Cumartesi, Mart 12, 2005

SOHBET TOPLANTISI VE DIA GOSTERISI


12 Nisan 2005 Salı-“Güneydoğu Asya Yollarında 194 Gün”- Dia Gösterisi - TUREB ISTANBUL REHBERLER ODASI
“Bir Türk, Bir İngiliz ve 3 Kuruşluk Dünyadan Notlar” kitabının yazarı Alim Erginoğlu ile sohbet toplantısı ve dia gösterisi
...Oysa ki, gitmek, hem de çok uzaklara gitmektir hep, hergün, her saat, belki de her dakika düşlediğimiz. Ancak, büyük şehir yaşantısının bize biçtiği eğreti giysinin içindeyken düşleri kovalayacak gücü bulamayız. Uzak diyarların hayali, ofisteki bilgisayarımızda bir ekran koruyucu, televizyonumuzun ekranındaki bir belgesel, ya da geçen yıl bir vesileyle tanıştığımız İngiliz “John”un sırt çantasıyla çıktığı dünya turundan bize yolladığı egzotik kartta kalır.” Hakikaten düşten öteye gidemez mi, bir insanın yanına ellibeş litrelik bir sırt çantası alarak, bir kaç parça eşya ile uzak diyarlara yelken açması? O kadar imkansız mıdır bu? Ya da piyangodan çıkacak bir büyük ikramiyeye mi bağlıdır her şey? Yaşadıkları talihsiz bir olay sonrasında, Rahmi Koç’un dünya turuna çıktığı teknede iş bulmayı, emekliliği, ya da piyangodan çıkacak büyük ikramiyeyi beklemeden 55 litrelik bir çantayla Güneydoğu Asya’nın tozlu yollarına düşen Alim Erginoglu ile eşi Rachel’ın, Istanbul’da geçmişte başlayan ve sonrasında Laos, Myanmar, Burma, Kamboçya, Vietnam, Hongkong, Tayland, Malezya, Singapur, Brunei Sultanlığı ve Borneo Adası’nda; kimi zaman yağmur ormanında, kimi zaman dağlarda, kimi zaman da binbir kokunun insanı alıp götürdüğü şehirlerde devam eden, 194 günlük acı-tatlı hikayeleri “Bir Türk, Bir İngiliz ve 3 Kuruşluk Dünyadan Notlar”. Kaçmayı, gitmeyi hayal ediyorsanız ve hayatın bitmeyen bir içsel yolculuk olduğuna inananlardansanız ne duruyorsunuz, işte bu sizin hikayeniz. İyi yolculuklar...

(Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünyadan Notlar – Alim Erginoğlu – An Yayıncılık Şubat 2005)
Saat : 18:00
Yer : İRO Konferans SalonuNot : Salonumuz yaklaşık 60 kişiliktir. Salon dolu olduğu durumlarda etkinliğe katılamama durumuyla karşılaşmamanız veya geciktiğiniz takdirde yerinizi kaybetmemeniz için mutlaka telefon veya e-postayla (Tel: 0212 292 05 20, e-posta: iro@tureb.org.tr) rezervasyon yaptırmanızda ve etkinlik saatinden önce hazır olmanızda yarar vardır.

Perşembe, Mart 03, 2005


ÇIKTI!

KİTAPÇILARDA!

Perşembe, Şubat 03, 2005

KINABALU - BORNEO


KINABALU

Anakara Malezya’nin Singapur kiyisindaki sinir sehri Johor Bahru havaalaninin bir kosesinde, uzerinde binlerce kilometrenin tozu duran sirt cantama yaslanmis Borneo’yu hayal etmeye calisirken, aklimin ucunda Kinabalu Dagi’na tirmanmak gibi bir dusunce yoktu. Rachel’in da... Tek istegimiz, yagmur ormanlarinda dolasmak; yillardir belgesellerde seyrettigimiz bitkileri, bocekleri hayvan turlerini ve de sadece Borneo ve Sumatra adalarinda yasayan “orangutan”lari dogal ortamlarinda gorebilmekti hepsi bu. Nereden bilebilirdik, Borneo’nun incisinin herkes gibi bizi de kendisine cagiracagini?

Gecenin kor karanliginda ucagimiz Guney Cin Denizi’ni bir uctan bir uca katedip Borneo’nun en uc noktasindaki Sabah eyaletinin baskenti Kota Kinabalu’ya indi. Kalabalik terminal binasindan cikarcikmaz binlerce bocegin istirak ettigi bir senfoninin buyusu ile bir sure oldugumuz yerde kalakaldik. Borneo’daydik iste!

Kota Kinabalu sehri sabah olunca kendini gosterdi. Yagmur ormanlari icinde geleneksel yerli evlerinin agirlikta oldugu, kasaba havasinda bir sehir beklerken, karsimda yuksek beton bloklari, buyuk otelleri ve is merkezlerini gorunce saskinliga ugradim. Kaldigimiz evin sahibesi Lucy hayretimi farketmis olacak ki, yanima yaklasti ve “Sen de digerleri gibi gercek Borneo’yu burada ariyorsan bulamazsin. Borneo’yu bulmak icin Kinabalu’ya gitmeli, yolculuguna oradan baslamalisin” dedi. Avusturalyali, Alman, Yeni Zellandali, Japon; tanistigimiz butun gezginler Kinabalu’yu konusuyor, Kinabalu’ya gitme hazirligi yapiyorlardi. Benim “kiwi”ler diye takildigim Yeni Zellandalilar sirf Kinabalu’ya tirmanmak icin ta Auckland’dan buraya kadar gelmislerdi. 55’ine yeni basmis Japon Minoru da Kyoto’dan...

Kinabalu Dagi 4100 m ile Himalayalar ve Papua Yeni Gine arasindaki en yuksek nokta olmakla beraber, Kinabalu’ya “bir dag” deyip gecmek haksizlik olur. Kinabalu, kuzey Borneo’nun en buyuk ve en onemli milli parklarindan biri. 754 km2’lik alan, Borneo’da kaydedilmis butun memelilere ve 280’den fazla kus turune ev sahipligi yapiyor. Flora acisindan da botanik bir cennet olarak bilinen milli parkta binlerce bitki turu var. Dunyada sadece bu bolgede gozuken, surahi bicimindeki “pitcher plant”i ve de dunyanin en buyuk cicegi olarak bilinen “rafflesia”yi gormek icin binlerce gezgin Kinabalu’ya akin ediyor.

Kiwiler, iki Ingiliz ve bir Avustralyalidan olusan 7 kisilik ekibimiz ile sabahin ilk isiklariyla Kota Kinabalu’dan ayrildik. Doguya dogru yapilan 2 saatlik bir otobus yolculugundan sonra, yesil bir denizin icerisinden tum hasmetiyle goge yukselen granit bir dev ile karsilastik. “Sanslisiniz, Kinabalu incisini her zaman gostermez” dedi otobusun gulec yuzlu soforu.

Kinabalu Dagi dunyanin tirmanmasi en kolay daglarindan biri olarak biliniyor. Her yil 180.000 kisinin daga tirmandigi ve ancak tirmananlarin %10’unun zirve yaptigini anlatti rehberimiz. Kolay gozukmekle beraber 8.72 km’lik bir parkur var onumuzde.

Mahmutpasa’yi aratmayacak bir insan kalabaligin arasinda, tropik yagmur ormaninin icinde tirmanisimiz basladi. 1500 m irtifaya kadar olan bolum yilanlarin, akreplerin, dev bitkilerin ve kanimizi emen sivrisineklerin taciziyle gecti. Buna bir de yuksek nem eklenince ilk sikintilar basladi. 2000 m’ye yakin yogun bir sis bulutunun icine girdik. Sis yetmezmis gibi korkunc bir yagmur yedik. 2000 m’yi gecince bitki ortusu degismeye basladi ve tropik orman yerini diken yaprakli, bodur makimsi bitkilere birakti.

2500 m’de yorgunluk alametleri basladi. Diz agrilari, kramplar derken irtifa sikintilari da yavas yavas ortaya cikti. Biz kayalarin ustunde baygin vaziyette dinlenirken, sirtlarinda en az 30 kg erzak tasiyan yerli hamallar yanimizdan firtina gibi gecmezler mi!

Herseye ragmen inanilmaz bir manzara vardi. Bulutlar insani mest eden bir dans gosterisi sergiliyorlardi. Altimizda goz alabildigine uzanan bir yagmur ormani, yesil bir deniz gibi uzaniyordu. Cennet bu olmali...

3000 m’ye dogru hava serinlemeye basladi. Bir gun icerisinde deniz seviyesinden bu yukseklige tirmandigimiz icin bas agrisi ve mide bulantisi gibi sikintilar cekmeye basladik. Amatorlugun verdigi cesaretle aklimatizasyon yapma geregi duymamistik. Oysa ki, bir kac gun onceden milli parka giris yapmali ve merkez kampta irtifaya alismaliydik.

8 saatlik bir tirmanistan sonra, harap ve bitap dusmus bir vaziyette, gece konaklayacagimiz 3272 m’deki Laban Rata kampina vardik. Kayalarin uzerine oturtulmus iki kampli kamp binasinin nasil yapildigini, bu malzemenin buraya nasil tasindigini idrak etmek zor.

Kampta dunyanin cesitli ulkelerinden insanlar zirve yapmak icin bekliyorlardi. Insanlarin yanlarinda getirdikleri kaz tuyu montlar, eldivenler, polar basliklar, tirmanis botlarini gorunce “herhalde zirve yaparken donacagiz” demekten kendimizi alamadik cunku yanimizda Lucy’den temin ettigimiz birer baslik ve eldiven disinda kalin denebilecek bir giysimiz yoktu.

Irtifanin getirdigi uyku sorunu sebebiyle, dogru duzgun uyuyamadan 01.30’da zirve icin tekrar ayaklandik. Amac gun doğarken zirvede olabilmek ve o essiz manzarayi gorebilmek.

Disarida korkunc bir soguk vardi. Oyle ki, bir an icin donacagimi zannettim. Elimizde fenerler, onumuzde rehberimiz, granit bir zemin uzerinde tirmanisa basladik. Sagimizda solumuzda oyle tehlikeli yarlar vardi ki korkmamak elde degil.

Yukseldikce oksijen seviyesi azaldi ve nefes almak zorlasti. Astim, kalp ve damar hastaliklari sorunu olanlarin bu tirmanisi yapmamalari tavsiye ediliyor. Gercekten Laban Rata’dan sonra kosullar cok cetin. Yanlarindan gectigimiz bir cok ekip yola devam edemeyeceklerini anlayip, kampa geri donmeye karar verdiler.

Zifiri karanlikta onumuzu gormek neredeyse mumkun degildi. Zirveye daha ne kadar yolumuz var, onu da anlamak zordu. Her on adimda bir durup soluklanmaya basladik. Adimlarimiz o kadar yavasladi ki, ayda yuruyen astronotlar gibiydik. Derin nefes almak istememize ragmen olmuyordu. Soguk ve sert ruzgar da siddetini arttirdi. Icimden bir ses devam edemeyecegimi soylese de, devam etmeliydim. Nasuh Mahruki’nin Everest tirmanisini dusunup, her adimda kendisini takdir edip durdum.

Saat 04.45. Zirve siyah bir siluet halinde onumuzde duruyordu. Burasi “Low’s Peak”. 1851 yilinda Sir Hugh Low ilk tirmanisi gerceklestirmis. 152 yil sonra biz 3900 m’de cakildik kaldik. Yurumek de ne demek, emekliyoruz.

Son metrelere geldik. Zirve onumuzde. Insani urkuten deli bir manzara var cevremizde. Sanki baska bir gezegendeyiz. Ben iyice fena hissetmeye basladim. “Basarmaliyim”... Zirve onumde, elimi atsam tutacagim sanki.

Nasil oldu, nasil becerdim bilemiyorum, ama zirvede buldum kendimi. Rachel ile sevincten birbirimize sariliyoruz. Herkes birbirini kutluyor. Cigliklar... Harika bir gun dogumu. Dunyanin butun renkleri duygulara karisiyor. Yasadigimizi hissediyoruz. Borneo’da olmak iste bu olmali...








Iklim

Borneo tropik iklim kusaginda. Her mevsim yagmur kacinilmaz olmakla beraber Kasim ile Mart aylarindaki musonsuz donemler seyahat icin en uygunu.

Para

1 USD = 3,8 Ringit. Borneo’nun her yerinde dolar bozan bir yer bulmak mumkun.

Nasil gidilir

Istanbul ve Kuala Lumpur arasinda THY, Malezya Havayollari, Gulf Air, Emirates ve Singapur Hayavollari aktarmali olarak ucus yapiyorlar. Donemsel olarak ucus planlari degisebildiginden gitmeden once bu havayollarina danisilmali. Malezya Havayollari ve Air Asia’nin, Kuala Lumpur ve Johor Bahru’dan hergun Kota Kinabalu’ya duzenli seferleri var.

Vize

Malezya, Turk vatandaslarindan vize talep etmiyor.

Telefon ve internet

Malezya’nın cok gelişmiş bir telefon ve internet ağı var. Bu sebeple ülkenin her noktasından ki, buna Borneo’da dahil, rahatlıkla dünyanın her yeriyle haberleşebilirsiniz. Malezya’nın uluslararası telefon kodu (+) 60. Eğer Malezya’dan yurtdışı arama yapacaksanız önce 007, daha sonra da arayacağınız ülkenin kodunu girmeniz gerekli.

