babanızın kaplumbağasından geliyor demiştiniz. Duruyor mu hala o? Belki şimdi oğlunuz biniyordur.

Şaban, dün bir Renault Espace'a bindim seni andım. Yok kardeşim iyi ki almamışsın o Scenic'i. Sarkozy bize laf edeceğine önce kendi arabalarını düzeltsin. Peki geçtim araba muhabbetini. Laptop mu? Şimdi herkeste var. Evet bizim beraber çalıştığımız zaman Genel Müdür'de vardı, ama şimdi yenilerini görsen hayret edersin. Sekizinci kilometreye mi girdik? Hadi canım! Şaban yahu bizi laptop maptop diyerek uyuttun abi! Hiç bir şey anlamadım ne zaman koştum ben 6 ve 7. kilometreleri.

Bu yıl müziksiz koşuyorum. Doğanın sesini dinliyorum. Arkamda bir ortayaşlı bir teyze, yanıma geliyor ve sırtıma şefkatle iki kez vuruyor "You are the inspration!". Kendimi Chicago'nun klibinde gibi hissediyorum. You bring feeling to my life, you're the insppppppraaaatiiiion... Müzik... Bir müzik sesi geliyor kulağıma. Bach! Evet Bach Partitas... Atatürk Kültür Merkezi'ne kimbilir kaç defa girdim çıktım. Ne konserler, ne provalar izledim. Benim altı yaş bilincimle Hülya teyze ve Erdoğan amcam aklımda... Onları düşünmeyeli, hatırlamayalı çok oldu, kızmalıyım kendime... Ya Melek hanım, siz orada mıydınız acaba ben 6 yaşındayken? Radyoterapi sıralarında değil de Atatürk Kültür Merkezi'nde tanışsaydık... Nigel Kennedy'nin provasına arka kapıdan sokar mıydınız beni? Biliyorum tabii ki bir yolunu bulurdunuz.

Son metreler. Finish çizgisinde Mavi ve Rachel bekliyorlar. Benim küçük güzel kızımın yüzündeki heyecan... Tüm dostlarla geçiyorum çizgiyi. Bu yıl ibadeti kısalttık, 57 dakika... Yine sizin hınzırlığınız vallahi ben ekstra bir şey yapmadım. Teşekkür size ve tabii ki;

Beni hiç yalnız bırakmayan "aşklarım" Rachel ve Mavi'ye...

Sabahın köründe kalkıp beni desteklemek için Blenheim'a gelme inceliğini gösteren Su, Ece ve Metin'e..

Sponsor olup kanser araştırmaları için 440 pound toplamama yardımcı olan sevgili ailem, canım annem, babam, Alim (Jr.), Ayşem, Win Michaelsen, Ömer, Suzan Bal, Zeynep, Kerem, Emma, Leon, Di, Rupert'a...

Her daim beni hatırlayan Cağrı Ertürk'e...

Müthiş insanlar Azra ve Chris'e...

Datçalı dostlar Özge ve Cevat'a...

Uzaktan.blogspot.com yazari, muthis anne Muge Karayel'e...

Adama maşallah dedirten tatlı komşularım John ve Mary'ye...

Dostluklarını esirgemeyen Vron, Andrew ve Oliver'a...

hem kendim, hem de Cancer Research adına sonsuz teşekkürler. Sadece bu koşuda sizlerin sayesinde toplam 160,000 pound direkt kanser araştırmalarına gitti. Eh başka ne denir; KEEP ON RUNNING!


Perşembe, Eylül 17, 2009

Cancer Research 10k Run - Kanser Arastirmalarina Destek icin 10 km...




Sevgili Dostlar,

Geçen yıl olduğu gibi, bu sene de kanser araştırmalarına destek ve de bu talihsiz yolda kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak için 27 Eylül Pazar günü Cancer Research 10 km koşusuna katılıyorum.


Geçen yıl sizlerin büyük desteği ile 925 £ topladık ve bunu kanser araştırmalarına aktardık. Kanser, tedavisi çok meşakkatli ve de masraflı olan bir hastalık. Umarım gelecek nesiller yeni bulunan tedaviler ile kanserden uzak bir hayata kavuşurlar.


Bu koşuda da sponsor olup, bu güzel amaç için destek vermek isterseniz lütfen yukarıdaki link'e tıklayın.


Hepinize sonsuz teşekkürler!


************************


Dear Friends,


Thanks for visiting my CANCER RESEARCH 10k Run fundraising page.
Another year, another run... Last year's event was a fantastic, memorable experience. With your donations I raised £ 925. You are all great, thank you so much for your support!

This year, the souls of Ayfer Poray, Oguz Acan, Safa, Saban, Melek, David... will be with me again. I know that they will look at me from the sky and smile... This run is going to be also for myself as well. Some of you know, it is nearly 5 years since my own cancer experience. Well, this is life and things happen! I know you all want to own a Ferrari or a country house but the moral of the story is; appreciate your good health first and remember that life is precious. The rest... will come eventually (I am not sure about the Ferrari, but try to be happy with a Fiat Panda... - at the end of the day both are part of Fiat Group heh!).

Here is the usual stuff. Donating through Justgiving is quick, easy and totally secure. It’s also the most efficient way to sponsor me: Cancer Research UK gets your money faster and, if you’re a UK taxpayer, Justgiving makes sure 25% in Gift Aid, plus a 3% supplement, are added to your donation.Please remember that Cancer Research has been helping a lot of us. Now it is our turn to do something little. So, I'd appreciate if you sponsor me!
Don't forget, a small drop can create a lake!

Many thanks,

Alim Erginoglu

Salı, Ağustos 18, 2009

Dalaman Havaalanı - Toplu Taşıma(ma)cılık







Bir ulkeyi medeni hale getiren en onemli unsurlardan biri de hic kuskusuz toplu tasimaciliktir. Teknolojide dunyadaki tum yenilikleri yakindan takip eden biz, cebimizde en yeni 3G telefonlarla gezmenin havasini yasarken vatandasimizi ve de ulkemize gelen turisti bir noktadan digerine dogru duzgun tasayabilecek alternatifleri sunmaktan aciziz.

Yillardir Datca'ya giderken Ingiltere - Dalaman ucuslarini kullaniyorum. Eger sansimiz varsa ve de benim inis saatime bir ic hat ucagi denk gelmisse yolculari ya Marmaris ya da Fethiye yonune tasiyan Havas otobusune binebiliyoruz. Eger ic hatlarda o saatte inen bir ucak olmamissa tek alternatif taksi. Ben kimsenin emegine, kazancina karsi degilim ancak burada ciddi bir alternatifsizlik, tekellesme ve dayatma soz konusu.

"Begenmiyorsan binme abi?". Oldu binmeyeyim de, ne yapayim? Ortaca'ya yurusem 25 kilometre. Tarladan bir esek bulup da mi gideyim. Su fiyatlara bir bakalim. Mesela Marmaris 140 TL. Benzinin kac para oldugunun farkindayim tabii esnaf kar edecek ama bu ne tur bir hastaliktir ki kimse az kar etmek istemiyor. Bugun benzinin litresine ortalama 3,5 TL dersek, duz hesaptan Marmaris icin bir taksinin harcayacagi ortalama yakit 27 TL'dir. Hadi bunun donusunu de koy. Oldu sana maksimum 54 TL . 140 eksi 54, esittir kar 86 TL.

Gecen yil gecenin 3'unde Dalamana inmistim. Pazarlik sonucsuz kalinca inadim tuttu oturdum bir koseye Havas otobus saatine kadar sabahi etmeye karar verdim. Bu aradada taksileri de gozlemlemeyi ihmal etmiyorum. Gecenin o saatinde yurtdisindan epey bir ucak indi. Ben deyim 800 siz deyin 1000 yolcu... Toplasan 10-11 taksi musteri alabildi. Taksici arkadaslar da bu durumdan hosnut degiller eminim. Biliyorum ki 3-4 aylik sezonda maksimum kazanc saglayip senenin geri kalaninda gecinmek zorundalar ancak gorunen tablo bu; tasima(ma)cilik anlayisinin onlara da yaramadigi. Peki sorumlu kim? Taksici arkadaslara gore valilik. Ulasim konusunda hem yontem hem de fiyatlari bu merci belirliyormus. Eh herseyi devletten bekliyoruz ama madem siz de memnun degilsiniz neden "gik"iniz cikmiyor be arkadas! Bilemiyorum bu bilgi dogruysa valilik de ayip ediyor; hem yolcuyu hem de tasimaciyi magdur ediyor. Aslina bakarsaniz isin ic yuzu eminim taksicilerden alinan yuksek isgal parasidir. Taksici de ne yapsin o parayi odeyebilmek icin koyuyor fahis fiyati.

Bir baska husus da, turistik bolgeye gelen her yolcuya (yerli, yabanci) yolunacak kaz gozuyle bakilmasi. Bakkalinda bufesine, kafesinden lokantasina, taksisinden pazarcisina bu turistik yorelerimizde hep boyle. Alinma gucenme yok. Guneyde tomates mevsiminde koy pazarinda domatese 2 TL koyarsan, o domates degil baska bir sey olur! Tabii o fiyati koyan Mustafa dayiya mi yoksa, "Aaay Mustafa efendi boyle domatesi Ankara'da bu fiyata alamiyoruz, ne kadar ucuz" diyen Safinaz ablaya mi kizmali? Memleketimiz iste boyle ikilemlerle dolu. Tabii kurusuna sahip cikmayan bir ulkeden ne beklenebilir ki?