Nerede kalinir

Eko turizmin gelismesi ile beraber, Sabah eyaletinde her gun yeni bir tesis aciliyor. Ozellikle, Kota Kinabalu ve Kinabalu Milli Parki cevresinde her butceye uygun otel veya pansiyon bulmak mumkun.
Backpacker Lodge: Solo seyahat eden gezginlerin tercihi, oldukca ucuz bir secenek. Lot 25, Larong Dewan, Australia Place. Tel. 261495
Mandarin Hotel: Şehrin merkezinde, konforlu bir otel. Ayrıca rakiplerine göre uygun fiyat seçenekleri sunuyor. 138 JI, Gaya Str. Tel. 225222
Hotel Shangri La: Ülkenin en tanınmış otel zincirlerinden biri. İyi hizmet ve konfor arayanlar için. 75 Bandara Berjaya. Tel. 212800
Jesselton Hotel: Lüks, butik otel arayanlar icin. 69 JI Gaya Str. Tel. 223333,
www.jesseltonhotel.com
Hyatt Regency Kinabalu: Kota Kinabalu’nun merkezinde, konfor arayanlar icin. JI Datuk Sallen Sulong, Tel. 221254, www.kinabaluregencyhyatt.com


Nerede yenir

Kota Kinabalu, yemek konusunda Borneo’daki en şanslı şehir. Ancak, çok lüks ve iyi görünümlü restoranlar arıyorsanız, bir iki istisna dışında hayal kırıklığına uğrayacağınızı söylemeliyim. Kota Kinabalu’da lezzetli yemek istiyorsanız, her sokakta ve köşebaşında karşınıza çıkacak Çinlilerin işlettiği “kedai kopi” denen basit ama lezzet konusunda başınızı döndürecek lokantaları muhakkak denemelisiniz. Ayrıca bu lokantalarda çok iyi deniz mahsulü seçenekleri ile karşılaşacaksınız. Malay yemeği istiyorsanız, Segema ve Sinsura alışveriş komplekslerinin içinde sayısız küçük yemek standı bulacaksınız. Yemek ile içki içmek istiyorsanız Malay lokantaları bu konuda biraz tutucudur, içki servisi vermiyor olabilirler. Hint yemeği seviyorsanız. Api - Api Center’daki Jothy’s Banana Leaf Restaurant’da, roti’den köri’ye çeşitli Hint lezzetlerini muz yaprağı üzerinde deniyebilirsiniz. Ben yine de en lüks yerde yemek yiyeceğim diye hala ısrar ediyorsanız, o zaman yönünüzü Jesselton Hotel’deki Gardenia Restaurant’a çevirin.


Aklinizda bulunsun

Unlu, Sepilok orangutan rehabilitasyon merkezini muhakka ziyaret edin ve soyu tehlikede olan bu guzel canlilari dogal ortaminda gorun.
Milli parklara girmeden once gerekli izinlerinizi almayi unutmayin. Bu konuda turist enformasyon ofisleri size yardimci olacaktir.
Vize almayi becerebilirseniz, dunyanin en zengin sultanin yasadigi Brunei Sultanligi’na Labuan adasi uzerinden deniz otobusu ile gecebilirsiniz.
Borneo’nun Filipinler’e yakin ucundaki Sipadan adasi dunyanin en onemli scuba dalis merkezlerinden biri. Zamaniniz ve butceniz uygunsa muhakkak gidin. Kendinizi Maldivler’deymis gibi hissedeceksiniz.
Kinabatangan Nehri’nin iclerinde, yagmur ormanindaki safari kamplarina katilin. BBC, Discovery veya National Geographics Channel’in belgesel yapimcilari ile karsilasabilirsiniz.



Pazar, Ekim 17, 2004

"The Gate"de Alim Erginoglu'ndan:
Oxford'da Yurumek...

Cuma, Ekim 01, 2004

SIRT ÇANTAMDAKİ SRİ LANKA

SIRT ÇANTAMDAKİ SRİ LANKA


“Düşlerimizle yaşamalıyız elbet, ama onların peşinden koşmadıktan sonra düşler ne işe yarar” gibi edebi cümlelerin arkasına sığınarak, büyük şehir yaşamının bizim için biçmiş olduğu, üzerimize bol gelen giysisinin içinde, oyunu kurallarına göre oynamanın rahatlığı içinde yaşar dururuz. Oysa ki, gitmek, hem de çok uzaklara gitmektir hep, hergün, her saat, belki de her dakika düşlediğimiz. Ancak, o üzerimizdeki eğreti giysinin içindeyken düşleri kovalayacak gücü bulamayız. Uzak diyarların düşleri, ofisteki bilgisayarımızda bir ekran koruyucu, televizyonumuzun ekranındaki bir belgesel, ya da geçen yıl bir vesileyle tanıştığımız İngiliz “John”un sırt çantasıyla çıktığı dünya turundan bize yolladığı egzotik kartta kalır.

Hakikaten düşten öteye gidemez mi, bir insanın yanına ellibeş litrelik bir sırt çantası alarak, bir kaç parça eşya ile uzak diyarlara yelken açması? O kadar imkansız mıdır bu? Ön yargıları bir köşeye bırakıp, Londra’dan, Paris’ten ya da Viyana’dan öteye gitmek, gidebilmek çok mu zordur?

Batıya gitmek her zaman için bende garip bir sıkıntı yaratmıştır. Bitmek tükenmek bilmeyen vize kuyruklarında beklemekle başlayan bu sıkıntı, batının insana sağladığı nimetlerin keyfini sürerken daha da artar. Gidilen her şehir birbirine benzemeye başlar. Yenilen yemek, içilen içki, binilen araçlar, çevre düzeni, mimari, ve niceleri bir süre sonra insanı şaşırtmaktan uzaklaşır ve her şey monotonlaşır. Kokular ve tatlar sıradanlaşır. Oysa doğu, yani Asya öyle değildir. Alıştığımız, doğru bildiğimiz her şey bu diyarda gerçekliğini yitirir. Kimse vize için banka hesap cüzdanınızı, tapu bilgilerinizi istemez. Seyahat etmenin özgürlüğünü ironik bir biçimde burada daha çok hissedersiniz. Asya sizi şaşırtmak için her kilometrede elinden geleni yapar. “Sıkıntı” ya da “monotonluk” kelimeleri bu coğrafyanın lügatında yoktur. Neresine giderseniz gidin, Asya binbir kokunun ve binbir tadın toprağıdır. Asya, bir kere gidildi mi, yollarının tozu bir kez yutuldu mu, vazgeçilmez bir tutku haline gelir ve gezgin her ülkesine döndüğünde Asya onu sıcak kollarına tekrar çağırır.

Asya yollarının tozunu 194 gün yuttuktan kısa bir süre sonra, kalbimiz ayrılığa fazla dayanamadı ve güney Asya’nın en son noktası olan, Hindistan’ın gölgesinde kaldığı için Türk gezginleri tarafından pek gidilmeyen, Sri Lanka’ya doğru yelken açmaya karar verdik. Bir kaç haftalık bir araştırmanın ve bütçe planının ardından herşeyimiz hazırdı. Gulf Air’den 532 $’a, Istanbul, Bahreyn, Abu Dhabi, Colombo, Abu Dhabi, Muscat, Bahreyn, Istanbul parkurunu kapsayan, 7 uçuşluk bir bilet temin ettik. Yeme, içme, konaklama ve lokal ulaşım dahil, günlük kişi başı maksimum 20$ dolarlık bir bütçe oluşturduk. Yıllar evvel tatile çıkarken yanımızda düzinelerce gömlek, bolca t-shirt ve azımsanmayacak sayıda ayakkabıyı olurdu. Oysa ki şimdi, Rachel ve ben, yirmi gün bizi idare edecek eşyayı ellibeş litrelik bir çantaya sığdırmıştık. İlk yardım seti, bir iki t-shirt, gömlek, şort, sandalet, çakı, el feneri, asma kilit, defter ve kalemlerimiz...

Gecenin karanlığında, Portekizli, Hollandalı ve İngiliz denizcilerin yüzlerce yıl önce yelken açtığı, dalgalarında boğuştuğu Hint Okyanusu’nun üzerinde koca bir uçağın içinde, Sri Lanka’ya doğru ilerliyorduk. Seylan çayı, kriket ve küçüklüğümden beri haberlerde ara ara kendini gösteren Tamiller ve onlarca kişinin hayatını kaybettiği iç savaş haberleri... İşte Sri Lanka hakkında tüm düşünebildiklerim bunlardı. Ne kadar araştırmış, ne kadar okumuş olsam da, karşıma çıkacakların, yaşayacaklarımın kafamda kurduğum Sri Lanka ile örtüşmeyeceğini gayet iyi bilerek gözlerimi kapadım.


COLOMBO

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte, Hindistan Yarımadası’nın güneydoğu ucundaki, gözyaşı damlasına benzeyen Sri Lanka adasının başkenti Colombo’ya indik. Tamil Kaplanları’nın 2001 yılında Katunayake Havaalanı’na düzenledikleri saldırının izleri çoktan silinmişti, ama Sri Lankan Havayolları’nın parçalara ayrılmış alevler içindeki yepyeni Airbus uçaklarının gazetelerdeki fotoğrafları hala belleklerimizdeydi. 2002 yılında Norveçli arabulucuların girişimleriyle sağlanan ateşkes sanki hiç olmamışcasına, havaalanının her köşesinde otomatik tüfeğiyle nöbet tutan bir asker vardı. Bu savaş havası, havaalanından dışarıya adımımızı atınca son bulur diye bekliyorduk, ama sardalya kutusuna benzeyen, içi ağzına kadar dolu halk otobüsü ile şehir merkezine giden 40 km.’lik tozlu yol boyunca ilerlerken, kum torbalarıyla çevrilmiş bir sürü askeri kontrol noktasından geçtik. Herşeye rağmen, bembeyaz dişlerini göstererek bizlere her fırsatta gülümseyen, yardım etmeye çalışan insanların gözleri, yaşanan bütün acıları geride bıraktıklarını anlatırcasına parlıyordu.

Sırt çantası ile kendini Colombo’nun kalbi Pettah’da bulan gezgin ne yapar? Tabii ki, Hilton Hotel’in yolunu tutmaz. Bütçe ile gezen gezginlerin tercih ettiği hostel, guesthouse tarzı küçük bir yer bulmak için üç tekerlekli, “tuktuk” olarak adlandırılan motorsiklet taksilerin sürücülerinden birine, sıkı bir pazarlıktan sonra kendimizi teslim ettik. Colombo’nun güneyindeki, Kollupitiya bölgesinin sakin mahallelerinden birinde Mrs. Nanayakara’nın koloni döneminden kalma, eski eşyalarla dolu, tek katlı bahçeli evinde 1700 rupi’ye (1 $=99,5 rupi) fanlı bir oda tuttuk. Bir Türk’ün sırt çantasıyla ülkelerini geziyor olması onları ne kadar şaşırttıysa, ailenin dört yıl önce Istanbul’u ziyaret ettiklerini öğrenmemiz de bizi epey şaşırttı. Kapalıçarşı’da bir muzip halıcının Bay Nanayakara’ya, “karını bize bırakırsan, sana 500 deve veririz” demesine epey güldük. Ülkemizin mehşur develeri burada da bizim peşimizi bırakmadılar!

Yollarda vızır vızır işleyen rengarenk tuktukların, çiçeklerle süslenmiş eski otobüslerin, koloni döneminden kalmış eski binaların, buram buram köri kokusunun yayıldığı küçük lokantaların, sarileri ile salına salına yürüyen alımlı kadınların, masaörtüsüne benzer peştemalları ile gezen adamların, şemsiyenin altında gizlice öpüşen çiftlerin, gözleri pırıl pırıl parlayan, sizi her görüşlerinde “hello” diye bağırıp gülümseyen çocukların ve okyanustan esen rüzgarla insana kanatlanıyormuş hissini veren hindistan cevizi ağaçlarının şehri Colombo. Okyanus kıyısındaki şehrin kalbi sayılan Galle Road’da, her akşamüstü gün batımını festival havasında izleyen halkın arasına karışmadan, Pettah’ın kalabalık dar sokaklarında meyve satıcılarından bir coconut ya da ananas almadan bu şehri terketmek olmaz. Biz de öyle yaptık ve Colombo’nun sokaklarında kah kaybolduk, kah kendimizi kaybettik.

Bütün büyük şehirler, tüm güzelliklerine rağmen bir süre sonra insana “git” diyor. Biz de bu sesi dinleyerek Colombo’nun iğne atsan yere düşmez tren istasyonundan, ikinci sınıf bir vagona atlayıp güneye Galle şehrine doğru yola çıktık. Dünyanın en etkileyici tren yolu hattı bu olsa gerek; bir tarafta bembeyaz kumsalları ve turkuaz rengiyle Hint Okyanusu, diğer tarafta ise yeşilin bütün tonlarını içinde barındıran ormanların içine serpilmiş ahşap köy evleri.

1920’lerden kalmış gibi gözükse de, kalabalık olsa da, ülkedeki en kolay ve ucuz ulaşım aracı tartışmasız tren. Colombo Galle ikinci sınıf tren bileti için adambaşı 90 rupi ödedik ki, bu 1 $’dan az bir paraya tekabül eder. Tren yolu hattı ülkenin genelinde yaygın olsa da, trenin gitmediği, otobüs ya da dolmuş türü minibüslerle seyahat gerektiren parkurlar haliyle var. Şunu söylemek gerekir ki, Sri Lanka yollarında seyahat eden bir adamın kalbi sağlam, vücudu da sıcağa dayanıklı olmalı. Kimi zaman, 40 derece sıcakta klimasız, içi ağzına kadar eşya ve insan dolu minibüslerle hoplaya zıplaya saatlerce gitmek hiç öyle kolay değil. Fakat, sırtında çanta, boynunda fotoğraf makinası ile yol kateden gezginin, ülkedeki gerçek şartları tecrübe etmesi için de bundan iyi bir fırsat olamaz.


GALLE’DE...

Sessiz ve huzurlu Galle tren istasyonunun kapısından çıkınca, insan kendisini kişiliksiz beton binaların ve iğne atsan yere düşmeyecek kadar kalabalık bir otobüs terminalinin ortasında bulacağını düşünmüyor. Üzerimize çullanan turist simsarlarının bitmek tükemek bitmeyen tekliflerini otomatik olarak reddeden benliğim, Arap denizcilerin, Portekizli kaşiflerin, sonrasında da Hollandalı ve İngiliz sömürgecilerin derin izler bıraktiği surları aradı durdu. Etrafımı çeviren dilencileri, çantamı sırtım almaya çalışan tuktukçuları ve önümden salına salına geçen ineği önemsemeden, okyanustan esen tatlı rüzgara doğru koştum. Hindistan cevizi ağaçlarının arkasında, tuzlu su ve nemden rengi siyaha dönmüş şehrin koca surlarını görünce rahatladım, derin bir huzur duydum.

Şehir surlarının kuzey girişine bakan, ibadethaneden daha fazla itibar gördüğü aşikar, kriket stadyumunun yanından yürüyüp eski Galle’ye girdik. 1669 tarihini taşıyan, Verenigde Oostindische Compagnie (VOC) – Hollanda Doğu Hint Şirketi - armadasının asılı olduğu kapı sanki görünmez bir zaman çizgisiydi. 2004’ü geride bırakıp 1600’lere, 1700’lere doğru yolculuğumuza başladık.