Konuyu dagittim biraz ama maalesef durum bu. Simdi beklentilere gelelim. Birincisi, en azindan turizm sezonu boyunca ic hat dis hat ayrimi yapilmadan Havas otobusleri tarifeli olarak sefer yapmali. Dalaman, Ortaca, Koycegiz gibi kisa mesafeler icin dolmus seferleri olmali ki, hem bundan yolcu yararlansin hem de yerel dolmuscular da pastadan pay alsin. Hem bu kadarcik bir rekabetin de kimseye zarari olmaz, tersine faydasi olur. Eger taksicilerin dedigi gibi valilik cok yuksek miktarda bir parayi park parasi altinda soforlerden aliyorsa bunu da mantikli bir seviyeye indirmeli. Taksici kardeslerim de akilli dusunup, daha az karla cok surum etmenin yollarini aramali. Boylece hem yerlisi hem yabancisi kendini "enayi" gibi hissetmemis olur.

Toplu tasimacilik, bir yolcuyu yerli yabanci diye ayirmadan cesitli alternatiflerle bir noktadan digerine sistemli tasiyabilmektir. Maalesef, bunu becerememekte ya da becermek istememekte ustayiz. Bu sadece Dalaman havaalani icin degil, ulkemizdeki bir cok nokta icin gecerli. En yeni cep telefonunu kullanmakla, en kalabalik otobus, kamyon filosuna sahip olmakla bu isler maalesef olmuyor. Bireysel dahi olsa arada sesimiz cikmali. Ha diyorsan ki, "Bastiririm parayi istedigim yere giderim", o zaman tez zamanda Isvicre diyorum pasa abi! Saygilar.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

İki Dakika...



Nedir ki hayat dediğin? İki dakika... Gözünü bir kırpmışşın varsın, sonra...

Güvercinler kanattan bir bulut... Haber mi var cennetten? Çatı arasındaki küçük balkonun demirleri arasından uzaklara gitmek istercesine uçuşan keten mor perdeler ve burnuma gelen lavanta kokusu, ki mevsimidir şimdi... Sardunyalar patlamış. Pembe, kırmızı... Yarısı geceye feda edilmiş bir şişe ve yapayalnız bir kadın cama dayamış başını. Ve kapılar, rengarenk, açılıp kapanan ve bir de kilitli olanlar. Yüzler, yüzsüzler... Saçlar, saçsızlar... Gülen gözler, ah o gözler! Çivit mavisi, benim sevdiğiminkiler gibi. Hepsi bir şeyler anlatmak istercesine hayata bakan ya da baktığını sanan ve de bakamayan o güçsüz adamın kör gözleri. Nasır olmuş elleri... Bir müzik sesi, o günler gibi süren iki dakikanın koluna girmiş... Ludovico Einaudi diye fısıldıyor kulağıma ve kayboluyor... Bitirdin beni be arkadaş! Aldın götürdün, hayatı koydun, katladın, çarptın, böldün, kare kökünü söktüre söktüre... Ve de bir isim vermişsin ki bre alçak! Due Tramonti... Hani bilmesem gerçeği, onaltıya bastığım o gün, altında günü bin kez batırdığım boynu bükük çam ağacının gölgesinde sen de varmışsın zannedeceğim.
Hayat bir dakika, iki, üç, dört değil... Hani hiç bitmese... Bol keseden verse...

İnsanlar koşuşturmakta, sarısı, beyazı, zencisi. Uzağı, yakını... Vitrinlerin camındaki yansımalar ve ben öylece, sadece... Hayat nedir ki? İki dakika...



Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yagmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin... Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmiş ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neseyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarim ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh söyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dişar çık
Yagmur varsa islan, günes varsa isin, hatta üsü hava soguksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla,köpek görürsen okşa ,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi degil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım
hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
Can Yücel

Salı, Temmuz 07, 2009

Turuncu kokan dünya ve bir okurun mektubu!

Dünyanın turuncu koktuğu bir akşam üstü dalgalar, binlerce yıldır iki yaka arasında gidip gelen yorgun kumları, tatlı bir ninni eşliğinde geceye hazırlıyor. Dünya turuncu kokar mı demeyin! Gün olur turuncu kokar, kimi zaman eflatun... Bir de mavinin kokusu vardır... Siz bilmezsiniz.
İşte dünyanın aynı anlattığım gibi geceyi beklediği o akşam üstü, gene oturmuş satırlar arasında gidip gelip, bir şeyler karalarken karşılaştım o isimle... 'Kız kardeşim için imzalar mısınız? Kendisi şu an lösemi tedavisi görüyor, yaşadıklarınız ona güç verecektir' dedi usulca bir ses. Hiç tanımadığım bir insana güç verebilmek... Aynı sıkıntıları, zorlukları hiç konuşmadan paylaşabilmek... Saygıdeğer Nuran Taşlıgil hocaya... diye başladı kalemden çıkan harfler...
Aradan bir seneye yakın bir vakit geçti. Ofiste kötü geçen bir gün; masamda oturmaktayım. Dünya dönüyor mu, güneş mi var, yoksa sağanak almış başını gitmiş mi, bihaberim. Raporlar, toplantılar... Turuncu kokan gece çoook gerilerde kalmış. Dalgaların hayali bile usumdan çoktan uçup gitmiş. İşte böyle bir gün posta kutumda bulduğum bir mail ile tekrar dünyaya döndüm. Hayatta ilk defa kendimi işe yarar hissettim. Mutluluk bu!
Bana unuttuğum o ismi ve o günü hatırlatan, kalbi büyük bir okuyucunun yolladığı mektubu kendisinin izni ile sizlerle paylaşmak istedim. İşte genç kardeşim Güven Şahin'in satırları...
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Bu yazıyı yazarken içeriğini hiç düşünmedim sadece size yazmam gerektiğini düşündüm, o yüzden biraz daldan dala konan bir yazı olarak bulabilirsiniz bu yazımı.

Ben Marmara Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliği mezunu (mezun olalı 2 hafta oluyor :) Coğrafya Bölümünde Yüksek Lisansa başlamış olan (2 gün oldu :) alelade bir öğrenciyim. 5 Yıllık öğrencilik hayatımda bana hep destek olan çok kıymetli Hocam Doç. Dr. Nuran TAŞLIGİL, sizin kendisi için imzalamış olduğunuz kitabınızı okumam için bana verdi. Nuran Hanım benim gözümde azim denen şeyin vücut bulmuş halidi zira lösemiyi yenip kariyerine kaldığı yerden devam eden, önemli çalışmalara imza atmış kelimelerle tasvir edilemeyecek birisidir. Aramızda öğretmen - öğrenci ilişkisi çoktan geçti ve yakın bir dostluk oluştu.
Her neyse günlerden birgün mezuniyetime aylar kala (7 hafta) her zaman ki kronik ağrılarım yüzünden yine doktora gittim, klasik ilaçlarımı alıp sınav döneminde rahatlamayı umuyordum. Derken çeşitli tetkikler, tahliller v.s. doktor kalınbağırsakta birşey (!) tespit ettiğini söyledi. Bu esnada klasik şeyleri bende hissettim, boğaza bişeyin düğümlenmesi, yutkunma, soğuk ter v.s. Aradaki o münasebetsiz birkaç haftada herşey oldu ve bitti kötü huylu değil iyi huylu olduğu açığa çıktı, derin bir "OHHHHH" ardından farklı bir hayata başlayış. Hocam en az annem kadar üzülmüş ve endişelenmişti. Şimdi herşey yolunda (birde şu ilaçları şaşırmadan sırasıyla ve düzenli içmeyi öğrensem), mutluyum, kariyerime devam edicem, malum sayısını hatırlamadığım yığınla sınava girip çıkıyorum. Ama ben eski ben değilim gibi geliyor, bu işleri yapan Güven başka bir Güven sanki.
Hocam tamda bu dönemde kitabınızı ödünç verdi bana ve dün akşam elime alıp 33. sayfaya kadar geldim ve gece yatakta hemen size yazmak isteği doğdu içimde, niçin veya neden bilmiyorum yazmak istedim işte, belki ortak kaygılar, endişeler belki coğrafya tutkumuz bilemiyorum. Kitabın coğrafi kısmının apayrı duygular içerdiğine şüphem yok, ama sanırım kitabın o bölümüne gelmem biraz zaman alıcak, çünkü her okuduğum satırda yarım saat hülyalara dalıyorum :) Kendim bu esnada ne yapmıştım diyorum, oysaki sizin sıkıntınızın çeyreğini bile yaşamamıştım, ama o korkuyu çok iyi biliyorum, gerçi korku mu bunun adı bilmiyorum. Sadece bildiğim şey bu güzel eseri birazcık eli titreye titreye okuduğum, ne bileyim korktum işte biraz...
Neyse şu an sevgili Keira Mavi (Sanıyorum artık pıtır pıtır koşuşturmaya başlamış olmalı) ve Rachel'e sevgiler, gerçekten çok şanslı birisiniz, sahip olduğunuz bu iki değerli varlık ve bir coğrafyacının dahi gidip göremeyeceği yerleri görmüş olabilmek büyük saadet doğrusu...
Çok uzattım belki biraz saçmaladım ama dedim ya size yazmak istedim hepsi bu,
Kendinize dikkat edin, görüşmek ümidiyle,
Saygılarımla;
Güven Şahin (Akademisyen aday adayı)

Pazartesi, Haziran 01, 2009

Kitabın Yurtdışı Siparişi

Yurtdışından email atan bir kaç okur kitabı temin edebilmek için benden yardım istediler. Açıkcası bu sabaha kadar kitabın internet üzerinden yurtdışına satışının olduğunu bilmiyordum. Meğer www.tulumba.com adlı site üzerinden bu imkan varmış. İşte 'Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya' nın linki:

Teşekkürler!

http://www.tulumba.com/storeItem.asp?ic=zBK333559GA910

Pazar, Nisan 19, 2009

Sevgili Okur...