Okyanusa doğru giden Lighthouse Street ve Church Street arasına sıkışmış daracık sokaklara bakan büyük pencereli, ahşap panjurlu, geniş verandalı ve ekseriyetle iç avlusu bulunan, Avrupa mimarisi ile güney Asya mimarisinin karışımı evlere hayran olmamak mümkün değil. Bu evlerin büyük bir çoğunluğu Hollanda idaresi sırasında inşa edilmiş. Hollandalılar’dan önce buraya gelen Portekizliler’e ait yapı, surların bir kısmını saymazsak yok denecek kadar az. 1796’da Galle’yi ele geçiren İngilizler, Hollanda yapılarını korumuşlar, hatta aynı mimari stili devam ettirerek sonradan yapılan evleri de mevcut dokuya uydurmuşlar. İngiliz müstemlekesi sırasında, “layd”ler ve paralı tüccarlar için inşa edilmiş lüks otellerden bazıları eski tarzlarını devam ettirmek suretiyle, zengin turistlere hala hizmet etmekteler. Dar bütçeyle gezen gezginin, oda fiyatı 300’dan fazla olan Lighthouse ve The Dutch House otellerinin etkileyici görüntülerini dışarıdan seyretmekten başka çaresi yok.

Her ne kadar Galle, UNESCO’nun World Heritage listesinde olup çeşitli kuruluşlardan destek alsa da, bir çok yapı kendi kaderine terkedilmiş durumda. Evlerini ayakta tutabilmek için gelire ihtiyacı olan halkın bir kısmı, artan turist sayısıyla beraber evlerinin bir kısmını pansiyona çevirmişler. Bu sayede çok cüzzi fiyatlara, eski Galle evlerinden birinde, hem de aile yaşantısını tecrübe ederek kalmak mümkün. Sırtımdaki çantaya iliştirdiğim küçük ayyıldızlı bayrağımı gören yaşlı bir müslüman “Osmanlı gel bakalım” diyerek, bize evinin iç avluya bakan yüksek tavanlı odalarından birini, iyi bir indirimle, 500 rupi’ye kiraladı. Hatırı sayılır bir müslüman nüfusuna sahip Galle’de bir Türk’ün dolaştığını duyan ahali ile ev sahibimiz Abdullah sayesinde kısa sürede kaynaştık. Kapılarında geniş bir ay ve koca bir yıldız bulunan, bir çok müslüman evine girip çıktık. “Ben Abdülaziz”, “Ben Fazıl”, “Ben Mecid”, “Ben Muhammed”... Galle’de tanıştırıldığım her müslüman, bana halifenin soyundan gelip gelmediğimi sordu. Şaşkınlığı üzerimden atamamışken, kimi de şu anki Osmanlı padişahının kim olduğunu öğrenmek için beni soru yağmuruna tuttu. Türkiye hakkında daha bilgili olanlarla büyük Ata’mızı Galle’de anmış olduk.

Seylan çayları geldi, Seylan çayları gitti ve biz sohbete dalmış güneşi batırırken, sokakların ölü havası da kayboldu. Yüksek burçların üzeri kalabalıklaşmaya başladı. Çocukların bir kısmı rengarenk uçurtmalarını gökyüzüne bırakırken, burçların arasına sıkışmış toprak sahada başka bir grup çocuk da, ayakları çıplak vaziyette kriket oynuyorlardı. Sokak lambaları birer ikişer yanmaya başlayıp dünya kendini turuncuya teslim ederken, biz de kalabalığın peşine takılıp denize bakan surların en yüksek noktasından deniz fenerine doğru, hindistan cevizi ağaçlarının hışırtılarını dinleye dinleye kendimizi geceye bıraktık. Nice savaşlara tanıklık etmiş bu surlar koloni döneminde sadece denizden gelen saldırılara karşı bir koruma olarak değil, aynı zamanda 16.yy’da Avrupalılar için önemli ticari değeri olan “musk yağı” üretiminde de kullanılmış. Surların güney bölümünde kurulan kanalizasyon depolarında üremesi sağlanan bir tür fareden elde edilen musk yağları gemilerle kıta Avrupa’sına taşınıp o dönemim kozmetik üretiminde ana madde olarak önemli bir yer tutmuş.




KUM, DENİZ GÜNEŞ...

Galle’nin tarihi dokusundan bir süre uzaklaşıp, kıyı şeridi boyunca dolmuş minibüsler ile doğuya doğru devam edip, balıkçılıkla geçinen küçük köylerin sıra sıra dizildiği Mirissa vardık. Mirissa, geniş bir koyun içine saklanmış küçük, cennet gibi bir kasaba. Sri Lanka’ya gelen yabancılar deniz ve güneşin tadını çıkarmak için genellikle Galle’nin batısında kalan Hikkaduwa ve Unawatuna’nın kalabalık ve yozlaşmış sahillerine akın ettiklerinden, Mirissa bir iki guesthouse dışında turizmden nashibini almamış. Sahilde dalgaların sesini dinleye dinleye uyuyabileceğimiz, tahtadan yapılmış küçük bir bungalowa 900 rupi verip, hemencecik kendimizi Hint Okyanusu’nun ılık sularına bıraktık. Dalgalarla bir süre oynadıktan sonra Hint Okyanusu’nda yüzmenin, Ege’de yüzmek gibi olmadığı aklımıza gelip irkildik. Evet, tabii ki aklımıza köpekbalıkları geldi ve özellikle de, “büyük beyaz”... Köpekbalığına ayrı ama, Sri Lanka’da yüzmenin en büyük tehlikesi kesinlikle ani akıntılar. Her sene yüzlerce kişinin sadece akıntılar sebebiyle hayatını kaybettiğini anlattı balıkçı Jayawada. “Köpekbalıkları ise ancak turist sezonu bitince gelirler.” demesine herhalde inanmamızı beklemiyordu!

Bir adada olup da deniz ürünlerini tatmamak olmaz. Tahta çubuklara geçirilerek, odun ateşinde ızgara edilen, köriye bulanmış dev karidesler ve kalamarların tadına doymak mümkün değil. Izgaranın yanı sıra balıklar ve deniz böcekleri fırına verilerek, köri ve sebze ile de pişiriliyor. Bunların bir kısmı o kadar acı ki, dikkat edilmezse insan baygınlık bile geçirebilir. Deniz ürünleri geleneksel olarak haşlanmış pirinç ile servis ediliyor.

Sri Lanka’nın balıkçılarının alışılmışın dışında bir balık avlama yöntemleri var. Gelgitler neticesinde denizin çekilmesiyle, üzerinde bir kişinin oturabileceği kadar çıkıntısı olan dar bir kalasın kuma dikilmesi sonucunda hazırlanan basit bir balıkçı seti bu. Denizin tekrar yükselmesi ile beraber, balıkçılar bu setlerin üzerlerine iki büklüm oturarak mercan kayalıklarına gelen balıkları avlıyorlar. Balıkçıların nasıl bu kadar uzun süre o dar kalasın üzerinde kalabiliyor olmasına şaşmamak elde değil!


FİLLER, BAHARAT ve KÖRİ

Sri Lanka’nın güneyine inen tren yolu ağı Matara şehrinde son buluyor. Ülkenin iç kesimlerine gitmek için, ya ekspres treni yakalayıp 3 saatlik bir yolculukla tekrar Colombo’ya dönmek, ya da Matara’dan minibüsle yaklaşık 8 saat süren kabus bir kara yolculuğu yapmak gerekiyor. Yerlilerle konuşup, onların tavsiyesini aldıktan Colombo üzerinden Kandy’ye giden trene binmeye karar verdik. Matara’dan Colombo’ya kadar olan bölümde vagonlar tenhaydı, ancak Colombo’ya varınca ortalık mahşer yerine döndü. Vagonlar o kadar doldu ki, Colombo istasyonunda beklerken sıcak ve kalabalıktan bir ara nefes alamaz hale geldik. Bu sıkıntılı hava içerisinde tren hareket etti, ama bir kaç metre gitmişken ani bir frenle durdu. Ardından yeri göğü inleten bir kadın çığlığı duyuldu ve istasyonda bekleyen insanlar vagonun altına doğru bir hamle yaptılar. Sri Lanka’da, sevmedikleri bir adamla zorla evlendirilmek isteyen kızların kendilerini trenlerin önüne atarak canlarına kıydıklarını duymuştuk. “Eyvah! Böyle bir trajediyle karşılaşmak varmış” diye Rachel ile panik halinde birbirimize bakakaldık. Tanrım, feci bir durumdu bu ve kadının feryadları hala devam ediyordu. Kısa bir süre sonra vagondaki insanlar gülmeye başladılar. Ortada gülünecek bir durum olmadığı kesindi, ama Sinhalese lisanını bilmediğimiz için ne olduğunu da soramıyorduk. Dehşete düşmüş bir halde sağa sola baktığımızı gören genç bir kız bize durumu biza sonunda izah etti. Alkollü bir adam ile karısı yanımızdaki vagonda kavgaya tutuşmuşlar bütün bu curcuna, kendini öldürmek isteyen bir kız değil, basit bir karı koca kavgasıymış. Kandy’ye yolculuğumuz traji-komik bir biçimde başlamış oldu.

1815’e kadar son Sinhalese Krallığı’nın başkentliğini yapan Kandy, deniz seviyesinden 500 metre yüksekte, şirin bir şehir. Çevresi yüksek ağaçlık tepelerle çevrili şehrin ortasında dar ve uzun bir göl mevcut. Gölün kuzeybatı yakası şehrin ticari merkezi. Bu merkez olmasa, insan Sri Lanka’nın en büyük ikinci şehrinde olduğunu anlamayacak. Dalada Vida Caddesi’nden tuttuğumuz bir tuktuk ile, diğer gezginlerin tavsiye ettiği, Walker’s Inn Guesthouse’a doğru tırmanmaya başladık. Yunanistan’ın Akropol Rallisi’ni aratmayacak kadar virajlı ve bozuk bir yoldan şehre kuşbakışı bakan bir tepedeki Walker’s Inn’e vardık. Kucağında bebeği ile evin hanımı Thusari bizi kapıda karşıladı. Akabinde diğer afacanlar da, yeni gelen yabancıları görmek üzere bir bir ortaya çıktılar. İşte Sri Lanka’da, bütçe mantığı ile gezmenin en güzel taraflarından biri bu; ailelerin evinde pansiyoner olarak kalarak gerçek Sri Lanka yaşantısının içinde olmak.

Kandy’nin kesinlikle atlanmaması gereken dört özelliği var. Bunlardan birincisi ve en önemli olanı, her yıl Ağustos ayının ilk haftasında dolunayda yapılan ve Güney Asya’nın en önemli Budist festivali olarak adlandırılan “Perahera”. Bu festival gümüş işlemeli, sırmalı kaftanlarla bezemiş fillerin; ellerinde harıl harıl yanan meşhaleler, kıvılcımlar saçan fırıldaklar ve yüzlerinde maskeleri ile kendilerini kulakları sağır eden davul seslerininin ritmine kaptırmış dansçıların; ipekten sarilere bürünmüş alımlı kadınların, turuncu giysilerinin içinde çıplak ayakla yürüyen rahiplerin festivali.

Kandy’nin en önemli ikinci özelliği, hayatın bir parçası olan filler. Öyle ki, şehrin dışına çıkıldığında yol kenarlarında salına salına yürüyen, ya da inşaatlarda vinç gibi çalışan filler görmek oldukça olağan manzaralar. Filler dinen kutsal olduğundan, bu canlıları gözetmek konusunda halk ve devlet büyük çaba sarfediyor. Thusari’nin kocası Seneka ile beraber, Kandy’nin 40 km batısındaki Kagalle’deki Pinnewala fil yetimhanesine gittik. Doğada çeşitli sebeplerle ailesini kaybetmiş, yaralanmış muhtaç filler burada bakılıp, besleniyor ve tekrar doğaya kazandırılıyor. Biberonla beslenen yavru filleri seyretmek, onlara dokunmak, kafalarını sevmek harika bir duygu.

Kandy’nin üçüncü önemli özelliği, ülkenin en kutsal mabetlerinden biri olan “Sri Dalada Maligawa”, yani “diş tapınağı”. İnanışa göre, Buda’nın cesedi yakıldıktan sonra bir rahip küllerin arasından Buda’nın dişlerinden birini alır ve saklar. İşte bu diş, bu olaydan yüzyıllar sonra, 4.yy.’da, gizlice Sri Lanka’ya getirilir. Anuradhapura şehrinde saklanan diş, Hindistan Sri Lanka arasında savaşlarla sebebiyle gidip gelir ve sonunda 1687’de inşa edilen bu tapınakta korumaya alınır. Günümüzde bu tapınağı ziyaret edenlerin bu dişi görmesi olası değil, çünkü diş bir tabutun içinde saklanmakta. Her ne kadar diş görülemese de, tapınağın büyülü havasını solumak için burada bir kaç saat geçirilmeli.

Ülkenin en iyi baharatlarının üretildiği ve çevresi baharat bahçeleriyle dolu bu şehrin atlanmaması gereken en önemli dördüncü özelliği ise tartışmasız köri ve köri yemekleri. Sri Lanka’nın hiç bir yerinde köri kullanılmadan yemek yapılmıyor olsa da, Kandy’nin köri yemekleri bir başka. Bizim sadece sarı bir tozdan ibaret olarak bildiğimiz köri’nin değişik renk ve lezzette onlarca çeşidi olduğunu görünce şaşırmamak elde değil. Hindistan mutfağından gelen “biryani”, “masala” gibi et yemekleri Sri Lanka mutfağında önemli yer tutsa da, sebze ağırlıklı yapılan köriler ülke mutfağının temelini teşkil ediyor. Dolayısıyla, mide rahatsızlıklarından çekinerek et yemeyenler, ya da vejeteryan olanlar için Sri Lanka mutfağı bir cennet. Sebzeli körilerden, mercimek, kabak, patlıcan, patates, fasulye, ıspanak ve bezelyeden yapılanları en basit lokantada bile bulmak mümkün. Bunlar, tepsi şeklinde olan ve tabak niyetine kullanılan muz yaprağında pilav ile servis ediliyorlar. Mango, jackfruit, yeşil muz ve kırmızı muz gibi meyvelerden yapılan köriler ise gerçekten kendine has lezzetler. Tabii ki, acıya her zaman dikkat! Kandy sokaklarında gezerken, bakliyat satıcılarının dükkanlarındaki çuvalların üzerindeki Türkçe yazıları görünce şaşırdık. Meğerse, ülkede en çok tüketilen köri yemeği, “dhal”ın hammaddesi olan mercimeğin büyük bir bölümü Türkiye’den ithal ediliyormuş.