Sevgili Okur!

Geçen gün kitabımın bir kopyasını 2,5 yaşındaki kızım Mavi için imzalayıp kütüphanenin uzak raflarından birine koydum. Bunun ne kadar güzel bir his olduğunu anlatamam. Kızım o kitaba iyi bakarsa çocuğuna, çocuğu kendi çocuğuna, torun kendi torununa... Ölümsüz hissetmek böyle bir şey olsa gerek. Hani biz bir iki satır karaladık da onun budalası olduk ama Yaşar Kemal, Buket Uzuner, Deniz Kavukçuoğlu, Oruç Aruoba, Demir Özlü, Nadir Paksoy kim bilir ne hisseder kitabının o ilk boş sayfasına, okur adına, ya da bir sevdiği için mürekkebini kağıt ile buluştururken...? Hemingway'in, Tolstoy'un, Müfide Ferit Tek'in, Cemal Süreyya'nın, Can Yücel'in çocuğu, torunu ne hisseder kitabı eline alınca...?

Ey okur, ey dost! Yazı karalayan için paylaşımdır, iç dökmedir, hatırlamadır, damdan düşmedir ve sonra toza toprağa bulanmış olsan da kalkıp yine yürümedir... Yazı, senin için arkadaştır, dosttur, düşmandır, kıskançlıktır, aşktır, tutkudur, kahkahadır, gözyaşıdır, umuttur, kötülüktür, iyiliktir, eziyettir, emektir...
Tanıyan okur sorar, "Bir defa kitapçıya gittim bulamadım, nereden bulurum?". Tanımayan, merak eden ise bir kere gider bakar, bulamazsa bir daha bakmaz unutur gider. Ben herkesin işini kolaylaştırayım. Kitapçıda bulamayan, okumak isteyen; damdan düşmüş adam nasıl olur merak eden; gezginliği seven bizim şu "Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya"mızı aşağıdaki internet sitelerinden temin edebilir. Hem söyleyeyim iyi de indirim yapmışlar!

Yazar teşekkür eder!
Alim Erginoğlu

Pazartesi, Mart 16, 2009

Simili Dostların Vefası



We are sorry to report the recent death of Nihat Akkaraca, well-known Datça historian and occasional contributor to the Symi Visitor newspaper over the years. A founder of the Datça Local History Group, Nihat documented oral tradition and recorded many stories connected with the region, and with life in Old Datça in the days when the village still had a Greek community. Nihat was an enthusiastic believer in strengthening ties between the communities of Datça and Symi and was one of the driving forces behind the founding of the World Peace Day Swim between the two. As one of his friends, Alim Erginoglu, says, Nihat believed that Greeks and Turks were two halves of the same apple.
He will be missed by many, both Greek and Turk alike, as well as the many friends he made from all over the world over the years. Our sympathies to his family, friends and colleagues at the Datça Local History Group.
Please see the tribute written by his long-time friend, Hugo Tyler, which is below, as well as a message of condolence from Lemonia and Lefteris of Syllogos Restaurant. Anyone who would like to add their own messages, please email me at
symi-vis@otenet.gr.
Adriana Shum

Nihat Akkaraca, left, with Hugo Tyler


I was deeply saddened to learn of the death of my friend Nihat Akkaraca, who was such a thoroughly decent and charming man. We first met on September 1st 2003 on the occasion of Symi and Datça’s first joint celebration of World Peace Day, and thereafter no visit to Datça was complete without some time spent in his company. And excellent company it proved to be as Nihat was a mine of information about Datça’s history and traditions.
Always happy to put himself out for friends, Nihat would often take me and others on excursions in his car, to Eski (Old) Datça, to his country house at Mesudiye, to ancient Knidos or other local places of interest. On one occasion I found myself squeezed into Nihat’s car with three Greek men, all of whose families had lived in Eski Datça in the days when it was still a mixed Greek/Turkish community. “Those were our fields” sighed one. “Those were our olive groves” cried the second. “That was my grandfather’s house” wailed the third.


On another occasion we ‘kidnapped’ an English lady from a pavement restaurant in Datça, much to the surprise of her two companions; roared up the main street and disappeared into the countryside, where we led her down a woody path and she finally got her zakkum. Well, she had said that she wanted to buy an oleander bush, so Nihat took us to a nursery garden.
Born in Eski Datça in 1931, Nihat moved to Sinop on Turkey’s Black Sea Coast in search of work; taught himself English and secured a job at a USAF base. He then taught himself electronics and was given a better job by the USAF. Subsequently he opened his own shop, which he ran until he retired to his home area, where he became a stalwart of various local societies and community projects.
Clearly he was a believer in education with his elder daughter becoming a lawyer and his younger daughter a lecturer in international relations at an Istanbul University.

One of his many interests was local folklore and he regularly contributed articles to a local paper before going on to write a widely acclaimed book. With his first book having gone to a reprint, Nihat was working on a second book at the time of his death.


I will greatly miss Nihat, who added an extra dimension to my appreciation of Datça, and I extend my deepest sympathy to his wife and two daughters.

Hugo Tyler


Çarşamba, Mart 04, 2009

Nihat Abi'nin Son E-maili

Nihat Abi'nin bloguna her gün en az üç kez, acaba bir şey yazmış mı diye bakardım. Ses çıkmadığında ya bloguna bir yorum bırakır, ya da bir email ile hal hatır sorar, yeni yazılar ne alemde diye taciz atışı yapardım. Ocak ayının 8'inde kendisinden son bir mail aldım. Sonra sesi soluğu tekrar kesildi. Meğer bu sefer uzun bir yolculuğa hazırlanıyormuş... Okuduğu son kitap olan Bird Without Wings ile Datça arasında kurduğu ilişki, belki de bana bir ara çıtlattığı o üzerinde çalışmakta olduğu roman hakkında ip uçları veriyordu. Acaba Nihat Abi, yolculuk öncesi Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'unu okuyabildi mi?
Merhaba Alim,
Kalem benim için çok degerli. Ta Ingiltere'den beni düsünüp, göndermis olmaniz degerine deger katiyor. Kullanmaya basladim bile.
Ah su "Birds Without Wings" var ya, görseniz içindeki karakterler ayni Datça'da o zaman bir arada yasamis olan karakterler. Bu yüzden ikinci kez okuyorum. Öyküdeki Abdulhamid Hoca'yla sanki dedem Hafiz Nazmi'yi anlatmis adam.
Bir de Kristoforos var ki sorma gitsin. Eski Datça'da da bir Hristoforos yasamis. Onun babasi papazmis. Ona Papazoglu
derlermis. Rüstem Bey gibi karakterlerimiz de varmis burada. Mesela Kabaosmanoglu Sikri Efendi. Rüstem Bey gibi atiyla gezen bir aga oglu. Yasam tarzlarinda, iliskilerde o kadar çok benzerlik var ki. Mesela Annemin, Papazoglu'nun kizlariyla arkadasligi, dedem Hafiz Nazmi'nin papazla dostlugu. Çok ilginç. Kitap sanki Datça'yi anlatiyor.
Sonlarina geldim, bitrimek üzereyim. Sirada, Sabahattin Âli'nin 1930'lu yillarda yazmis oldugu "Kuyucakli Yusuf" var.
Blogunuzda ise gidip gelisinizi okudum. Çok ilginç. Günde bes saat yolculuk çok uzun degil mi?
Hosça kal, Alim. Tekrar yazacagim... Nihat Abi

Cuma, Şubat 13, 2009

Datça Bilgesini Kaybetti...