“SUÇLU” ÇAY

Sri Lanka’nın tropik, nemli, bunaltıcı havasından kurtulmanın tek yolu Kandy’den trene atlayıp deniz seviyesinden 2000 m yükseklikteki Nuwara Eliya bölgesine gitmek. Kandy tren istasyonundan hiç sonu gelmeyecek gibi görünen bilet kuyruğunda en az 1 saat bekledikten sonra, 160 rupi’ye ikinci sınıf biletimizi aldık. Sri Lanka’da bir aracın saatinde geleceğini ya da kalkacağını düşünmek akıl sağlığı açısından zararlı. Sri Lanka’da saatler sadece süs olarak kullanıldığından, saat 08.30’da kalkması gereken bir trenin 10’da kalkması, ya da 2 saat sürmesi beklenen bir yolculuğun 6 saat sürmesi normal. Sırtında çanta, bütçe ile gezen gezginin baştan bunları kabul etmesi şart.

Satıcılarla, çalgıcılarla, dilencilerle ve yan kesicilerle dolu, koltukları tahtadan trenimiz, çay tarlalarının arasından kıvrıla kıvrıla ilerleyerek 4 saatte Nuwara Eliya’ya vardı. 35 derece sıcağa alışmış bedenimiz, 19-20 dereceye düşen sıcaklık karşısında zangır zangır titremeye başladı. Çantamızda giyilebilecek ne kadar giysi varsa üstümüze geçirdik.

Nuwara Eliya tren istasyonu şehrin 10 km dışında bir noktada. İki yabancının geldiğini gören taksi şöförleri bizi şehire götürmek için birbirleriyle kıyasıya bir yarışa giriştiler. Böyle durumlarda, paniğe kapılıp kendinizi taksi şöförlerinden birine hemen teslim ederseniz, astronomik bir parayı adama ödeyip, sonradan da pişman olmaya hazır olmanız gerekir. Oysa, ortalığın sakinleşmesini bekleyip, halkı takip ederseniz emin olun ki, ucuza bir dolmuş veya bir otobüsün kalktığını göreceksiniz. Taksi şöförlerinin 100 rupi istedikleri güzergahı 10 rupi’ye otobüsle aşarak, Nuwara Eliya’ya varmak meziyet değil, sadece sabır ve sakinlik işi, hepsi o kadar.

Nuwara Eliya, ülkenin en büyük çay üretiminin yapıldığı bölge. Ülke nüfusunun %18’ini oluşturan ve çay üretiminin erbabı olarak bilinen Tamiller, 19.yy’ın başında İngilizler tarafından çay tarlalarında çalıştırılmak üzere Güney Hindistan’dan Seylan adasına getirilmişler. Güney Hindistan’dan yıllar boyunca devam eden göç neticesinde bu halkın nüfusu iyice artmış. Sri Lanka’nın kuzey ve doğu bölgelerine yerleşen Tamiller ile ülkenin çoğunluğu oluşturan Sinhaleseler arasında din, dil ve çeşitli politik sebeplerden dolayı çıkan anlaşmazlıklar neticesinde, 1970’lerde bağımsızlık hareketine girişen Tamiller ile Sinhaleseler arasında silahlı çatışmalar başlamış ve ülke acı bir iç savaşa sürüklenmiş. Sohbet ettiğimiz Nuwara Eliyalı yaşlı bir Tamil çay satıcısı, “her şey bu bitki yüzünden, suçlu çay” deyip kahkahayı bastı. Sonra da yüzünü ciddileştirdi, “mesele bu çayı içenlerde”...

Nuwara Eliya’nın çevresi trekking meraklıları için bulunmaz bir cennet. Özellikle halk tarafından, ilk insan Adem Baba’nın dünyaya geldiği yer olarak inanılan “Adam’s Peak” hergün yüzlerce insanın ziyaret ettiği kutsal bir mekan ve trekking tutkunları için harika bir parkur. Bir dağın zirvesinde, büyük bir kaya üstünde bulunan 80-90 santim boyunda ve biçimi insanınkine benzer bir ayak izi, adada yaşayan her dine mensup insanlar için mukaddes bir adak yeri olarak kabul edilmiş. Müslümanlar, bu mekanı Hz. Adem’in cennetten kovulunca dünyaya ilk adım attığı yer olarak iddia ederler. Budistler, için bu ayak izi, Buda’nın Seylan’a ilk ziyaretin kalmıştır. Hindular için ise bu iz kendi tanrıları Siva’nın ayak izidir. Hıristiyanlar’a göre de Aziz Thomas’ın...


SIGIRIYA, POLONNARUWA ve ANURADHAPURA ÜÇGENİ

Sırt çantasıyla gezen gezgin için en zorlayıcı parkur kuşkusuz antik şehirlerin bulunduğu Sigiriya, Polonnaruwa ve Anudradhapura arasındaki parkurdur. Bunun birinci sebebi, bu bölgeleri gezmeden önce alınması şart olan 33 $’lık kombine bilettir. İki kişi günlük 28 $ ortalama ile gezerken, bir anda 66 $’lık bilet ödemesinin günlük ortalamamızı 35 $ çıkardığını söylemeliyim. Bu parkurun ikinci zorluğu ise, şehirler arasında toplu taşımacılık araçlarının azlığı ya da hiç olmamasıdır. Ayrıca, geniş bir alana yayılmış bu antik kentlerin rehbersiz gezilmesi de zordur. Kaldığımız guesthouse’da tanıştığımız Frankfurtlu gezgin, posta memuru Günther ile masrafları bölüşerek, arabası olan yerli bir rehber tutmaya karar verdik. Basketbolcu Michael Jordan’a benzeyen rehberimiz Mr. Aruma ile 2 günlük gezi için 3000 rupi’ye anlaştık ve antik kentleri gezmeye başladık.

Tamil kontrol noktasına oldukça yakın olan Anudradhapura antik şehri, hem doğal sebepler hem de iç savaş sebebiyle epey zarar görmüş. Dolayısıyla, ayakta kalabilmiş tarihi eser sayısı az. Burada, 55 metreye kadar yükselen kubbesi ile, 2200 yıllık Ruvanvelisya tapınağı Anudradhapura’daki en etkileyici eserlerden biri. Tapınağa girmeden önce ayakkabıları çıkartmak zorunluluğu olduğundan, güneşten aleve dönmüş geniş taşların üzerinde çıplak ayak yürürken neredeyse gözümüzden yaş gelecekti.

Anudradhapura’daki antik şehir makak maymunları tarafından istila edilmiş durumda. Bu maymunlar, öyle namusuz öyle aymazlar ki, bir anlık boşluğunuzdan faydalanıp çantanızı, fotoğraf makinanızı ya da şapkanızı üzerinizden alıp kaçabilirler. Bazı ıssız noktalarda ve özellikle kuzey kalıntılarının bulunduğu Kuttam Pokuna’daki tarihi yıkanma havuzlarının yanında bir maymunun 1 metre yanından geçmeden yürümek olası değil. Bu da epey stresli bir iş.

Polonnaruwa, Anuradhapura’dan daha dar bir alana yayılmış bir tarihi şehir, ancak burada da arabasız ya da bisiklet olmadan yıkıntıları ve tapınakları gezmek mümkün değil. Anuradhapura’da olduğu gibi burası da makak maymunlarından geçilmiyor. Ancak, Polonnaruwa’nın esas tehlikesi kobra yılanları. Bu sebeple, yıkıntılar arasındaki çalılıklarda gezerken çok dikkatli olmak gerekiyor.

Polonnaruwa antik şehrinin en etkileyici bölümü Gal Vihara isimli, üç ayrı kayaya oyulmuş dev Buda heykellerinin bulunduğu kutsal yer. Sri Lanka gezimiz boyunca yüzlerce Buda heykeli gördük, ama gerçekten bu heykeller hepsinden güzeldi. Antik şehirde yapılan kazılarda bulunan kıymetli eserler, şehir merkezindeki Topa Wewa gölünün kıyısındaki Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Bu müze ülkenin en iyi müzelerinden biri olarak adlediliyor. Bu müzeyi görmeden Polonnaruwa’dan ayrılmak söz konusu olmayacağından, uzunca bir süremizi bu müzeyi gezmek için ayırdık.

Antik şehirler arasındaki en çarpıcı yer kuşkusuz Sigiriya tepesi. Dümdüz bir platonun ortasında aniden 200 metre yükselen ve üzeri kesilmiş fotbol topunu andıran bir tepe bu. Saldırılardan korunmak amacıyla, Kral Kasyapa 5 yy.’da bu kayanın üzerine muazzam bir saray yaptırmış. Saray kalıntılarını görebilmek için, 35 derece sıcağın altında dik merdivenlerden kayaya tırmanmaya başladık. Zaman zaman bu tehlikeli tırmanış yükseklik korkumuzu tetiklese de, yukarıdaki harika manzarayı görmek için her şeye katlanılır. 45 dakikalık öldürücü tırmanışdan sonra saray yıkıntılarına vardık. Kral Kaspaya’nın sarayından geriye bir iki duvar ve yıkanma havuzundan başka bir şey kalmamış, ama buradan dünyanın manzarası insanı hislenmekten ağlatacak kadar şaheser. Ayağımızın altında göz alabildiğine uzayıp giden ormanlar, göller...


AYRILIK EN ZORU

Sri Lanka, tarihten, doğaya, denizden, yemeğe bütün gezginleri tatmin edebilecek özelliklere sahip bir ülke. Batıya, daha “medeni” olarak adlandırdığımız ülkelere gitmeye alışmış biz Türkler için doğuya gitmek, hele hele buraları sırt çantasıyla gezmek ne kadar imkansız gözükse de, sırt çantasıyla ve dar bütçeyle seyahat etmeyi düşünen Türk gezginleri için Sri Lanka bulunmaz bir cennet. Ucuz ulaşım, ucuz konaklama ve ucuz yeme içme sayesinde bir gezgin, kişiden kişiye değişmekle beraber, normal şartlarda günde 20$ harcayarak bu ülkeyi rahatlıkla gezebilir.

Ön yargıların aksine, Sri Lanka’da kendimizi dünyanın bir çok yerinden daha fazla güvende hissettik. Tehlikeli olabilecek bölgeler konusunda resmi kaynaklara danışarak seyahat planımızı yaptık. Misafirperver ve yardımsever Sri Lanka halkı her yerde, her koşulda bize destek oldu. Asya’nın diğer bölgeleriyle karşılaştırıldığında gezgin olarak belki de en az Sri Lanka’da rahatsız edildik.

Sayılı gün çabuk geçer derler, 20 gün bir çırpıda uçup gitti. Uçağımız günün ilk ışıklarıyla, gözyaşı adasını geride bırakırken, “elveda” değil de, “yeniden görüşmek üzere” diyordu yüreğimiz. Ayrılık zor, en zoru...

Perşembe, Eylül 30, 2004

OXFORD'DA YÜRÜMEK





Woodstock Road ile Banbury Road’un birleştiği noktada kendini usulca gizlemiş St. Giles kilisesinin, üstleri yosun tutmuş boynu bükük mezar taşlarının arasında durmuş, sabah güneşinin ulu ağaçlar arasında yaptığı ışık oyununu seyre dalmışken, yanımdan ordu halinde geçen yabancı turist grubunundan yükselen bir soru ile hayal aleminden çıktım. “Oxford Üniversitesi tam olarak nerede, acaba?”.

Eminim bir çok yabancının bu şehire adım attığında sorduğu ilk soru bu olmuştur. Hiç kuşkusuz Oxfordlular için fazlasıyla alay konusu olan bu sorunun cevabını bilmemek, öyle çok da utanılacak bir durum değildir. Oxford Üniversitesi, Oxford’un bütün caddelerinde, bütün sokaklarında, kısaca her yerdedir. Diğer bir değişle, Oxford Üniversitesi şehrin ta kendisidir. Öyle ki, irili ufaklı 39 fakülte, ya da yerel söyleyişle ‘college’, şehrin muhtelif yerlerine serpilmiştir. Tarihleri 50 ila 600 yıl eskiye dayanan bu ‘college’lerin bazıları kraliyet sarayı kadar şatafatlı ve büyük, bazıları ise emekli öğretmen Mr. Brown’un oturduğu bahçeli ev ile ayırt edilemeyecek kadar mütevazı ve küçüktür.

Dünya’nın bu en ünlü üniversite şehrini gezip görebilmenin, onu anlayabilmenin en keyifli yollarından biri yürümektir. Yürüyüşe başlamak için de en uygun nokta, “Oxford Üniversitesi tam olarak nerede?” sorusunu duyduğum, St. Giles Kilisesi’dir.

St. Giles Caddesi’den güneye doğru yürürken karşımıza ilk çıkan “Martyr’s Memorial” anıtıdır. Anıtı çevreleyen basamaklarda oturmuş, ellerindeki kara kalemle skeç defterine, ülkenin şu anki başbakanının da tozunu yuttuğu “St. John’s College”ın duvarlarını süsleyen aslan figürlerini çizen öğrencilerin arasına karışmak, bir süre için bile olsa Oxfordlu gibi hissetmek güzel bir duygudur. Karşı kaldırıma geçince, Britanya’nın en eski müzesi olarak bilinen ve 1683’de ilk olarak kapılarını ziyaretçilere açan Ashmolean’ın yan duvarları karşımıza çıkar. Duvar boyunca yürüyüp Beaumont Street’e doğru kafamızı uzatınca, tüm asaletiyle Ashmolean Müzesi kendini gösterir.

Ashmolean Müzesi’nin tam karşısında bulunan ve şehrin en prestijli oteli olan Randolph’un şık döşenmiş kafesinden yayılan enfes kurabiye ve kahve kokusunu içimize çeke çeke geçip, şehrin kalbi Cornmarket Street’e geldiğimizde gördüğümüz kalabalık bizi epey şaşırtır. Araç trafiğine kapalı olan bu cadde şehrin alışveriş merkezidir. Modern şehirlerde görmeye alıştığımız çirkin, devasa alışveriş merkezleri olmaksızın da, insanların ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini gösteren iyi bir örnektir Cornmarket Street.