Parmaklarım, "Datça'da Zaman" kitabının sayfaları arasında dolaşıyor... Nihat Akkaraca'nın mavi mürekkebinden dökülmüş, adıma yazılmış satırları kim bilir kaçıncı defa okuyorum. "Bu kitabı büyük bir mutluluk içinde imzalıyorum..." diyor üstad. Tarih 3 Eylül 2008. Kavuçuk ağacının altında oturmuş konuşuyoruz. Çeşme Köyü, mübadeleyi, Eski Datça'daki Yahudi bakkalı, köyün imamı ile papazı arasındaki dostluğu anlatıyor. Annesinin Rodos'tan gelişini, Simi'deki hastanede tedavi oluşunu... Öyküler, fıkralar, maniler ile süsleniyor; tatlı sesi kulağıma dünyanın en güzel melodisi gibi geliyor. Hayranlıkla dudaklarından dökülen her kelimeyi, her anıyı, her hikayeyi, her kahramanı hafızama yerleştirmeye çalışıyorum. Emel Hanım'ın lezzetli limonatalarını yudumluyoruz, ardından kahveler geliyor. Akkaraca, şeker niyetine çam balından bir kaşık kahveye karıştırıyor. İlahi üstad! Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi! Konuşmamız, sokaktan geçen yaşlı genç, düzinelerce insanın selamı ile kesiliyor. Her biri en az iki dakika durup, Nihat Abi'ye hal hatır soruyor; bir konu danışılıyor; İzmir'deki, İstanbul'daki falanca dostun selamı iletiliyor... İşte bu son görüşmemiz... Yazdan bu yana onlarca yazışma oluyor aramızda. Yeni kitabının hazırlıkları hakkında bilgiler veriyor. Fikir alışverişinde bulunuyoruz. Bird Without Wings'i tekrar okuduğunu söylüyor son mailinde. Tesaadüf, aynı kitabı aynı zamanda okuyormuşuz. Romandaki hikayenin geçtiği Eskibahçe'deki (Kayaköy) hayatın, Datça'daki mübadele öncesi yaşam ile ilgili benzerliklerini anlatıyor. Kafasındaki roman projesinden bahsediyor. Heyecanlanıyor, heyecanlanıyoruz beraber. Datça ikimizin de toprağı, ortak tutkusu, dostu... Aradan bir aya yakın bir vakit geçiyor, blogunda hareket yok, kitabıyla meşgul herhalde diye düşünüyorum. Geçen hafta rahatsızlandığına dair bir haber geliyor. Önemsizdir diye düşünüyorum. Bu hafta başında bir mail atıyorum. Belki buralardan istediği bir kitap vardır, moralini düzeltir diye. Ses seda çıkmıyor. Çarşamba sabahı bloguna bir mesaj bırakayım diyorum. Oysa ki, sen gidivermişsin... Bir hayat bitmiş, yeni bir hayat başlamış.
Datça bilgesini kaybetti. İyi bir insan, usta bir yazar, araştırmacı, tarihçi, halkbilimci, barış elçisi olan Akkaraca eserleriyle, öğretileriyle, anılarıyla her zaman ve her yerde bizlerle olmaya devam edecek. Ben bu satırları yazarken Nihat Abi, ait olduğu topraklarla kucaklaşıyor. Bir dahaki görüşmemize kadar hoşçakal!
Alim Erginoglu
Oxford

Cuma, Ocak 02, 2009

Toprağım

Afyon Garı; günün ilk saatleri... Soğuk, buz gibi bir hava... Oldum olası hiç sevmedim şu soğuğu, hiç alışamadım.
Kütahya'ya gidecek otobüse binmeden önce fakülte arkadaşım Yiğit ile kucaklaşıyor birbirimize bol şans diliyoruz. Üç numara saçlarımız, sakil görüntümüz ile eminim aynaya baksak kendimizi tanıyamayacak haldeyiz. Yiğit de gözüme sanki o değilmiş gibi görünüyor, sanki biraz yaşlanmış, kilo vermiş... Otobüs şoförünün kornası ile irkiliyorum, tek yolcu ben kalmışım. Elimdeki çantayı yüklenip koşarak, sanki son yolculuğunu yapıyormuş gibi duran eski yüzlü Mercedes otobüsün kapısından içeri giriyorum. Toz ve küfün birbirine karıştığı bir koku genzimi yakıyor. Filtresi, yıllarca, belli ki hiç değiştirilmemiş bir kalorifer otobüsün içini ısıtmaya çalışıyor. Boş bulduğum bir koltuğa ilişiyorum. Camın buğusunu avcumun içiyle hızlıca siliyor ve cama yapışıyorum. Yiğit ufuk çizgisinde kaybolana kadar birbirimize el sallıyoruz. Elim havada bir süre öylece boşluğa, bozkıra bakıyorum. Otobüsün içindeki bir kaç köylü yabancılığımı, ürkekliğimi anlamışcasına yüzüme bakıp gözlerini kaçırıyorlar. Kaytan bıyıklı, yaşı otuzlarda bir muavin elindeki kolonyayı, dua edermişcesine açılan ellere boca ediyor.

- Asker miyiz abi?

Bu soruya nasıl cevap vereceğimi daha bilmiyorum. Evet sözcüğü dudaklarımdan belli belirsiz çıkıyor. Muavin ne demek istediğimi tam anlamamış gibi suratıma bakınca, ister istemez açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum.

- Yeni teslim olacağım da...

Biz o yollardan çoktan geçtik dercesine alaycı bir gülümseme var suratında. Kim bilir benim gibi kaç adam, onun bu eski otobüsünde askere gitmek üzere yollara düşmüş... Kaç şişe kolonya, ovuşturulan ellerin arasında buhar olup uçup gitmiş...

Kütahya'dan çok geçtim ama bugüne kadar durup da içine girmemiştim. Saat 5'e kadar teslim süresi olduğundan, hür generalliğimin kalan son iki saatini şehrin ara sokaklarında dolaşarak geçiriyorum. Niye Anadolu şehirleri hep birbirine benzer diye soruyorum kendi kendime. Uzun bir cadde, baştansavma yapılmış 5-6 katlı apartmanlar. Sağlı sollu bir iki beyaz eşya dükkanı, bir iki banka, bakkal, market, internet kafeler ve düzensizce park etmiş araba yığını... Bu amaçsız dolaşma bir süre sonra içimi karartınca, şehirin kişiliğini nispeten yitirmemiş eski sokaklarına dalıyorum. Şehir hamamına yakın bir kahvehaneye girip tahta iskemlelerden birine ilişiyorum. Kaynamaktan rengi neredeyse siyaha dönmüş bir çayı hızlıca içiyorum. Sigara dumanından neredeyse göz gözü görmüyor. "Askere hele bir git de sen de başlarsın sigaraya..." demişlerdi. Bu dumanın içinde zaten başlamış gibiyim. Saat 5'e yaklaştıkça tedirginliğim artıyor. Evimi özlüyorum; sevgilimin fotoğrafı iki dakikada bir cepten çıkarıp öpüp koklanmaktan kırış kırış... Çare yok, gireceğiz o kapıdan...

Yol boyunca giden upuzun gri bir duvar ve ben nizamiye kapısının karşısındaki kaldırımda öylece duruyorum. Beynim ayaklarıma hükmetmez bir halde... Boş boş yola bakıyorum. Bir at arabası geçiyor. Köylü şapkasını ters takmış, gömleğini boğaz düğmesi ilikli, ağzında bamya gibi eğri büğrü bir sigara. At atlıktan çıkmış, "sucuk olsam da kurtulsam" der gibi bakıyor. Bir an için köylünün peşinden koşup "Beni de al dayı" demek geliyor içimden. Köylü de at da ufuk da bir nokta olana kadar arkalarından bakıyorum.

Hava akşam yaklaştıkça soğumaya başlıyor. Nizamiye kapısında ileri geri yürüyen, yaşı on sekizden fazla göstermeyen bir çavuş ile gözgöze geliyoruz. Yanında gevrek gevrek gülen bir onbaşı. Gel der gibi bakıyor. Ben onlara göre çoktan kemale ermişim, ama çocuk yaştaki çavuşun otoriter hali tecrübesizliğimi alt ediyor. Otomatik bir hamle ile el çantaya, ayak da öne gidiyor. Adımlar ve nefesimin artan ritmi tek duyduğum. "Ne denir ki kapıya gelince?", diye düşünüyorum. Seçenekler kafamda kelebek gibi uçuşup komedi filmleri repliklerine taş çıkartacak cinsten bir hal alıyor. Karizmayı yerlerde süründürmeden, doğru bir cümle bulmak lazım, hem de kapıya tamı tamına on adım kalmışken...

- Merhaba ben geldim.
- Selam çavuş!
- Ben şey için gelmiştim de...!
- Boş odanız var mı acaba? Beni Savunma Bakanlığı yolladı.
- Asker olmaya geldim, ama müsait değilseniz sonra geleyim.
- Annem dolma yapmıştı da size de bir tabak yollamış!

Tam o sırada yanımda sakalları neredeyse göbeğine kadar uzamış, in midir, cin midir, dilenci midir nedir bilinmez bir adam beliriyor. Nizamiyeye sekiz adım kala durup birbirimize bakıyoruz. Yuvaya yeni başlayan çocuklar gibi içeriye elele girebiliriz, öyle bir bakış... Çavuşun sert sesi ile irkiliyoruz. "Ulaaaaan burasını İran ordusu mu zannettin sen zibidiiiiiii?"... Sakallı, öylece kapıda duruyor, "Ben, bennn, benim adım Süleyman". Süleyman'ı çekip alıyor çavuş. Berber iyi küfür edecek bu zavallıya diye düşünüyorum. Çavuştan yırttım derken onbaşıya yakalanıyorum, "Aç bakalım çantanı, ne var içinde?".
- Eeee komutanım... (İşte olacağı oydu, hah dilimden çektiğim... Karizma sıfıra iniyor, onbaşı kendini Kurmay Yarbay zannetmeye başlıyor)... Postal var, vatka var (postal vurursa içine koymak için), kitap var...

- Ver bakayım o kitapları!