Cornnmarket Street’in bitimindeki; tam belirtmek gerekirse Cornmarket Street, Queen’s Street, St. Aldate’s Street ve High Street’in keşiştiği dörtyol ağzındaki, yabancı öğrenci kalabalığının sebebini anlamak için başımızı biraz kaldırıp gökyüzüne doğru bakmak gerekir. Kale burcu gibi yükselen kule ‘Carfax Tower’dır ve herkes için en kolay buluşma noktasıdır. Kale burcuna benzettik, ama esas olarak bu yapı 13. yüzyılda inşa edilen St. Martin’s Kilisesi’nin kalıntısıdır. 99 basamaklık bir tırmanış sonrasında, Oxford’u tepeden görmek için en ideal yerdesiniz! “Güneş yok, hava yine yağmurlu” diye sıkıntı etmeyin, her hava koşulunda Oxford’u tepeden görmek etkileyicidir.

Cornmarket Street’ten hiç sapmadan aşağıya doğru yürümeye devam edersek St. Aldate’s Street’e geliriz. Sokak lambalarının şık direklerine asılılı, rengarenk çiçeklerle bezenmiş saksılar nedense en çok bu caddede dikkatimizi çeker. Çiçeklere dalıp da, sol tarafımızdaki dar Blue Boar Street’in köşesine saklanmış, Oxford Müzesi’ni kaçırmamalı!

St. Aldate’s Street’in başlangıcından beri gözümüze takılan, yüksek, etkileyici çan kulesi tabii ki, üniversitenin en ünlü okulu ‘Christ Church’e ait ‘Tom Tower’dır. Her gece saat dokuzu beş gece ‘Tom Tower’ın çanı 101 kez çalar. 101 kere çalınan çanın esprisi, zamanında burada okuyan 101 öğrenciye publardan yatakhanelere dönme vakitlerinin geldiğini haber vermektir. Christ Church’ün kocaman avlusunda, çevremizdeki mimari güzelliği seyrederek gezerken buranın bize hiç de yabancı gelmediğini düşünürüz. Bu düşünce tamamen doğrudur çünkü Harry Potter filminin çekimlerinin bir kısmı bu avluda gerçekleştirilmiştir. Bu sebeple, Christ Church’ün avlusu Disneyland’ı aratmayacak kadar kalabalıktır.

Yeri gelmişken söyleyelim, Oxford’un ünü ve ünlüleri Oxford Üniversitesi ve Harry Potter ile sınırlı değildir. Çocukluğumuzun masalı ‘Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll Oxfordlu’dur ve masaldaki fantastik yerlerin ilhan kaynağı da elbette Oxford’dur. ‘Yüzüklerin Efendisi’ kitabının yazarı Tolkein de bu şehirdendir ve ailesi hala Oxford’da yaşar. Burma’nın yılmaz demokrasi ve özgürlükler savunucusu Aung San Suu Kyi’de bir dönem Oxford’da yaşamıştır. Ünlü müzik grubu Radiohead’in solisti Thom Yorke, ‘Mr. Bean’ olarak tanınan Rowan Atkinson, ‘Virgin Atlantic’in sahibi Richard Branson, ya da polisiye yazarı Colin Dexter ile kendinizi aynı kaldırımda yürürken bulursanız şaşırmayın!

Oxford’un en etkileyici sokakları High Street ile Broad Street arasındaki bölgededir. Bu sokaklarda bir süre için kaybolmak gerekir. Neredeyse her binanın dış yüzeyinde bulunan ilginç yüz kabartmaları, insana tiyatro sahnesindeymiş hissini verir. Özellikle, Brasenose College’ın koca burunlu yüz kabartmaları görülmelidir. Ara sokaklardaki zamanda yolculuk Radcliffe Square’deki büyük oval, kubbeli, küçük pencereli yapı ile pekişir. Bu meydanın Broad Street’e açılan köşesinde, 1610 yılından beri ülkede basılan bütün kitapların birer kopyasının bulunduğu Bodleian Kütüphanesi vardır. Kütüphanenin büyük avlusuna girince, her tarafta insanın karşısına çıkan ve üzerlerinde ‘Filozofi Okulu’ ya da ‘Metafizik Okulu’ yazan gizemli kapılar insanı heyecanlandırır.


Tarihin içine dalan insanların çoğu Oxford’un günlük hayatına ışık vuran iki noktayı atlarlar. Bunlardan birincisi, High Street’in başında, sol kolda gizlenmiş kapalı çarşıdır. Sıradışı dükkanlarla bezenmiş bu çarşı, Cornmarket Street’in klasik alışveriş havasından çok farklıdır ve insana farklı alternatifler sunar. Ayrıca çarşıda, soluklanmak için çok keyifli kafeler mevcuttur. İkinci gözden kaçan nokta, St. Aldate’s Street’in en sonunda, Thames Nehri’nin üstündeki Folly Köprüsü’dür. Köprünün üzerinden bakıldığında, ince uzun onlarca kayığın bir sopanın yardımıyla nehir tabanından itilerek ilerlediği görülür. Oxfordlular için vazgeçilmez olan ve ‘punting’ denen bu keyifli aktivite aynı zamanda Oxford’un ‘country’ havasını yaşamak için de iyi bir fırsattır.

Gün turuncuya döndüğünde ayaklarınız yorgun, ama yüreğiniz huzur doludur. Folly Köprüsü’nün ayağındaki pub’da oturmuş, Thames Nehri’nin dingin sularına dalmış soğuk ‘ale’ biranızı yudumlarken, bu şehrin havasını solumuş, sizin gibi sokaklarını arşınlamış filozofların, yazarların, şairlerin, bilim adamlarının, sanatçıların ruhları gökyüzünde uçuşur. Sokak lambaları yavaş yavaş yanmaya başlayıp, elele yürüyen sevgililerin akisleri suya düştüğünde Oscar Wilde’a hak verirsiniz: “Oxford aşkın başkentidir”.



OXFORD REHBERİ

İklim:

Oxford’un en keyifli mevsimleri ilkbahar, yaz ve sonbahardır. Gün içinde yaşanan dört mevsim sebebiyle şemsiye ve sweatshirt’ünüzün her zaman yanınızda bulunmasında fayda vardır.

Para:

Önceden ‘pound’ alıp gitmek avantajlıdır. Bankaların ve döviz bürolarının büyük bir bölümü döviz işlemlerinde komisyon almaktalar.

Nasıl gidilir?

THY ve British Airways’in Londra’ya hergün birden fazla seferi mevcut. Heathrow Havaalanın’dan Oxfrod’a, 24 saat hizmet veren, ‘Oxford Tube’ veya ‘National Express’ otobüsleri ile 1 saatlik rahat bir yolculuk yaparak ulaşabilirsiniz.

Vize:

İngiltere için vize almak gerekiyor. Schengen vizesi ile ülkeye girilemiyor.

Nerede kalınır?

Viktorya tarzı döşenmiş, şık butik otellerden, ‘bed&breakfast’a kadar her bütçeye uygun konaklama yelpazesi bulunan Oxford’dan bazı öneriler:
The Old Personage - 17. yüzyıl’ın havasını yaşamak isteyenlere lüks bir seçenek,
http://www.oldparsonage-hotel.co.uk/, tel.+ (44) 1865 310210.
The Randolph – Şehrin tam merkezinde üst sınıf bir otel, tel. + (44) 870 4008200.
Cotswold Lodge Hotel -
http://www.cotswoldlodgehotel.co.uk/, tel. + (44) 1865 556088.
The Old Bank –
http://www.oldbank-hotel.co.uk/, tel. + (44) 1865 700599.
The Galaxie Hotel – tel. + (44) 1865 515688.
Marlborough House Hotel – tel. + (44) 1865 515329.
Ryan’s Guest House – “Hem ucuz, hem de rahat olsun” diyenler için... tel. + (44) 1865 554886.

Nerede yenir?

Dünya’nın bütün mutfakları Oxford’da buluşmuş sanki. Asya mutfağı sevenler için onlarca iyi seçenek var. Özellikle Hint mutfağını seviyorsanız, doğru yerdesiniz. Saffron: İngiltere’deki en iyi 30 restoran sıralamasına girmeyi başarmış. Hint ve Fransız mutfağı’dan seçenekler sunuyor. 204-206 Banbury Rd. Gee’s: İngiliz yemeklerini denemek için, şık ve huzurlu bir mekan. 61 Banbury Rd. Kazbar: Kuzey Afrika yemekleri sunuyor. Çok popüler ve fiyatları uygun. 25-27 Cowley Rd. Frevd: Mekan eski bir neo-klasik kilisenin içinde. Lezzetli pizzaları ve iyi bir şarap menüsü var. Walton Str. Edamame: Geleneksel Japon mutfağından güzel örnekler sunuyor. 15 Holywell Str. Aquavitae: Thames Nehri’nin kıyısında, Folly Köprüsü’nün hemen yanında, klas bir İtalyan lokantası. 1 Folly Bridge.

AKLINIZDA BULUNSUN

Çarşambaları Gloucester Green’de kurulan pazarı kaçırmayın.
Thames nehrinde ‘punting’ keyfini yaşayın. Folly Köprüsü, ya da Magdalen Köprüsü’nün hemen yanından punting turu ayarlamak mümkün.
Oxford’un en eski kafesi olan Queens Lane’de muhakkak kahve için.
Sadece Oxford’un ‘pub’larında, belli günler oynanan ‘Aunt Sally’ oyununu muhakkak izleyin.
Bisikletle dost bir şehirde olduğunuzu unutmayın. Durmayın, bir bisiklet kiralayın.
Sheldonian Tiyatrosu’nda klasik müzik keyfini yaşayın.
Oxford aynı zamanda parklar şehridir. University Park’da yürümenin tadını çıkarın.
Hayır kurumlarının (charity shops) dükkanlarından alışveriş edin. Hiç aklınıza gelmeyecek antikalar ya da eskiler ile karşılaşabilirsiniz.

Salı, Mayıs 04, 2004

UNAWATUNA - SRI LANKA

14 MART 2004 - UNAWATUNA - SRI LANKA

SRI LANKA`NIN EN ONEMLI TARIHI YERLERI OLAN VE TAPINAKLARIYLA UNLU, ANURADHAPURA, POLONNARUWA, SIGIRIYA, DAMBULLA VE MATALE`YI 1 HAFTA BOYUNCA DETAYLI BIR BICIMDE GEZDIK. GUNEYDOGU ASYA SEYAHATIMIZDE, BURMA`NIN MUHTESEM BAGAN`I VE KAMBOCYA`NIN INSANIN BASINI DONDUREN ANGKOR`UNU GORMENIN ILERIKI SEYAHATLERIMIZDE TATMINSIZLIK YARATACAGINI BILIYORDUK VE OYLE DE OLDU. ANURADAPHURA VE POLONNARUWA DA IKI UC TAPINAK DISINDA AYAKTA KALABILMIS DOGRU DUZGUN BIR KALINTI GOREMEDIK. SIGIRIYA`YI HAYAL KIRIKLIGININ DISINDA TUTUYORUZ CUNKU BIZCE SRI LANKA`DAKI EN ETKILEYICI YERLERDEN BIRI BURASI. ORMANLARLA KAPLI UCSUZ BUCAKSIZ BIR PLATONUN ORTASINDA BIR ANDA FUTBOL TOPU GIBI YUKSELEN KOCA BIR KAYADAN TEPE VE UZERINDE INSANI MELANKOLIYE SURUKLEYEN BIR MANZARA VE KALINTILAR...

SRI LANKA TURIZM BAKANLIGI, OREN YERLERI ICIN KOMBINE BILET SATIYOR. BU BILET ALINMADAN GEZILDIGINDE TOPLAM RAKAM 60 USD`A KADAR CIKTIGI ICIN BIZ DE HERKES GII 31.5 USD VEREREK KOMBINE BILETI ALDIK. BU BILET ISI BIZIM ORTALAMAYI DA 22-23 USD`DEN 34 USD`YE CIKARDI.

TARIHI YERLERDEKI GEZIMIZ BITTIKTEN SONRA TEKRAR KANDY`YE DONUP BURADAN TRENLE 2500 METRE YUKSEKLIKTEKI NUWARA ELIYA`YA CIKTIK. NUWARA ELIYA SERIN IKLIMI SEBEBIYLE ULKENIN EN ONEMLI CAY URETIM MERKEZI. KEZA, CAY ULKESINDENDE OLMAMIZA RAGMEN BIZIM RIZE CAYLARI (LIPTON DEGIL, ALDANMAYIN) SEYLAN CAYLARINDAN COK DAHA LEZZETLI. NUWARA ELIYA`NIN DISI TABLO GIBI DURAN CAY TARLALARIYLA NE KADAR GUZELSE, SEHRIN ICI DE BIR O KADAR SEVIMSIZ. CAY TARLALARINDA CALISMAK ICIN KUZEYDEN GELEN TAMILLER BURADA HATIRI SAYILIR BIR NUFUSA SAHIPLER.

NUWARA ELIYA`DAN 6 SAATLIK BIR YOLCULUKLA ULKENIN GUNEYDOGUSUNA YAKIN TANGALLE SEHRINE INDIK. MINIBUSLER VE TRENLERLE YAPTIGIMIZ BU YOLCULUKLAR PEK RAHAT OLMASA DA, ULKENIN GERCEKLERINI GORMENIN EN IYI YOLU BU CUNKU HALK ILE BERABER SEYAHAT EDIYORUZ (MESELA, VIETNAM`DA TURIST BUS DIYE BIR SISTEM KURULMUSTU VE NEREDEYSE HALKIN SEYAHAT ETTIGI ARACLARA BINMEK MUMKUN DEGILDI).

TANGALLA`DA OKYANUS KIYISINDA KUCUK BIR KULUBEDE BIR GECE GECIRDIKTEN SONRA ERTESI SABAH SRI LANKA`DAKI ILK CIDDI YAGMURUMUZUN ALTINDA SU AN BULUNDUGUMUZ UNAWATUNA`YA ULASTIK. UNAWATUNA, GALLE`YE 5 KM MESAFEDE KEYIFLI BIR BALIKCI KASABASI. PEACOCK GUESTHOUSE`DA KAHVALTI DAHIL 1500 RUPEE`YE OKTYANUS MANZARALI BIR ODA TUTTUK. NE YAZIK KI, UNAWATUNA`DA FIYATLAR BIRAZ YUKSEK.

BURADA INTERNET BIR FELAKET OLDUGU ICIN UZUN UZUN NOTLAR YAZMAK MUMKUN OLAMIYOR, BU SEBEPLE HERKESDEN OZUR DILERIZ. ANCAK, BURADA DA GUNU GUNUNE NOT TUTUYORUZ VE INSALLAH BU NOTLARI, BIR DERGIDE YA DA KIMBILIR YINE KITAP HALINDE SIZLERLE DAHA DETAYLI PAYLASMAYI UMUYORUZ.

HASRETLE...

ALIM & RACHEL








--------------------------------------------------------------------------------
Yahoo! Groups Links

To visit your group on the web, go to:
http://groups.yahoo.com/group/alimrachel/

To unsubscribe from this group, send an email to:
alimrachel-unsubscribe@yahoogroups.com

Your use of Yahoo! Groups is subject to the Yahoo! Terms of Service.

ANURADHAPURA - SRI LANKA

7 MART 2004 ANURADHAPURA - SRI LANKA

TAMIL KONTROL BOLGESINE COK YAKIN, ESKI ANTIK KENT ANURADHAPURA`YA BUGUN OGLEN VARDIK. YILLARCA SUREN IC SAVAS SEBEBIYLE BU SEHIRIN YENI KISMI SRI LANKA`NIN EN BUYUK ASKERI GARNIZONUNU BARINDIRIYORMUS. HER NE KADAR NORVECLI ARABULUCULAR SAYESINDE ATESKES SAGLANSIYSA DA, NISAN AYINDA YAPILACAK GENEL SECIMLER SEBEBIYLE ULKEDE GOZLE GORULUR BIR HUZURSUZLUK VAR. BIZ COLOMBO`DA ELIMIZI KOLUMUZU SALLAYA SALLAYA GEZERKEN IKI POLITIKACI SUIKASTE KURBAN GITMIS. BURADA OLMAK TURKIYE`DEN BAKILINCA TEHLIKELI GIBI GOZUKSE DE, BU BAKIS ACISININ YILLARCA AVRUPALI`LARIN `TURKIYE`DE TEROR VAR, GITMEYIN` BAKIS ACISINDAN PEK FARKI OLMAYACAGINI DUSUNUYORUZ. TABII KI, DIKKATLI OLMAK VE YETKILILERDEN BILGI ALIP GIDILECEK BOLGELERIN DURUMUNU ONCEDEN KONTROL ETMEK SART. BU SEBEPLE, SECIM ONCESI PROBLEM CIKACAGI DUSUNULEN DOGU VE KUZEY TAMIL BOLGELERINI MAALESEF GUZERGAH PROGRAMIMIZDAN CIKARDIK.

KANDY SEHRINDE BIR AILENIN ISLETTIGI WALKER`S INN ISIMLI BIR GH`DA KALDIK. GAYET TEMIZ VE BANYOLU BIR ODAYI BIZE 900 RUPEE, YANI 9 USD`YE VERDILER. EV SAHIBI MR. SENAKA ARABASIYLA BIZI KANDY SEHRININ ETRAFINI GEZDIRDI. SRI LANKA`NIN EN BUYUK BOTANIK BAHCESI OLAN PERADENIYA`DA IKI SAATE YAKIN DOLASIP, ASYA`DA YETISEN NE KADAR BITKI, AGAC VE BAHARAT VARSA GORDUK. DAHA SONRA PINNEWALA FIL REHABILITASYON MERKEZI`NE GITTIK. COLOMBO YOLU USTUNDEKI BU MERKEZE GIDERKEN ARACIMIZA ARKADAN BIR ARABA CARPTI VE BOYLECE SRI LANKA`NIN KAZA SENDROMUNU DA YASAMIS OLDUK. COK SUKUR YARALANAN OLMADI. SRI LANKA`NIN VAHSI SURUCULERINDEN DAHA KOTUSUNU VIETNAM`DA GORMUSTUK, ANCAK SRI LANKA HERHALDE EN KOTU ARABA KULLANILAN ULKELER LISTESINDE ILK 10`A RAHATLIKLA GIRER. TURKIYE`NIN KOTU DEDIGIMIZ TRAFIGI ASYA`NIN GERI KALANI ILE KARSILASTIRILDIGINDA FAZLASIYLA MEDENI KALIYOR BELIRTELIM.

KAZANIN SOKUNU ATLATIP KOR TOPAL FIL MERKEZIMIZE ULASTIK VE 40 HEKTARLIK BIR ARAZIDE OZGURCE GEZEN FILLERI SAATLERCE SEYRETTIK. DONUS YOLUMUZDA SENAKA BIZI ICINDE SADECE BAHARAT YETISTIRILEN OZEL BIR BAHARAT BAHCESINE SOKTU. ASLINDA BU COK GUZEL BIR TECRUBE OLDU BIZIM ICIN CUNKU MUTFAKLARIMIZDA KULLANDIGIMIZ AMA BITKISINI HIC GORMEDIGIMIZ ESANS VE BAHARATLARIN BITKI HALINI GORMUS OLDUK. ORNEK OLARAK VANILYA, KAKAO, KORI (CURRY), TARCIN`NI SOYLEYEBILIRIZ.

KANDY`DEN ANURADHAPURA`YA 3 SAATLIK BIR YOLCULUK ILE ULASTIK. KALACAK YER BULMAK HIC ZOR OLMADI, AMA 40 DERECE SICAGIN ALTINDA OTOBUS DURAGINDAN SEHIR ICINE YAPTIGIMIZ YURUYUS BIZI BITIRDI. HERHALDE IKIMIZDE BU YURUYUS ESNASINDA 2 KILO VERDIK.

SAKIN BIR MAHALLEDE, GOL MANZARALI GRAND GUESTHOSE`DA 600 RUPEE`YE HARIKA BIR ODA TUTTUK. YARIN ANTIK SEHRI BISIKLET KIRALAYIP GEZECEGIZ. BU ANTIK SEHRI GEZERKEN BIR RISK OLDUGUNU DA OGRENDIK. PEK HOS DEGIL AMA CEVREDE KOBRA YILANLARI VARMIS. CANTADA BIR DE ZURNA TASIMAK GEREKECEK :))

HASRETLE...

ALIM & RACHEL



KANDY-SRI LANKA

5 MART 2004 - KANDY - SRI LANKA

SRI LANKA`YA GELMEDEN ONCE BU EKSPEDISYONUN HINDISTAN`A HAZIRLIK OLACAGINI DUSUNMUSTUK. SONUC OLARAK BIRIRINE BU KADAR YAKIN IKI ULKENIN ZORLUKLARI AYNI OLMALIYDI. YANILMISIZ. `LIGHT HINDISTAN` DIYE DUSUNDUGUMUZ 66.000 KM2`LIK VE 20 MILYONLUK BU ADADA SEYAHAT ETMEK, INSANLARLA ILETISIM KURMAK, KALACAK YER BULMAK O KADAR KOLAY OLDU KI, INANIN BIZ DE SASIRDIK.

HINDISTAN`A DAHA GITMEDIK, AMA SRI LANKA`NIN, RENKLERI VE INSANLARIN FIZIKLERI DISINDA HINDISTAN ILE DOGRUDAN BENZEDIGINI SOYLEMEK HERHALDE YANLIS OLUR. HINDISTAN`DA GEZEN SEYYAHLARIN EN COK SIKAYET ETTIGI IKI KONU OLAN HIJYEN SORUNU VE TURIST SIMSARLARININ INSANI CILEDEN CIKARAN UC KAGITLARI, BURADA ASYA`NIN DIGER BOLGELERINDEN COK DAHA AZ.

COLOMBO`DAN BASLADIGIMIZ GEZIMIZI GECTIGIMIZ HAFTA BOYUNCA ADANIN GUNEYINE INERE SURDURDUK. BUGUNE KADAR GORDUGUM EN KEYIFLI TREN YOLCULUKLARINDAN BIRINI YAPARAK ONCE, ADANIN EN GUNEYINDEKI ESKI HOLLANDA KOLONI SEHRI GALLE`YE, ORADAN DA BEMBEYA KUMLARI, GOZ ALABILDIGINE UZANAN HINDISTAN CEVIZI AGACLARI VE RENKLI KOYLERI ILE SESSIZ SAKIN MIRISSA`YA GECTIK.

GALLE`DE YASAYAN MUSLUMAN NUFUS SIRT CANTAMDAKI KUCUK TURK BAYRAGINA COK TEZAHURAT YAPTI. ANCAK, YANIMDA GAVUR BIR HATUN VE ALTIMDA SORT ILE MUSLUMAN KARDESLERIN DIN ANLAYISINA PEK UYMADIGIMIZ ICIN EPEY DIN DERSI ALDIK. BUNLADA KALMAYIP, ELEMIZDEN TUTUP BIZI CESITLI TARIKAT EVLERINE SOKAN DIN KARDESLERIMIZ SAYESINDE TURKIYE`DEKI HIC BIR BASIN KURULUSUNUN GIRMEYI BASARAMADIGI TARIKAT EVLERINE DE GIRMIS OLDUK, BIR KISIM MEDYAYA DUYURULUR :)

MIRISSA`DA BIR SURE DINLENIP, SRI LANKA`NIN KOY HAYATINI SOLUDUKTAN SONRA 6 SAATLIK EVLERE SENLIK BIR TREN YOLCULUGU ILE ULKENIN IC KESIMINDE BULUNAN VE COLOMBO`DAN SONRA IKINCI BUYUK SEHIR OLAN KANDY`YE VARDIK. ETRAFI DAGLARLA CEVRILI OLAN KANDY`YE TEPEDEN BAKAN BIR MAHALLEDE BIR AILENIN EVINDE KALIYORUZ. SRI LANKA`NIN EN GUZEL TARAFLARINDAN BIRI DE BU CUNKU AILELER EVLERINDEKI ODALARIN BIR KACINI YABANCILARA ACIYORLAR. BU SAYEDE HEM PARA KAZANIYORLAR, HEM DE BIZLER GERCEK SRI LANKA EV YASAMINI BIZZAT GOZEMLEYEBILIYORUZ. AYRICA, BOL BAHARATLI VE LEZZETLI GERCEK CEYLON YEMEKLERINI TATMANIN EN IYI YOLU BU.

`BUDGET TRAVELLER` YANI `BUTCE GEZGINI MANTIGI ILE DUSUNURSEK, SRI LANKA`DA KONAKLAMA PAHALI, AMA ULASIM DA BIR O KADAR UCUZ. ORNEKLERSEK, BIR GUESTHOUSE`DA, FANLI VE TUVALETLI BIR ODA, YERINE GORE 600 - 2000 RUPEE ARASI (6 - 20 USD) DEGISIYOR. COLOMBO`DAN ULKENIN GUNEYINDEKI GALLE ARASINDA IKINCI SINIF TREN BILETI ISE 140 RUPEE (1.40 USD). OTOBUS FIYATLARI DAHA DA KOMIK; KIMI YERDE 200 KM YOLCULUK 0.80 USD TUTUYOR. KISACASI, SU AN ICIN IKI KISI 22.40 USD ORTALAMA ILE GEZIYORUZ.

EVET, BU MEKTUBUMUZU DA KUCUK BIR ANEKDOT ILE BITIRELIM. COLOMBO`DA EVLERINDE KALDIGIMIZ NANAYAKARA AILESI 4 YIL ONCE ISTANBUL`A GELMISLER. BIZIM KAPALI CARSI ESNAFI MR NANAYAKARA`YA `KARINI BIZE BIRAK SANA 500 DEVE VERELIM` DIYEREK ADAMI EPEY KIZDIRMISLAR. EFENDIM, GORDUGUNUZ GIBI SU BIZIM MEMLEKETIN MEHSUR DEVELERI BURADA DA PESIMIZI BIRAKMADI.

HEPINIZE BOL DEVELI GUNLER DILERIZ!

HASRETLE...

ALIM & RACHEL








Yahoo! Photos - View Photo

Yeni Fotoğraflar...

Cumartesi, Şubat 28, 2004

28 subat 2004 - colombo - SRI LANKA



HINT OKYANUSU`NUN KIYISINDAN' SRI LANKA`NIN BASKENTI COLOMBO`DAN HERKESE MERHABA.



10 AYLIK AYRILIKTAN SONRA TEKRAR ASYA YOLLARINDAYIZ. ELIMDEN GELDIGINCE YOL ANILARIMIZI YINE MAIL YOLUYLA SIZE ULASTIRMAYA CALISACAGIZ.

GULF AIR ILE OLAN YOLCULUGUMUZ, UCAGIN KORIDORUNDA NAMAZ KILMAYA KALKAN TALIBAN KILIKLI VATANDASLAR VE KAHVELERIMIZIN UZERIMIZE DOKULMESINE SEBEP OLAN TURBULANS DISINDA COK IYI GECTI. TURKIYE SAATI ILE GECE 2, COLOMBO SAATI ILE SABAHIN ALTISINDA VARDIK.

SRI LANKA, ICI DISI BIR, YALANSIZ DOLANSIZ BIR ULKE. HAVAALANINDAN CIKINCA OYLE SATAFATLI CADDELER, ULKENIN FAKIRLIGINI SAKLAYAN BIR KAC KILOMETRELIK MAKYAJLAR YOK. HERSEY OLDUGU GIBI, GORUNDUGU GIBI BURADA.

TURIST SIMSARI BIR KAC ADAMI KIVRAK BIR HAREKETLE ATLATIP, TAKSILERDEN KURTULUP HALKIN KULLANDIGI PENCERESIZ ESKI OTOBUSLERLE 1 SAATLIK BIR YOLCULUKLA SEHRIN ICINE GELDIK. TAKSI ILE GELSEYDIK 12 DOLAR VERECEKTIK. OTOBUS ILE 25 CENT VERDIK. BU SAYEDE' BIR GECELIK KONAKLAMA PARASINI DAHA BASTAN KURTARDIK.

SESSIZ SAKIN BIR MAHALLEDE COK SIRIN BIR GUESTHOUSE`DA (GH) BIR ODA TUTTUK. GH`UN SAHIBI OLAN YASLI KARI KOCA 4 SENE EVEL ISTANBUL`A GELMISLER. KUZENLERININ KIZI DA BIR TURK ADAMLA EVLIYMIS. DUNYA KUCUK!

COLOMBO, TAHMIN ETTIGIMIZDEN DAHA SAKIN BIR SEHIR. MODERN BIR HAVASI OLUR DIYE DUSUNMUSTUK, AMA ONDA DA YANILMISIZ. BINALAR, ARACLAR, YASAM TARZI GUNUMUZDEN 30-40 SENE GERI. YILLAR SUREN TAMIL SORUNU ULKEYI COKCA SARMIS. 2001`DEKI ATESKES HERKESE BIRAZ NEFES ALDIRSA DA, BASKENTIN ORTASINDA , KUM TORBALARINI ARKASINDA SIPERE YATMIS KALASNIKOF`LU ASKERLER INSANIN URPERMESINE SEBEP OLUYOR.