Onbaşı, elindeki ansiklopedi cildi gibi duran Ernst Hirsch ve Muammer Tuksavul'un anı kitaplarına bakıp, "İdeolojik mi lan, bunlar?" diye soruyor. 
"Yok..." diye mırıldanıyorum.

- Ulan, şimdiden okumaya başlasan askerliği bitirirsin...

Yine gevrek gevrek gülüyor ve sonra en önemli soruyu soruyor.

- Memleket nere birader?

Çok şükür bu sefer lan demiyor. Sorunun cevapları arasında gidip geliyorum. Neresidir memleket? Doğduğun yer mi? Kafa kağıdında yazan mı? Babanın memleketi mi? Şu an oturduğun yer mi? Para kazandığın şehir mi? Göç ettiğin memleket mi? Yoksa ait hissettiğin mi?

- Devrek de olur, Datça da hangisini beğenirsen!

Onbaşı ciddileşip elimi omuzuma koyuyor.

- Gel toprağım...

**********

"Toprak, toprağım...". Kulağımda onbaşının sesi çınlıyor. "Toprağım" diye fısıldıyorum. Beni duymuş gibi bakıyor. Sanki dokunsam canlanacak gibi. Yüzü, o hüzünlü gözleri güneybatıya dönmüş maviyi arıyor. Milattan önce dördüncü yüzyılda Tekir Burnu'ndan esen sert rüzgarı hatırlıyor mu acaba? Ya da o toprağından koparıldığı 1858'in Haziran ayının ikinci haftasını...? Sadece susuyor.
Toprağım, toprağım o benim.
2008 Eylül..
British Museum - Oval Salon
Londra/Holborn

1856 Haziran... Datça, Tekir Burnu yakınları...

Perşembe, Ocak 01, 2009

Kamboçya'da Bir Yılbaşı



Anılar arşivinden hafızamda kalan güzel bir yılbaşı... Taa uzaklardayken...


1 OCAK 2003
PHNOM PENH – KAMBOÇYA (Boeng Kak Gölü kıyısı)

Yılın son günü. Elli bir gündür yollardayız. Yeni bir yıla Kamboçya’da gireceğim aklımın ucundan geçmezdi. Hayat insanı nereden nereye getiriyor. Geçen sene bu zamanlar, kanser gelip tekrar beni bulmuştu. Bir günde insanın yaşamı nasıl da değişebiliyor. Hayatta kalıcı olan sadece anılar mı acaba?

Türkiye’de olsaydık şimdi, son dakika hediye alışverişi için o alışveriş merkezinden diğerine koşturacak, kimi makbule bile geçmeyecek hediyeler için dünyanın parasını verecektik. Çamura bulanmış kalabalık İstanbul caddelerinde, pantolonumuzun paçaları batmış bir şekilde koşuştururken, bir yandan da kabusa dönen trafikten nasıl olup da kurtulup, sıcak evimize döneceğimizin planlarını yapıyor olacaktık. Bu esnada, onlarca kişiyle cep telefonunda konuşacak, akşam için bir türlü netleşmeyen zoraki yeni yıl eğlence planlarının hangisine katılacağımızı, hangi gömleği hangi kravat ile giyeceğimizi düşünerek kafa patlatacaktık. Oysa ki, bütün bu koşuşturmaların binlerce kilometre ötesindeyiz şu an. Ayaklarımız çıplak, 30 derece sıcakta, kaldığımız guesthouse'un göle nazır tahta iskelesine oturmuş, gökyüzünde uçan kuşları izliyoruz. 51 gün önce geride bıraktığımız hayat, sanki başka bir gezegende kalmış gibi. Ailelerimizi ve dostlarımızı çok özlüyor, ama yine de bu huzurun içinde Rachel ile başbaşa olduğumuz için çok mutluyuz.

Yılbaşının şerefine Monivong Bulvarı’ndaki şarküterilerden birine gidip, gece için biraz peynir ve paraya kıyıp bir şişe kırmızı şarap aldık. Vietnam’da gördüğümüz Noel kutlamalarının şatafatından sonra, Kamboçya’daki yeni yıl hazırlıkları oldukça mütevazı idi. Dükkanlardaki süslemeler de olmasa, yeni yılın geldiğini anlamak mümkün değil. Hani sorsanız bugün günlerden ne diye, 31 Aralık onu biliyorum ama Pazartesi mı, Cuma mı orası kime ne!

Güler yüzlü tuktukçular bugünü tatil günü ilan etmiş olacaklar ki, neredeyse hepsi bir ağacın gölgesine sığınmış uyukluyorlar, ya da kaldırımın dibine çökmüş, gazoz kapaklarıyla damaya benzer bir oyun oynuyorlar. Her gün yaptıklarının aksine kimse, “Gideceğiniz yere götürelim abi!” diyerek peşinize takılan bir tek tuktukçu yok bugün.

Yeşil köri, pilav, chapati ve Beer Lao’dan oluşan yılbaşı yemeğimizi demirbaşı haline geldiğimiz küçük lokantada yiyoruz. Lokantanın sahibi, dünyadan haber alalım diye tepede duran televizyonu BBC World kanalına ayarlıyor. Uzun süredir televizyon seyretmemiş gözlerimiz sanki yeni bir şey keşfetmiş gibi spikere odaklanıyor. Yeni yılda barış yerine, yine savaş planları... Bu sefer, hedefin Irak mı, yoksa Kuzey Kore mi olacağı tartışılıyor. Bu tatsız haber bombardımanına daha fazla dayanamayarak kalkıyoruz ve mahallenin arka tarafında kısa bir yürüyüş yapıyoruz.

Uyuşturucu satıcıları bu gece de formdalar. Sanki patates, soğan satıyorlar. Durumun bu kadar aleni olması ve her hangi bir polis müdahalesi olmadan, tüccarların rahatlıkla ticaretlerini sürdürüyor olması Kamboçya için hiç şaşırtıcı değil. Sonradan öğrendiğimize göre, devlet bir anlamda bu duruma göz yumuyormuş çünkü uyuşturucu gelirinden pay alan, ya da bizzat bu işin içinde olan üst düzey görevliler varmış. Üç maymun oyunu... Herkes uyuşmuş, şikayet eden yok.

Gece yarısı, kaldığımız guesthouse’un bahçesinde eğlence son hızıyla devam ederken, biz Rachel ile odamızın dışındaki küçük iskelemizde kırmızı şarabımız ve tepemizde parlayan yıldızlar ile 2003’e giriyoruz. Ayaklarımı iskelenin ucundan sallandırıp Boeng Kak gölünün tatlı tatlı şıpırdayan suyuna dalıyorum. Yıllar geçecek ve ben kim biz nerelerde olacağız...?

Çarşamba, Aralık 17, 2008

Paris - Oxford Kadar Yakın!

Ben hiç yoldan çıkmadım. Hep yollardayım. Günde 224 kilometre yol yapmam bunun kanıtıdır. Şöyle kaba bir hesapla yılda Oxford Londra arasında 44,800 kilometre yaptığımı söyleyebilirim. Saat hesabı olarak, kuzey Oxford'daki evimden çıkıp da High Holborn'daki ofisime giriş süresi tek yön 2,5 saattir. Yani günde 5 saat, haftada 25 saat... Üç senedir bu yolu yaparak bir çok sıfat kazandığım doğrudur. Mesela, bir arkadaş hiç sakınmadan bana "deli" der; bir diğeri "zavallı"; "yorgun" sıfatı çokça duyduğumdur; "aptal" en sevdiğimdir; "enayi" diyenler de çıkar...



Türkiye'de çoğu insan için Oxford, Londra'nın bir semtidir. Bazısı İngiltere'ye geldiğinde çok alışveriş yapmış olduğunu anlatır, yani Oxford'u şu meşhur alışveriş caddesi Oxford Street ile karıştırır. Oxford'un Wimbledon yakınlarında şehre yarım saat uzaklıkta bir üniversite kampüsü olduğunu düşünenler de çoktur. Oysa ki, Oxford Londra'ya 112 km mesafede, 150.000 nüfuslu apayrı bir şehirdir. Yani Istanbullular için İzmit, Ankaralılar için Eskişehir, İzmirliler için Manisa...

Bütün bunları anlatmamın sebebi daha çok sıfat sahibi olmak değil tabii. Amacım geçen haftasonu çeyrek asırlık dostum, kitabımın önsözünü beni kırmayarak yazan Emre Ülker ve güzel eşi Aslı'yı görmeye gittiğim Paris'e yaptığım kısa yolculuğu sizlerle paylaşmak. Paris'in bana evim kadar yakın olduğunu geçen hafta idrak ettiğimi söylesem inanır mısınız bana? Yok, şaka etmiyorum hakikaten öyle.