HAVA OLDUKCA NEMLI VE TABII KI SICAK. ALLAHTAN OKYANUS`TAN ESEN TATLI BIR RUZGAR VAR. PARA KONUSUNU MERAK EDENLERE SOYLEYEYIM, 1 USD ESITTIR 99,5 RUPI.

BU MAILLERIN DEVAMINI ALMAYI ARZU EDENLER LUTFEN http:\\alimrachel.blogspot.com ADRESI UZERINDEN alimrachel yahoogroups`a UYE OLSUNLAR.

HASRETLE...

ALIM & RACHEL


Salı, Nisan 29, 2003

SON MEKTUP

SON MEKTUP


Thu Apr 17, 2003 1:58 pm



Degerli Grup Uyeleri,

158 gundur yollardayiz. Imkanlar el verdigi olcude, gezdigimiz gordugumuz cografyalara iliskin gozlemlerimizi ve tecrubelerimizi sizlerle paylasmaya gayret ettik. Yolladigimiz mektuplar siz dostlarimizin sayesinde duzenli bir sayfada toplandi ve alim-rachel yahoo groups yine sizlerin sayesinde olusturuldu. Bu olusumlar ve desteginiz bizi cok mutlu etti, atesledi. Sizlerden gelen feedbackler ile daha fazla uretip daha fazla yazmaya gayret ettik.

Ne yazik ki, tum cabalara ragmen, grubumuzun uye sayisi 20'de takildi kaldi. Savasin da etkisiyle olsa gerek, feedbackler azaldi, mailleriniz gelmez oldu. Gezginin besini olan paylasim, bir anlamda, yitti gitti.

Netice itibariyle, bu mektup ile gezimize iliskin yazilara son verme karari aldik. Bu karari anlayisla karsilayacaginizi umuyoruz. Gunu gunune tuttugumuz notlar ve gorsel malzeme ile, memlekete donunce daha iyi projeler gerceklestirecegimize inaniyoruz. Bunun bir son degil de, yeni bir baslangic oldugunu dusunuyoruz.

Gezimiz esnasinda bizlere destek olan siz dostlara ne kadar tesekkur etsek azdir. Sagolun varolun.

Mektubumuza Piri Reis'in su sozuyle son vermek istiyoruz; " ...oyle kaptanlar vardir ki, gorduklerinin, bildiklerinin bir zerresini bile baskalarina anlatmazlar..."

Hasretle...

Alim & Rachel ERGINOGLU


SINGAPUR - Fri Apr 4, 2003 8:49 am

SINGAPUR


Fri Apr 4, 2003 8:49 am



Cinliler, Malaylar ve Hintlilerin biraraya gelerek kurdugu bu kucuk refah devleti insani fazlasiyla sasirtiyor.

Sokakta yuruyen Singapur vatandasina nasil boyle uyum icinde yasadiklarini sordugumuzda aldigimiz cevap `hosgoru ve akil` oluyor. Hosgoru ve akil bu ulkenin kisa bir surede kalkinmasini ve Guneydogu Asya'nin en varlikli devleti haline gelmesini saglamis. Tabii, bu noktaya gelirken hukuk ve egitim en onemli rolu oynamis. Herkes hukuka ve hukukun getirdigi kurallara saygi duymayi ogrenmis. Sonucta herkesin imrenecegi bir toplum olusmus.

Singapur'un enteresan yasaklari var. Bunlardan biri ciklet. Evet yanlis duymadiniz, ciklet. Ulkede ciklet satilmasi yasak. Cikletin yasadisi yollardan ulkeye sokulmasi suc. Sigara icmek neredeyse her yerde yasak. Eger tiryakiyseniz isiniz burada cok zor. Ozellikle, yemek sonrasi sigara keyfi yapmak istiyorsaniz guzel masanizdan kalkip, disariya cikip bir coptenekesi bulmaniz lazim. Oyle olur orta yere kulunuzu silker, izmaritinizi de memlekette oldugu gibi yere atarsaniz bu da suc. Yahu kim gorecek benim kulumu demeyin. Kaldigimiz, Singapur'un en fakir ve geri bolgesinde bile tiryakilerin, sarhoslarin. kiliksizlarin yere kullerini silkelediklerini ya da, izmaritlerini yere attiklarini gormedik. Demek ki, ulke bize en basit gibi gelen kurallari bile uyguluyor, uygulatiyor. Bu buyuk bir basari.

Singapur'a gelmek icin cuzdaninizin biraz kabarik olmasi lazim. Bu ulke gercekten cok pahali. Ancak, alisverisden uzak dururum, sokaklari yuruyerek arsinlarim, yemegimi basit Hint veya Cin bufelerinde yerim ve 40 kisiyle ayni yatakhanede gecelerim diyorsaniz, o zaman kucuk bir butceyle,bir kac gunde,Singapur'u gezip gorebilirsiniz.

Kaldigimiz Inn-Crown Hostel, 40 kisilik yatakhanesi, tuvaleti ve acik mutfagiyla hostelden cok okul yatakhanesini andiriyordu. Bu hostelde 4 gece kaldik ve bu sayede cok az para harcadik. Hatta, disarida yemek yerine malzememizi alip
mutfakta kendi yemegimizi bile pisirdik.

Guneydogu Asya'nin neredeyse butun ulkelerini gordukten sonra burasi insana Asya gibi gelmiyor. Daha cok Avrupa'nin ya da Amerika'nin buyuk bir sehrindeymissiniz gibi hissediyorsunuz. Yuksek kocaman binalar, otobanlar, alisveris merkezleri, sanat galerileri, buyuk 5 yildizli oteller Asya'nin gerceklerinden cok uzak.

Singapur'un suni hayatinda yapilabilecek belki de en guzel sey, Zoological Garden'da night safari. Soyu tukenmek uzere olan cesitli vahsi hayvanlar Zoological Garden'da, dogal ortamlarina cok yakin bir ortamda ozgurce dolasiyorlar. Ozellikle, kedigilleri seviyorsaniz, o zaman burasi tam size gore.

Singapur'da 4 gece kalip, tekrar Malezya'ya, Johor Bahru'ya gectik. Bundan sonraki duragimiz Borneo Adasi.

Hasretle...

Alim&Rachel

KUALA LUMPUR Mon Mar 31, 2003 12:55 pm

Mon Mar 31, 2003 12:55 pm



Evet, en son Kuala Lumpur'dan (KL) yazmistik. Yazimiza kaldigimiz yerden devam edelim.

Kuala Lumpur butun Guneydogu Asya baskentleri gibi renkli bir sehir. Insan bu sehrin sokaklarinda saatlerce sikilmadan dolasabilir. Malezya nufusunun icinde onemli bir yere sahip olan Cinliler ve Hintliler kulturlerini sehrin her kosesine yaymislar. Sadece gorsel degil, kokusal olarak da bu boyle. Cin mahallesinde dolasirken limon otu ve kavrulmus kirmizi biber kokusu genzinizi yakarken, Hint mahallesinde kori ve tutsu kokulari gozyasi torbaciklarinizi harekete geciriyor.

Kuala Lumpur'un neresine giderseniz gidin, Malezyalilar'in ovunc kaynagi Petronas Kulelerini gorebilirsiniz. 452.3 metrelik, bu dunyanin en yuksekbinasi iki sene gibi kisa bir surede insa edilerek hizmete girmis. Petronas Kuleleri'nin 42. katlerini birbirine baglayan kopruye cikip manzarayi seyretmenize izin veriyorlar. Yerden sadece 172 m. yukseklikteki bu kopruden asagiya bakarken insanin ayaklari titriyor. Durum koprude boyleyken, 88. kattaki hissi siz dusunun. Bizi gezdiren gorevli binanin ruzgarin etkisiyle 10-15 inch (1 inch=2.5 cm) kadar esnedigini soyledi.

KL'deki islerimizi tamamladiktan sonra, cantalarimizdan birini kaldigimiz otelin emanetine birakip, yolculugumuza tek canta ile devam etmeye karar verdik. Yoksa sirtimizdaki agirliklarla Borneo'nun junglelarini gecmek mumkun olmaz. KL'den otobuse atlayarak 5 saatlik bir yolculuk sonrasinda Singapur'a vardik.

Malezya'dan Singapur'a gecmek semt degistirmek gibi bir sey. Hatta Singapur ile Malezya'nin sinir sehri Johor Bahru arasinda isleyen belediye otobusu bile var!

Evet sizleri isinizden gucunuzden etmeyelim Singapur'u da bir sonraki mektuba saklayalim.

Herkese Borneo'dan sevgiler,

Hasretle...

Alim + Rachel

23.03.2003 - KUALA LUMPUR (MALEZYA)

23.03.2003 - KUALA LUMPUR (MALEZYA)



Dunya savas haberleri ile calkalanirken, Kuala Lumpurlular F1 heycanini yasiyor. Savas burada Malezya Grand Prix'sinin golgesinde kaldi.

Evet en son yazdigimizdan bu yana biraz daha yol aldik. Georgetown'dan sonra guneye dogru devam ederek Lumut uzerinden Pangkor Adasi'na gectik. Bu bizim Pangkor'a ikinci gelisimiz. Pangkor 8 km2'lik kucuk, cennet gibi bir ada. Adanin buyuk bolumu yogun yagmur ormanlari ile kapli ve bu orman `long tail` turu maymunlarin yasam alani.

Ada halki gecimini balikcilik ve turizm ile sagliyor. Ne yazik ki ada, bizim geldigimiz uc sene onceki Pangkor'dan cok uzak. Bir kere adada cok ciddi bir cop problemi var. Halkin bilincsizligine yoneticilerin vurdumduymazligi eklenince vaziyet iyice kotulesmis. Adanin guzelim sahilleri copten gecilmiyor. Turizimci yonetimi sucluyor, ama kendisi kapisini onunu temiz tutmuyor. 2000 yilinda adaya ilk gelisimizde burada hatri sayilir sayida turist varken simdi, turist yok denecek kadar az. Yazik...

Adanin problemlerini bir kenara birakip, biz neler yaptik onlari anlatalim biraz. Adaya geldigimiz gunu dinlenerek gecirdik. Ikinci gun, kaldigimiz Teluk Nipah'in sahibi Mat'in motorunu odunc alarak adanin guneybatisina, naymunlarin yogun oldugu bolgeye gittik. Insanlari yemek ile ozdeslestiren maymunlar bizi gorunce bir bir ortaya cikmaya basladilar. Yanimizda getirdigimiz mandalinleri maymunlara ikram ettik. Yemegin kokusunu alan diger maymunlar da ortaya cikinca vaziyet biraz tehlikeli olmaya basladi. Kendimizi fazla riske etmeden ellimizdeki butun mandalinleri yol kenarina birakarak, hizla maymunlar cehenneminden kactik. Zaman zaman maymunlarin insanlara saldirdiklari oluyormus. Eh tedbirli olmak lazim!

Pangkor'da uc gun kaldik. Buradan, Malezya'nin ic kesiminde bulunan Cameron Highlands (CH) bolgesine gectik. CH'e ulasmak icin once Lumut'tan 2.5 saatlik bir yolculukla Tapah'a gittik. Burada sefil bir otobus garinda 1 saat bekleyerek aktarma yaptik. Tapah'dan kalkan kulustur otobus ile CH'in en buyuk sehri Tanah Rata'ya ulastik. 1820 m yukseklikteki CH bolgesine girince hava sasilacak sekilde serinledi. Oysa ki biz Tapah'da beklerken 35 derece sicakta eriyorduk.

Tanah Rata sanki kucuk bir Hindistan. CH bolgesini cay uretimi icin uygun goren Ingilizler 1920'lerde CH'da cay ekimine baslamislar. Bu konuda tecrubeli Hintlileri
cay tarlalarinda calistirmak uzere buraya getirmisler. Hint nufusu 80 yilda buyumus gelismis ve cogunluk olmus.

CH'in cevresindeki cay tarlalarinda ve yagmur ormanlarinda trekking yaparak cok keyifli bir 4 gun gecirdik. Yolu Malezya'ya dusenlerin sadece Kuala Lumpur ile kendilerini kisitlamamalarini CH'ye muhakkak gitmelerini tavsiye ediyoruz.

CH'den sonra baskent Kuala Lumpur'a indik. KL oldukca gelismis, tertemiz, derli toplu bir sehir. Dunyanin en yuksek binasi Petronas burada. Bazi islerimizi halletmek uzere bir kac gun buradayiz. Bir sonraki mektubumuzda KL'u daha detayli anlatmak uzere diyelim. Simdilik bizden bu kadar.

Hasretle...

Alim&Rachel

KO SAMUI (TAYLAND) - GEORGETOWN (PENANG/MALEZYA)

KO SAMUI (TAYLAND) - GEORGETOWN (PENANG/MALEZYA)


03.03.2003 - 10.03.2002 Bangkok - Ko Samui Adasi



Eger Bangkok'daki otobus sistemini kesfedebilirseniz, hem ulasmak istediginiz yere rahatlikla ulasirsiniz, hem de ulasim icin cok az para odemis olursunuz. Fakat, otobus yerine ulasimi tamamen tuktuk (uc tekerlekli motorsiklet - arkada iki kisinin oturabilecegi sekilde yapilmis kendine has bir ulasim araci) ve taksiyle yaparsaniz isiniz zor. Tuktukcular ve taksi soferleri, bir metropol klasigi olarak, ya size sehir turu attiracaklar ve cebinizdeki butun parayi alacaklar, ya da istediginiz yer degil de bambaska bir noktada sizi birakip ortadan kaybolacaklar.


Bangkok'un merkezi Siam Square'deki guesthouse'dan cikip 73 no'lu otobus ile Hualamphong Tren Istasyonu'na 20 dakikada vardik. Bir gun onceden BK - SURATTHANI tren biletini aldigimiz icin bilet stresi yasamadik cok sukur. Trenimiz 19.15'de hareket etti. Yatakli vagonumuz trenden cok lise yatili okul yatakhanesini andiriyordu. Yolcularin cogu bizim gibi Ko Samui'ye giden yabancilardi. Ilk heycan gectikten sonra vagondaki samata biraz azaldi. Saat 21 gibi vagon gorevlisi gelip, kisa bir surede, vagondaki 32 ranzayi hazir etti. Butceyi astigi icin klimali vagondan bilet alamadigimizdan 12 saatlik yolculuk biraz zor gecti. Tayland'da gece sicaklik genelde 27 - 28 civarinda. Vagonun icinde 31 kisiyle beraber bu sicaklik iyice artti. Durumu artik siz dusunun.

Sabah gecikmeli olarak Surattahani'ye vardik. Buradan hemen bir otobuse atlayarak Ko Samui Adasi'na giden botlarin kalktigi iskeleye vardik. Bot yolculari alir almaz, oyalanmadan, hareket etti. Ko Samui 'ye 2.5 saatlik rahat bir deniz yolculugu sonrasi vardik.

Ko Samui, Tayland'in ucun buyuk adasi. Ada, on sene oncesine kadar dalgiclardan baska kimsenin bilmedigi bir yerken, kisa bir surede, diger adalardan sikilip yeni arayis icine giren parti meraklilarinin favori mekani olur. Ko Samui'ye varinca adanin vahsi turizme kurban edildigini gorduk. Butun guzel koylar, aynen bizim guney sahillerinde oldugu gibi buyuk oteller tarafindan isgal edilmis. Her taraf McDonalds'lar, Burger King'ler, Starbuck's Cafe'ler ile dolmus. Insan bir an icin Tayland'da degilde, batida bir ulkede oldugu hissine kapiliyor. Durum boyle olunca guzel ve sakin bir yer bulmak da kolay olmadi. Adanin en guzel denize sahip Chaweng Beach ve Lamai Beach arasindan tercihimiz, daha sakin oldugunu ogrendigimiz Lamai oldu. Lamai Beach'de 350 Baht'a, denize cok yakin temiz bir bungalow tuttuk. Uc gun boyunca denizin ve gunesin tadini cikardik burada. Dorduncu gun Chaweng Beach'e yuzmeye gittik. 6 km uzunlugundaki sahil seridinin sonunda kalan masmavi lagun insana "Brooke Shields `Blue Lagoon` filminde miyim acaba ?" dedirtiyor.

Dalanlar icin lagunun bitimindeki reef cok ideal bir nokta. Ben dalmadigim icin, cok sukur gormedim ama, bu reef'de bol bol reef turu kopekbaligi gormek mumkunmus. Bu arada dalis tutkunlari icin kucuk bir ayrinti; Tayland'da dalmak bizim ulkede dalmaktan neredeyse % 40 - 50 daha ucuz.

Ko Samui'de toplam 6 gece kaldik ve denizin tadini cikardik. Zamanimiz azaldigindan, bir an once Malezya'ya gecmeye karar verdik.

11.03.2003 - GEORGETOWN (PENANG - MALEZYA)

Ko Samui'den botla tekrar Suratthani'ye gectik. Guya bizi Malezya'ya gecirecek minibus iskelede olacakti ama ortalikta minibus falan yoktu. Klasik Guneydogu Asya yalanlarindan biri daha... Bizi Suratthani iskelesine getiren feribot firmasinin yardimiyla otobus firmasini arayip durumu izah ettik. Sanki her sey normalmis gibi bizim tepkimize anlam veremeyip, yarim saat icinde minibusun iskelede olacagini soylediler. Bir saat on dakikalik bekleme sonunda minibus yerine iki motorsiklet geldi. Adamlar bizi minibusun kalktigi yere gotureceklermis! Sirtimizda 70 litrelik sirt cantalari motorsikletlere atlayip, 10 -15 kilometrelik korku dolu bir yolculuk yaptik. Sirtimizda cantalarin olmasi sebebiyle bir iki kez dengemizi kaybedip az daha motordan dusuyorduk. Minibusun yanina vardigimizda korkudan bembeyaz olmustuk.

Suratthani'den sinira 50 km uzakliktaki Hat Yai sehrine yolculugumuz 4 saat surdu. Hat Yai'de tekrar arac degistirip bu sefer baska bir minibuse bindik. Tayland - Malezya sinirina vardigimizda hava kararmisti. Sinir gecisi cok kolay oldu. Onumdeki Kanadalilari sorulariyla strese sokan Malezya sinir gorevlisi, Turk pasaportunu gorunce benim pasaporta hemen giris damgasini basti. Ne Mutlu Turkum Diyene...

Malezya Singapur'dan sonra Guneydogu Asya'nin en gelismis ve zengin ulkelerinden biri. Ulkeye girer girmez isiklandirilmis otobanlari ile size bu ozelligini hemen hissettiriyor. Sinirdan, Andaman Denizi tarafindaki Butterworth sehrine kadar yolculugumuz 2 saat surdu. Penang Adasi'daki Georgetown sehri Butterworth'e kopru ile bagli olmakla birlikte minibus daha ucuz oldugu icin feribotu kullandi. Georgetown'a gece 21 gibi vardik. Cin Mahallesi icinde Love Lane Inn isimli guesthouse'da sadece yataktan ibaret fanli bir odayi 30 RM'ye tutmak zorunda kaldik. Maalesef konaklama Malezya'da Tayland'a gore daha pahali.

Georgetown 1790'larin sonunda, Ingiliz kolonistlerin adayi ele gecirmesi ile cok onemli bir ticari liman haline gelir. Ingilizlerin, ticaret isini iyi bilen Cinlileri ve hizmet icin Hintlileri adaya getirmeleriyle, burada enteresan bir toplum olusur. Georgetown bu kozmopolit ozelligini hala surduruyor. Koloni tarzi yapilarin yani sira eski Cin mimarisiyle yapilmis ticarethaneleri, Hindu tapinaklari, camileri ile sehirin diger Guneydogu Asya sehirlerinden farkli bir karakteri var. Malezya'ya yolu dusunleri bu sehri gormeden, sokaklarinda yurumeden, lezzetli yemeklerini tatmadan bu ulkeden ayrilmamalarini tavsiye ediyoruz.

Bundan sonraki duragimiz Ipoh uzerinden Palau Pangkor.

Saglikla kalin.

Hasretle...

Alim & Rachel

Pazar, Mart 02, 2003

1 MART 2003

BANGKOK



Kokularin sehri Bangkok'dayiz yine. Burma'nin basit, teknolojiden uzak, sessiz hayatindan sonra Bangkok'a ayak basmak insani sarsiyor. Kimlik, yer ve zaman kavrami ucup gidiyor. Kalabalik caddenin kosesinde bir kaldirima oturup uzun bir sure olani biteni izliyoruz. Insanlar kosusturuyor, son model arabalar agir isleyen trafikte isil isil parliyor, kor bir adam yanik bir sarki mirildaniyor belki birileri onunde duran McDonald's bardagina bir kac bozukluk atar diye, mini etekli kadinlar geciyor, parfum kokuyor bir an etraf sonra ansizin esen bir ruzgarla yemek kokulari lagim kokusuna karisiyor. Bangkok yasiyor...


Savas canlari calarken Tayland insani da bos durmuyor. Savas karsitlari burada da gosteriler yapiyorlar. Guneydeki bazi sehirlerde insanlarin Amerikan mallarini boykot ettigi haberleri geliyor. Kiminle konussak herkes savasa karsi. Herkes Turkiye'nin dustugu duruma aciyor. Dort aydir ulkeyi savunmaktan biktigimiz icin artik susuyoruz. Sustukca sinirler daha da geriliyor. Alman islamcilari soruyor, Hollandali Kibris diyor, Belcikali insan haklari diyor...herkes bir sey soyluyor. Belcikali vatandasa Fehriye Erdal diyorum suratima bos bos bakiyor.

Bir grup savas karsiti iki gun once Fransiz Buyukelciligi'nin onunde gosteri yapiyor; alkislar, sloganlar ve acilan pankart
'WE SUPPORT YOUR PEACE MOVE'.... 'MERCI FRANCE...'. Saf Tayland halki alkis tutarken, Bay Chirac Paris'teki sarayinda zevkten dort kose kis kis guluyordur eminim. Fransa ve Almanya savas karsitiyiz kartini iyi kullaniyor, dunyayi uyutmaya calisiyor. Ne yazik ki, insanoglu herseyi cabuk unutuyor. Iste diplomasi denen oyunun cilvesi bu.

Once saglik...

Hasretle...

Alim & Rachel ERGINOGLU


03.02.2002 - 24.02.2002

MYANMAR (BURMA)


Benim cocuklugumdan hatirladigim ismiyle Birmanya, eski ismiyle Burma, ya da yeni ismiyle Myanmar kuzeydoguda Banglades ve Hindistan, kuzeyde Cin, batida Laos ve Tayland topraklariyla cevrili 47 milyonluk bir ulke.

Gitmeli miyiz gitmemeli miyiz terddutunu yasadiktan sonra, sonunda gitmeye karar verdik. Cift motorlu Fransiz yapisi ATR, homurdanarak tekerleklerini yerden kesti ve zamana yolculuk boylece baslamis oldu.

Burma'da 3 para birimi kullaniliyor: USD, FEC ve Kyat. Yangon Havaalani'na inince karsiniza FEC (Foreign Exchange Currency) masasi cikiyor. Buradan kurtulmak mumkun degil. Degistirilmesi istenen 200 USD (adam basi) reddederek, toplam 90 USD bozdurmak suretiyle Yangon'a adim attik.

Yangon zamanin durdugu, herseyin unutuldugu kendine has bir sehir. Ilk bakista insan bir Guneydogu Asya sehrine degil de, Hindistan'a ya da Banglades'e geldigi hissine kapiliyor. Sehirde cok buyuk bir hint-musluman nufusu var. Bu nufus sehrin her bolgesine penetre ederek hem Burma irkini melezlestirmis, hem de bazi gelenek ve goreneklerini gunluk yasama sokmus. Mesela Burma'da butun erkekler Hindistan'in belli bolgelerinde giyilen 'longyi' adinda uzun bir kumas parcasini etek gibi giyiyorlar. Yine erkekler, Hintlilerin yapraga sararak cignedikleri kirmizi renkte ve feci kokan bir tutun ve yerfistigi karisimini cigniyorlar ve tad gidince kirmizi renkteki bu islak harmani tukurerek caddeleri sokaklari kirmizi bir tukuruk sanatiyla isliyorlar. Yangon'un bir diger ozelligi de 40-50 sene once uretilmis ne kadar Japon otomobili varsa hepsi aktif vaziyette burada faaliyet gosteriyor.

Yangon'da bir kac gun kaldiktan sonra ulkenin eski baskenti ve ikinci buyuk sehri Mandalay'a gittik. Kuzeydeki Mandalay'a ulasmak icin cok zorlu ve neredeyse 24 saat suren bir yolculuk yapmak gerekiyor. Otobuslerin icler acisi durumunu ve yollarin bakimsizligini sebebiyle yolculuk esnasinda yaninizdan gecen okuz arabasina gipta ile bakiyorsunuz.

Mandalay bakimsiz ve sevimsiz bir sehir. Yangon'daki koloni mimarisi binalari burada cok fazla gormek mumkun degil. Genel olarak az sayidaki gezgin Mandalay'i atlama tasi olarak goruyor ve 1-2 geceden fazla burada kalmiyor. Biz de Mandalay'da fazla kalmayarak daha kuzeye Cin sinirina bulunan Shan Bolgesi'ne yoneldik. Mandalay'dan bindigimiz dolmus taksi 3 saatte kuzeydogudaki Pyin U Lwin kasabasina getirdi bizi. Pyin U Lwin'in biz Turkler icin ayri bir onemi var. Birinci Cihan Harbi'nde Ingilizlere esir dusen bir grup Turk askeri (Filistin Cephesi'nde esir dustukleri soyleniyor)bu kasabaya getirilir. Bu askerler kasabanin en guzel yerinde enfes guzellikteki bir botanik bahcenin yapiminda kullanilirlar. Pyin U Lwin'de konustugum yasli insanlar bana bir cok farkli hikaye anlattilar bu askerlerin akibeti konusunda. Daha guneydeki Aungban sehrinde bu askerlere ait mezarlar var, ama arastirmalarima ragmen Pyin U Lwin'de herhangi bir mezarin izine rastlayamadim. Yaslilardan ikisi, cocukken botanik bahcenin icindeki golun bati kiyisinda Turk askerlerine ait mezarlari gorduklerini soylediler ama, iddialarina gore mezarlar cevre duzenlemesi esnasinda yokolup gitmis.

Pyin U Lwin'de bir kac gun kaldiktan sonra daha kuzeydeki Hsipaw kasabasina cok guzel bir tren yolculugu yaptik. Bu yolculugun en enteresan bolumu, dunyanin en eski ve uzun celik viyadugu oldugu iddia edilen Goteik Viyadugu gecisiydi. Tren gecmeden once askerler ellerinde megafonla viyadugun resminin cekilmesinin yasak oldugunu belirten bir anons yaptilar. Ben bu anons sonrasi gizli bir fotograf cektim tabii, orasi ayri. Goteik Viadugu 1900 yilinda Pennsylvania Steel Co tarafindan yapilmis ve Ingiliz Rajasindaki ilk ve tek Amerikan girisimi. Viadugun uzerinden tren 5 km hizla ilerlerken, altimizdaki kanyonun ve akan nehrin guzelligine dalip gittik.

Hsipaw'dan sonra Burma'nin Angkor'u Bagan sehrine gittik. Ucsuz bucaksiz bir ova ve uzerinde 2000 kusur kiremit rengi tapinak... Bu manzarayi sizlerin de gormesini isterdik.

Bagan'dan 17 saatlik bir yolculukla Inle Lake'e geldik. Inle golu kendine has kanallari ile Burma tarzi bir Venedik olusturmus. Insanlarin yasami golle o kadar butunlesmis ki, tarim bile golun uzerine toprak yigilarak yapilmis kucuk adaciklarin uzerinde gerceklesiyor.

Inle'den Yangon'a donus 18 saat surdu. Bu yolculuk bizi epey yordu. Yangon'a gelince iki gun boyunca uyuduk.

Burma Guneydogu Asya gezimizdeki en zorlu parkurdu, ama edindigimiz tecrube, tanistigimiz iyi insanlar ve ulkenin etkileyici guzelligi tum olumsuzluklari sildi atti.

Mektubumuzu Pyin U Lwin'de tanistigimiz 86 yasindaki Bay Brua'in ilke nedindigi su guzel sozle bitirmek istiyorum; '...giving is gaining...'

Hasretle...