Sabah 6... Hava hala zifiri karanlık. Dışarısı bu mevsim olmaması gerektiği kadar soğuk. Arabanın camları buzlanmış, eldeki bez ile kazımanın hiç faydası yok. Marşa basıp arabanın külüstür ısıtmanın toparlanmasını ve camdaki buzu eritmesini beklemek tek çare. Radyoyu açıp haberlerden yol durumunu dinliyorum. Buraların E5'i sayılan, Londra'ya giden otoban M40'da yine bir kaza haberi. Kimbilir ne kadar sürecek yine işe varmam? Suratım asılıyor... On dakika sonra camdaki buz hafiften ılık üfleyen havalandırmanın etkisi ile erimeye başlıyor. Sabrım kalmadığı için camdaki görüşün tümden açılmasını beklemeden gaza basıyorum. Yollar bomboş. Havaya rağmen biskiletiyle işinin yolunu tutmuş bir kaç insan pedal çeviriyorlar. Bu soğukta onların yerinde olmak istemezdim diye düşünüyorum. Arabayla şehrin girişindeki Park&Ride denen otopark ve otobüs terminaline girerken ufukta pembe bir çizgi halinde gün ağarmaya başlıyor. Saplantı haline getirmiş olmalıyım ki, arabayı her zaman park ettiğim noktaya bırakıyorum. Hafiften esen rüzgar havayı daha da soğuk hissettiriyor, montumun fermuarını çenemi kapayacak kadar çekiyorum. Atkımı kulaklarımı de saracak şekilde iki kez döndürüyorum. Küçük terminal binasında neredeyse her gün karşılaştığım aynı yüzler... Biletçi benim eski bir arkadaşıma şaşılacak kadar çok benziyor. Sanki onun 20 sene sonraki hali. Sevimli bir adam. Her sabah olduğu gibi yine "günaydınlaşıyoruz". Elimdeki çantaya bakıp bir yerlere gidiyor olduğumu sezerek, "Haftasonu plan var galiba?" diyerek gülümsüyor. "Yolculuk Paris'e..." . "Umarım hava orada daha iyidir" temennisinde bulunuyor. Hiç sanmıyorum. Oxford ile Paris anlaşmışcasına hava konusunda birbirine paralel gidiyor. Biz laflarken iki katlı Neoplan oflaya puflaya terminale gidiyor. "Oxford Tube ekspres, sadece Marble Arch'da durur, yolcusu kalmasın" diye bağırıyor biletçi. Her zaman sıra beklemeyi kendine ilke edinmiş İngiliz toplumu nedense burada disiplini bozuyor. Kaynama yapmaya çalışanlar, yaşı gereği öne geçmesi gerektiğini düşünenler, ya da "yabancı bu zaten, beklesin" tavrıyla çoktan otobüsün kapısı önünde bitenler... Bir ahbap bana, "İngilizin canını al, sırasını alma" derken yolu hiç buralara düşmemiş belli. Neyse, ben hergün bu sahneyi yaşadığımdan, bugüne mahsus pek sesimi çıkarmıyorum. Yoksa, medeniyet dersi verme konusunda anadan doğma Anglo-Saksonu cebimden çıkarırım ya, o ayrı.

Oxford Tube firması, haftaiçi sabah 6 ile 7 arasındaki seferlerinde Independent gazetesi ve sandviç ile mevye suyundan oluşan bir kahvaltı veriyor. Hergün yenecek nane değil ama, zeytin ve beyaz peynir stoğum dara düştüğünde durumu kurtarıyor. Motorun homurtusundan rahatsız olduğum için önlere doğru bir yer bulup koltuğa kuruluyorum. Koltuk numarası yok, bulduğun yere oturuyorsun. Yol uzun, ne yapmalı? Sabahın bu saatinde çok bir seçenek yok; ya kitabını çıkarıp okuyacaksın, ya kulağa müziği takıp hayal alemine dalacaksın, ya da bir türlü kapanmayan uyku açığını makul bir seviyeye indirmek için uyuyacaksın. Ben ilk seçenekte karar kılıyorum. Louise De Bernieres'in "Bird Without Wings"inin sayfalarında memleketimin güneybatısındaki Eskibahçe'ye, 20.yüzyılın başına bir yolculuk yapıyorum. Bu Eskibahçe acaba Kayaköy mü diye düşünüyorum.



Oxford'un çevreyolu A40'dan sonra, buraların E5'i sayılabilecek M40'a çıkıyoruz. Uçsuz bucaksız yeşil düzlükler, tarlalar... İstanbul'un hem doğu hem de batı ekseninde hiç bitmeden yekpare bir biçimde diğer şehirlerle tek bir parça haline gelmiş görüntüsünü gözümün önüne getirince, M40'daki bu görüntü biraz gerçek dışı duruyor. Şu alanlara, Lazok mimarinin en son örnekleri sergilenerek ne ihtişamlı alışveriş merkezleri, residanslar yapılırdı oysa! Ya da bir Arap şeyhine peşkeş çekilirdi... Saat maat, hanımlara pırlanta yüzük müzük hediye de gelirdi, cebe atar deklare etmezdik... Lewknor köyündeki duraktan bir iki yolcu aldıktan sonra Londra yolu üzerindeki en yüksek tepeciğe doğru tırmanıyoruz. Buraya yerliler "White Cliffs", yani beyaz kayalıklar diyorlar. Bu tepeyi aşınca kısa bir süre sonra Buckhinghamshire sınırlarından içeri giriyoruz. High Wycombe kasabası bir süre sonra sağlı sollu kendini gösteriyor. Wycombe ismi eski İngilizcede "Ormanlık vadi" anlamına geliyormuş. Bizim Devrek nasıl bastonculuğuyla tanınıyorsa, Wycombe'da sandelyeciliği ile ün salmış. 1875'de günde 4,700 sandalye üretildiği tarih sayfalarına geçmiş. Bu sebepten olacak ormanlık vadi artık koruluk bir hale dönmüş. Şimdilerde High Wycombe halkı sandalyelerini, kasabanın dışındaki büyük John Lewis gibi mağazalarda satın alıyorlar. Değişim!


High Wycombe bittikten sonra yine yerleşim azalıyor. Bir kaç köy ve de birbirini kesen onlarca otoban kavşağı dışında bir hadise yok. Sonra Hilligdon başlıyor. İşte Londra'ya girdik. Burası şehre kuzeybatıdan girince Londra'nın dış sınırındaki ilk çember, yani Zone 6'nın bir parçası. Metro hattının başladığı nokta. Buradan metroya binen 50 dakika gibi bir sürede Londra'nın göbeğine ulaşır. Tabii biz otobüste daha sürüneceğiz, çünkü Hilligdon'dan itibaren trafik adamı çıldırtacak cinsten. Acton bölgesindeki, Gipsy Corner kavşağında bir türlü bitmeyen köprü çalışmasına da ayrıca teşekkür etmeli...
Londra'ya girerken, her büyük şehirde olduğu gibi kaba, sakil, fakir ve de biraz hırpalanmış mahallelerden geçiliyor. Göçmenlerin izlerini taşıyan sokaklar, dükkanlar, tabelalar... Garip bir şekilde Polonya süpermarketi patlaması var. Hani bakkal irisi demek daha doğru. Polonya bakkallarına bakarken aklıma 1980'lerde fırtına gibi esen Polonyalı golcü Zbigniew Boniek geliyor. Bir de ona asist yapan kel kafalı bir Lato vardı. Hey gidi günler hey! Acton'dan sonra sokak kapısı neredeyse otoyola açılan, klasik tuğla kaplı sıradan evlerin arasından geçiyoruz. İnsanı tek şaşırtan Londra'nın oldukça alçak yani bloklardan oluşmamış bir şehir olduğunu görmek. Yine de, ürkütücü duran ve içinde hangi haltların karıştırıldığı bilinmez, yüksek, çirkin ve de bir o kadar sevimsiz bir kaç apartman irisi Paddington hattı üzerinde öcü gibi insanın karşısına çıkmıyor değil. Otobüs Shepherd's Bush ayrımına sapınca artık Londra'nin merkezi başlıyor. İşte bundan sonrası Holland Park, Nothing Hill. Bu semti bir çoğumuz Hugh Grant ve Julia Roberts sayesinde tanımışızdır. Yine o sayede olsa gerek, son on yılda batı yakasının en gözde semtleri arasına girmiş olduğunu söylersek yalan olmaz. Kendi çapında retro, hani biraz da bohem... Züppe, posh Londra, Hyde Park ile başlıyor. Afilli Viktorya tarzı binalar, bizim eski Valikonağı ya da Gümüşsuyu'nu hatırlatıyor bana. Marble Arch'a gelindiğinde benim Oxford çoktan geride kalmış ama sizin Oxford Street başlamış oluyor. Otobüsten inme zamanım geldi. Eski ofisimin bulunduğu St. James's Park bölgesini özlemle arıyorum. Şimdi şehrin göbeğinde, adı fiyakalı ama içi boş Holborn'a gitmek, bir de bunun için ayda metroya 70-80 pound gibi bir para vermek hiç hoşuma gitmiyor. Marble Arch istasyonundan içeri girince bu şehrin metrosuna has garip bir koku insanı sarıyor. Küf ve fren balatası kokusunun karışımı gibi... Eski bir koku, Beyoğlu çevresinde ara sokaklarda dolaştığım yıllardan koku hafızama işlemiş, tanıdık...

Köstebek. Evet, ta kendisiyim. Yerin bilmem kaç kat altından binlerce insanla burun buruna gidiyorum. Buradan Holborn dört durak. Bazen o kadar tıkış tıkış gidiliyor ki, bunalıp ilk durakta inip yürümüşlüğüm vardır. Holborn istasyonunun girişi çıkışı, ekonomik krizlerin baş mimarları sayılan finansal sektör çalışanlarına inat olsun diye dar yapılmış herhalde. TEM gişelerininin insan versiyonunu oynuyoruz yine. Turnikelerden çıkmayı başarınca vızır vızır bir yol ile burun buruna geliniyor. İnsan kalabalığını bir kez daha tekrar etmenin anlamı yok. Bir an için boş bulunsanız Osmanbey'e olduğunuzu zannedebilirsiniz. Bu kadar benzeyebilir! Bu semtin tek güzel yanı British Museum'a beş dakika yürüme mesafesinde olması.
Önümde yoğun bir çalışma günü var ama aklım Paris'te. Öğle yemeğinde de çalışarak işleri toparlayıp 4.30'da çıkıp gara gitmeliyim. Planlar tutuyor. Paris'e giden Eurostar trenlerin kalktığı St. Pancras, ya da diğer adıyla King's Cross istasyonu bana iki durak mesafede. Hani biraz sıkıp da yürüsem 20 dakika. Gar oldukça ferah ve geniş. Bizim Holborn istasyonundan içeri girilen sürede, burada bilet ve pasaport kontrolü yapılıyor. Oldukça hızlı ve de bürokrasisiz bir geçiş... Bekleme salonu havadar ve fonksiyonel. Kulak yavaştan Fransızca duymaya alışıyor. Chanel kataloğundan çıkmış kokoş hanımlardan tutun da, Avrupa'yı sırt çantası ile gezen Korelilere kadar her milletten adam var.

Ben hala ofisten çıkıp da on dakikada Eurostar treninin içinde kendimi bulduğum için biraz şaşkınım. Hele iki saat sonra Paris'in göbeğinde olma düşüncesi iyice hayrete düşürücü. Gidiş dönüş bu yolculuk için sadece 59 pound verdiğimi hatırlamak da ayrı bir tatmin! Eurostar vagonları rahat ve aydınlık. Tren dolu, boş bir tek yer yok. Saat 17.35'de, dakik bir biçimde yavaşça hareket ediyoruz. Dışarıya bakmasam gittiğimizi anlamayacağım. O kadar sessiz ve sassıntısız. Yanımda oturan İngiliz amca diktiği şarabın etkisiyle hafiften horuldamakta. Daha ne olduğunu anlamadan Dover kıyılarına yaklaşıyoruz. Sonra 15-20 dakika kadar bir karanlık... Manş Denizi'nin içindeyiz. İnsanoğlunun son elli senede gerçekleştirdiği ulaşım ve teknolojideki gelişim gerçekten ağız uçuklatacak cinsten. 20.yüzyılın başında yaşayanlara, bir asır sonra Manş'ın altından, trenle saatte 150 kilometre hızla geçileceğini söylenseydi, buna inanan olur muydu? Daha yeni tünele girmiştik derken bir anda Fransa topraklarının üzerinde buluyoruz kendimizi. Tren burada daha da hızlanıyor. Uçarcasına dümdüz ovaları aşıyoruz. Millet hafiften havaya girip yemek vagonundan aldıkları şampanya şişeleri ile koltuklarına dönüyor. Kahkahaların dozu artıyor. Eğleniyoruz!
Hava karardığı için Paris'in dış kuzey mahallelerini görmek zor ama etrafda bir Magrip havası olduğu kesin. Sınırlar gözle görülmez gibi duran çizgiler olsa da, İngiltere'den Fransa'ya geçen adam ülke değiştirdiğini iliklerine kadar hissediyor. Öyle ya iyi kötü Akdeniz ülkesi burası! Gar du Nord, Paris'in göbeği! Trenden gara adım atınca insan kalabalığı arasından kardeşim Emre Ülker'i hemen seçiyorum. Ayların hasretle kucaklaşıyoruz. Saatime bakıyorum. İngiltere'de olsaydım daha hala eve ulaşabilmek için yollardaydım. Burası da evim sayılır, Aslı ve Emre'nin evi... Paris bana şimdi Oxford kadar yakın!

Çarşamba, Kasım 26, 2008

KAYIP ARANIYOR...


Biz Türklerin birbirine en çok sorduğu sorulardan biri "Kaça aldın?" dır. Burnumuz iyi koku alır, iyi bir malı ucuza nereden alabileceğimizi araştırır, allem eder kallem eder buluruz. İki kuruş daha ucuz diye yurtdışlarından parfümler, kremler, ayakkabılar spariş edilir. Başka bir ülkeye adım attık mı müze, sergi hak getire, koşarız indirime girmiş mağazaların peşinden.


Dünya Bankası verilerine göre kişi başına düşen milli gelirimiz 8 bin küsür USD. İngiltere 45 bin, İsviçre 55 bin, Fransa 42 bin... Alışverişle girdin, şimdi ekonomik verilere daldın, "Bre reis ne anlatmaya çalışıyorsun, derdin ne?" dediğinizi duyar gibiyim. Hemen söyleyeyim benim derdim kuruş!!


Hiç bir şey anlamadıysanız, kasedi başa saralım. İki kuruş ucuz diye gerektiğinde kilometrelerce yol tepip de outletlere giden, yurtdışlarına bin bir ürün sipariş eden, ucuzlukları kaçırmayan, "Kaça aldın?" sorusunu çok soran, ucuza alınca göbek atan, kazıklanınca üzüntüden uykusu kaçan bir milletin ferdiyiz öyle değil mi? Eee evet!


O zaman şu soruları makineli tüfek gibi hemen sıralıyorum:


E bre adam iki kuruşun hesabını yapmasını biliyorsun da, neden kuruşuna sahip çıkmıyorsun o zaman?

Sen İngiltere mi oldun?

İsviçre misin?

Fransa mı?

İngiltere'de 1 Penny'sini almadan süpermarketi terkeden gördün mü?

Bir İsviçreli kasiyer "1 Centime çıkışmadı birader kusura bakma" der mi?

Ne oldu bizim 1 Kuruş'a?


Eskiden bakkal para çıkışmadı mı çiklet, kibrit verirdi. Oysa şimdi süpermarket kasasındaki arkadaş, 39,96 Lira tutan hesaba karşılık 40 Lira verdiğimde onu cuuuup diye indiriyor kasaya.


- Eee ne oldu benim 4 Kuruş?

- 1 kuruşumuz yok beyefendi...

- Nasıl yok?

- Yok

- O zaman 5 Kuruş ver.

Aşağılayıcı bir suratla (Abla Cenevre'de yaşıyor çünkü)... :

- Aaa 1 kuruş için mi bütün bu sinir beyefendi!!!


Arkada sıra bekleyen abi de sinirleniyor:

-Yürü be kardeşim, 1 Kuruş için bizi bekletiyorsun burada!


Aklınca beni aşağıladıklarını zannediyorlar. Kuruşumu istedim diye ben utanacağım da, vermeyince onlar utanmayacak!! Yok öyle şey. Devlete kızmaya alışmışız, hep eleştiriyoruz da, kendimize hiç bakmıyoruz. O alınmayan ya da verilmeyen 1 kuruşların toplamda kime ne kazandırdığı ya da kaybettirdiği umurumuzda değil. Hani düz hesap, bir süpermarket (dürüst marketçiler alınmasın, örneğe oradan girdik çıkamıyoruz) günde 1000 kişiye 1 Kuruş vermese günde 10 Lira para eder, ayda 300 Lira, yılda etti mi size 3600 Lira...


Nasıl İngiliz 1 Penny'sine, Alman 1 Cent'ine, Vietnamlı 1 Dong'una sahip çıkıyorsa bizde kuruşumuza sahip çıkalım. O parayı kazanacağız diye herkesin canı çıkıyor.


Diyeceğim şudur: Kuruşunuza sahip çıkmıyorsanız, siz zaten İsviçre olmuşsunuz. Lütfen sonra telefonda, işte, evde, berberde ekonomik kriz diye ağlamayın.

Cuma, Ekim 10, 2008

Keep On Running!



Pazar sabahi, saat 7… Yaklasik 5 aydir bekledigim gün geldi çattı. 2500 kişi ile beraber kanser araştırmalarına destek vermek; bu meret yüzünden kaybettigimiz dostları anmak ve de şu anda kanser ile savaşan tüm insanlara yalnız olmadıklarını hatırlatmak için Winston Churchill’in dogdugu, Oxford’a 8 mil uzaklıktaki, Blenheim Sarayı’nin korusunda 10 km koşacağız. Hava bizden yana değil. İngiltere’nin şanına yaraşır şekilde yağmur gökten var gücüyle tepemize iniyor.

Rachel her zaman olduğu gibi yanımda, Mavi de… Ayrıca, bu sefer annem ve biricik teyzelerim Suzan, Nermin ve Suna da bizlerle… Arkamdaki destek büyük. Ayrıca, aylar öncesinden koşuma sponsor olan ve hep beraber kanser araştırmaları için 925 pound topladığımız dostların desteği… Ama en büyük destek bize gökyüzünden el salladığını bildiklerimden…

Duygu yüklü bir kaç saat yaşayacağız . Hani bir çesit ibadet, biraz düşünme, bazi anıları hatırlama, çekmiş olanlarla, çekenlere ve tabii ki ailelerine yalnız olmadıklarını hatırlatma; bizi hep düşünüp hatırlayan, destek olan dostlara minnet, hatırlamayanlara da can sağlığı... İşte bu günün özeti.


Zorlu bir kaç saat var önümde… Gözüm korkuyor aslında çünkü neredeyse hiç antreman yapmadım. Datça’da bizim Çiftlik Koyu ile Kurucabük arasında bir kaç kez 3 km’lik bir parkurda koştum, o da güç bela. 10 km’yi hiç durmadan koşmam bu şartlarda mümkün değil. Hani günün sonunda bu bir yarış değil ama yine de sponsorlar yürüyelim diye bizi desteklemediler.

Yağmur tüm hızıyla devam ediyor… İstedigi kadar yağasın; 2500 kişi dil, din, renk demeden bir arada, aynı amaç ve aynı duygularla beraber tek yürek olmuş… Benim de doktorum olan Dr. Prodero önce bir konuşma yapıyor. Helal olsun adama o da gelmiş! Ardından bir yakınını kanserden kaybetmiş bir kız hitap ediyor.  Teşekkür ediyor, keşke sevdiğini geri getirebilseydik... Sonra hoparlörden yayılan kıvrak bir müzik eşliğinde başlıyoruz ısınma hareketlerine. Göz ucuyla her halinden maratoncu oldugu belli kadınlı erkekli bir gruba bakıyorum. Aralarında benim iki katım yaşında olanlar var. Dersini çalışmamış, beş ay öylece yatmış bir ortaokul öğrencisi gibi mahcup durumdayım. Buraya kadar gelip de dönmek de olmaz. “Hadi oğlum” diyorum kendi kendime, “koşarsın üç dört kilometre gerisini yürürsün. Sonra, son beşyüz metrede koşarak finish çizgisini geçersin. Gördüğünüz gibi ortaokuldan bu yana değişen bir şey yok, gene kaytarmanın yollarını aramaktayım anlayacağınız.

Saat 10.30’da start veriliyor. O ilk adımlardaki heyecanı anlatmaya imkan yok. Üzerlerine turkuaz rengi Cancer Research UK tişörtlerini giymiş binlerce insan… Her bir tişörtün arkasında hatırlanacak bir dost, bir akraba, bir sevgili, bir anne, ya da babanın adı…

Seni o kadar özlüyorum ki anneciğim…

Sevdiğim, seni asla unutmayacağım…

Büyükbabamın anısına…

Dostum, bu savaştan galip çıkacağına inanıyorum!

Yüzlerce yazı önümden akıp gidiyor, ayaklarım ıslak toprağın üzerinde ben uçup giderken… İlk kilometre… Aklımda bizim “güzel adam” Safa. İlk ne zaman tanışmıştık seninle diye düşünüyorum. Tabii ki, Beyoğlu’nda Kaktüs’te. Tam anlattıkları gibi bir adam karşımda… Çapkın bakışlı, sempatik mi sempatik, hızlı konuşan… Daha ilk dakikada ısınıyoruz birbirimize. Eh aramızdaki uhu sağlam, yani ortak dostlarımız. Uzun saçların ve top sakalın ile seni Back Street Boys’daki elemanlardan birine benzettiğimizi hiç söylemiş miydim sana? Bir buçuk kilometre… Yanımda koşan şu fıstık gibi kızı görsen eminim taş değil, volkanik kaya derdin hiç şüphem yok. Belki de görmektesin; belki de ikinci kilometreye rahat ulaşayım diye şu an elini omzuma koymuş beni hafifçe itmektesin. Kulağımda çok sevdiğini bildiğim Miles Davis’in Kind of Blue’su…

İkinci kilometreye Ayfer teyze ile giriyorum. Kulağımda sesi… “Alim hoşgeldin, bak sana ne tattıracağım”. Müthiş bir lezzet dağarcığı, müthiş bir kültür… Ve hiç bitmeyen bir Datça ve deniz tutkusu… İkinci kilometre bitmek üzere, usumda Emecik Köyü, maviye uzanan kızıl çam dalları, rüzgar ile oradan oraya savrulan günlükler, uzakta Simi’nin tepeleri… Yağ yağmur yağ…

Üç kilometre bitmiş. Mucize gibi, ne dalak ağrısı, ne bir gram yorgunluk. Uzaktan bizim Şaban el sallıyor. Arçelik’te çalışmaya başladığım ilk gün tanışmıştık seninle… Samim ile kattaki en sota yeri kapmış olmanız hala aklımdadır bak! Toprağı, meyve sebze yetiştirmeyi ne çok severdin. Emeklilikte Ağva düşüyle anlatırdın hep ektiğin yeni domates fidelerini. Bir de şu araba merakın… Ne oldu o Renault Scenic, aldın mı sonradan…? Bak soracaktım, soramadım son konuşmamızda!

Vay be dört kilometre bitiyor. Ayaklar kuş gibi. Biliyorum, siz yardım ediyorsunuz…

Oğuz Bey, biliyor musunuz siz alıştırdınız beni şu sütlü Türk kahvesine. Bir kupaya koyup aynen sizin gibi içtim bu sabah. Hanife hanım, böyle kahve içilir mi diye kıza dursun boşverin, biz bu lezzete devam edelim. Güzel kardeşiniz gördüğünüz gibi koşmakta. Hani demiştiniz ya, sen bana umut veriyorsun diye… Umut, her şey bu umut için. Şu sizin konyaklı pipo tütününün kokusunu duymayalı çok oldu. Soracağım bizim pipocu John’a, varsa bir paket yaksın da o kokuyu bir kez daha çekeyim içime. Hah diyeyim, işte Oğuz Açan!

Beş kilometre bitti. Yolun yarısı… Ellerinde gitarlarla bir rock grubu bizim için “Keep on running”i çalmakta. Ambulansın şöförü çılgınca alkışlamakta... Bu gazla ben 20 kilometre bile koşarım. Karşımda bu sefer sıkı bir rampa… Yanıma yaklaşıyor bir adam “Well done mate! Keep on...”. “Eyvallah mate*” diyor, başlıyorum rampayı tırmanmaya. (*Mate – Britanya İngilizce’sinde dostum anlamında kullanılır).

Melek Hanım, sizinle tedavi arkadaşıydık… Bir doktorun doktorların eline düşmesini ne de yadırgamıştınız. Sizi çok sevmiştim, herkes çok severmiş; Atatürk Kültür Merkezi’nin güvenlik görevlisi de öyle dedi “adı gibi melek gibi bir insandı”, kitabımı size iletebilmek için adresinizi alabilirim umuduyla Taksim’e gittiğim o bahar günü... Oysa siz çoktan gitmişşiniz bizi bırakıp. Olsun, bu koşuda görüşmek, hal hatır sormak varmış… Sayenizde sekizinci kilometreye hiç durmadan vardım. Sağolun.

Hayat bu, doğum nasılsa ölüm de öyle bir şey… Günü yaşamak edebiyatı yapmamalı, sadece hatırlamalı, düşünmeli bazı zamanları… İşte canımızı çıkaran müdüre, ya da hiç bitmeyecekmiş gibi üzerimize bindirilen işlere, günlük abuk subukluklara, sonunda öyle ya da böyle çözülebilecek meselelere sıkıldığımızda, tansiyonumuz çıktığında düşünmeli biraz, o kadar.

Son kilometreye girdim. Kendimle gurur duymak hakkım. Bu ciğerler, bu dalak BEP kimyasallarıyla gazi olalı çok oldu, ama biliyorum beni arkamdan ittiniz, sizi hınzırlar! Yoksa koşabilir miydim hiç durmadan 1 saatte on kilometreyi!

Son beşyüz metre… Sponsorlarımın isimleri ve yüzleri her adımda gözümün önünde, hepinize sonsuz teşekkür;

Datçalı Özge ve bir türlü Datçalı olmayan Cevat
Million thanks to you Emma and Leon, Sally, Kate…
Sağolasın Çağrı Ertürk, nasıl Ankara ve de güzel oğlan…?
Win, Ayşem ve Alişko… Seneye beraber koşalım mı?
Sanem Göksel, tabii ki we’ll be keep on running…
Tuvana, yahu böyle yıllardır görüşmediğim arkadaşlarım hızır gibi yetişince ne de seviniyorum…
Minoş ve Philip, sizin adınızı “support function” olarak değiştiriyorum
Semin Gümüşel, öpüyorum o güzel gözlerinden…
Ayhan Gül, sen ne yüce bir adamsın yahu!
Rengin Onay, ne diyeyim sana “helal olsun be kuzen”…
Mehmet Ekşi, verdiniz gazı mecburen seneye de katılacağız, çok çok teşekkürler…
Özgür Toraman, büyüksün be abi…
Hadi Elazzi, her daim arazisin ama şu senin en olmadık günlerde pat diye saklandığın yerden çıkışın yok mu, öpüyorum seni kardeşim!
Lale, sen ne iyi bir kardeşşin yahu!
Özgür Demirdöven kardeşim, gel sana bir Chinese yedireyim gene, bir şişe de Shiraz benden sana…
Ceyda Sarah Pekenç, thank you so so so much…
Parisli Ülkerzade Aslı ve Emre Reis, Olimpos’ta görüşürüz diyorum, başlayın koşmaya şimdiden canımın köşeleri...

… Ve size de sonsuz teşekkürler sponsor olmak isteyip de internetin azizliğine uğrayan dostlar… Daha çok koşacağız hiç endişe etmeyin…

Keep on running!