Pazar, Haziran 19, 2011
Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya - 3. Baskı Yakında...
Salı, Ekim 12, 2010
Yürüme
‘Yürüme’yi bulmam uzun sürmüyor. Kitabın ince lacivert kapağında parmaklarımı gezdiriyorum. Çok zaman olduğu belli görüşmeyeli... İlk düz beyaz sayfada sevgili kardeşim Emre Ülker’in narin el yazısı ile yazdığı şu cümle var: ‘...ve canımıza bir eşle yürürüz...’... Çok anlamlı, basit ama bir o kadar derin bir cümle. Emre, bir tarih atmış mı diye bakıyorum bu sözünün altına. Atmamış, ama keşke atsaymış! 1991 olmalı, muhtemelen sonbahar...
Sararmış gazete küpürünün durduğu sayfada şöyle demiş Aruoba:
Bir yeni yolun başında duran kişi,
Bir yerden yola çıkıp bir yola düşen kişinin
Arkamda iki bin küsür kişi, önümde 10 kilometrelik taşlı ve çamurlu bir yol. Kanserle mücadele edenlere güç vermek, kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak, bizzat kendimiz ve ailelerimizin çektiği dertleri, zaman zaman dahi olsa şükretmek adına, unutmamak için bu yıl da koşuyoruz. Arkama dönüp bu muazzam kalabalığa bakarken insan nereden, nasıl yola çıktığını hatırlıyor.
Kanser ile ilk tanışdığım gün mesela... Uzun ve engebeli bir yol olduğunu söylemeliyim. Tatsız tutsuz bir şey. Ama yol işte; Aruoba’nın dediği gibi: Ufku bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar... O yol başka güzel yollara patika oldu yine de bardağa dolu tarafından bakmalı. Mesela Rachel ile, bir daha belki yapamayacağımız, herşeyi geride bırakarak çıktığımız 194 günlük seyahat...
SARS’ın bizi kovalayışı... Kim hatırlıyor şimdi onu?

Borneo’daki ‘one way ticket’lar...
Burma’da yuvarladığımız biralar...
Dağları aşışımız...
Pagodalarda dualar...
Yağmur ormanları...
Türk pilotlarının uçurduğu Myanmar Airways...
Geceliği 3 dolarlık pansiyonlar...
Ne yollardı...!! Ama daha ne yollar var hayatta. Kolay, zor, inişli çıkışlı... Hep bir umut var, gidenler de olsa; o da yolun sonu değil!
Bu 55 dakikalık yolda hiç aklımdan çıkmadınız:
Pempeler içinde uyuyan Nehir http://www.nehir-im.blogspot.com/
Dünyanın en güzel manzarasından bize el sallayan Ayfer teyze...
Her Paris seyahatinde adına bir kırmızı yuvarladığımız Safa...
Bana hep ‘güzel kardeşim’ diye seslenen Oğuz Açan...
Ruhu da kendi gibi melek olan AKM’nin eski doktoru Melek hanım...
Yemek sonraları yürüyüşlerde güzel sohbetine hasret kaldığım Şaban Yıldırım...
Keşke tanışabilseydim dediğim David...
Uzak ve yüksek bir yoldan bizi izlediğinizi, kolladığınızı biliyor ve hissediyorum.
Ve tabii bu yıl da maddi manevi desteğini eksik etmeyen aileme, kardeş ve dostlarıma da binlerce teşekkür:
Rach, Keira Mavi, Daniel Paşa...
Annem, Babam...
Ayşem, Win, Kerem, Zeynep, Alim Jr., Suzan Bal ve Omer...
Parisli Ülkerzadeler (Aslı Sunaç Ülker ve sözünden çıkmadığı beyi Emre Ülker)
Semin Gümüşel...
Selim Tuncel, Sibel Özsoy...
Hadi Elazzi...
Sally...
Di ve Rupert...
Emma ve Leon...
Gonzalo Shoobridge...
Her daim bana gaz veren; her fırsatta kah çölde, kah Avrasya maratonunda hayır kurumlarına sonsuz destek için koşan, yollara düşen Hürriyet yazarı Yonca Tokbaş...
Ve tabii ki bu yıl özellikle onun için de koştuğum, gördüğüm en iyi savaşçılardan biri Şule Ayral... (ayrıca yüreği çok büyük bir ailesi var, okuyun...)
www.suleayral.blogspot.com
Salı, Temmuz 06, 2010
Kıbrıs Türk Havayolları Battı, Atlas Jet Kulağının Üstüne Yattı
Perşembe, Haziran 03, 2010
Şairin cevabı...
Evlat
Pazartesi, Nisan 26, 2010
Gözümden İngiltere: Zaman Yönetimi
Maalesef, doğu ile batı arasında kalmış biriyim. Batıda doğulu, doğuda batılı... Kimseye yaranmak mümkün değil. Hele iş "zaman yönetimi"ne gelince işte o daha da beter! Hele İngiltere'deyseniz.
Genelde randevulara geç kalmamaya çalışırım. Bekletmekten de, bekletilmekten de pek hoşlanmam. Zamanın değerine önemine hep inandım. Onu iyi kullanmaya dikkat ettim. Ayni zamanda, başkalarının zamana bakışını gözlemledim, anlamaya çalıştım, saygı gösterdim ama itiraf etmeliyim ki İngiltere'ye göç edince sudan çıkmış balığa döndüm.
Yıllar evvel Oxford'da bir yemeğe davetliyim. Akşam altı buçukta bekliyoruz dediler. Gideceğim yere elim boş gitmeyeyim, bir çiçek, bir şişe şarap alayım dedim. Süpermarkette biraz fazla oyalandım. Çiçeği, şarabı aldım ama vardığımda saat 7'yi biraz geçiyordu. Tabii ev sahibi nezakketten bir şey demedi ama bozulduğunu anladım. Megerse yemek oncesi icin aperatif bir seyler hazirlamis. Maalesef ben gec kalinca, firinda hazir bekleyen ve soguk bir halta benzemeyecegi icin bir an evvel tabaklara servis edilmesi gereken ana yemege gectik ve boylece ev sahibimin aperatif hazirligi bir anlamda ziyan oldu.
Farklılıkların, kültürün, kendi toprağında doğru olduğu dersini buna benzer bir kaç tecrübeden sonra öğrendim. Oysa ki bizde zamana yonelik esneklikler cok buyuk sorunlar yaratmaz. Biraz gecikme normal karsilanir. Hele buyuk sehirlerde yasaniyorsa trafigin, toplu tasimaciligin insafina kalinir. Akdenizli olusumuz da zaman bakisimizi etkiler. Rahatizdir. Amma da kasıyorlar diye düşünürüz dakik olmaya calisanlari gorunce. Ne olacak yani yarım saat geç kalmışsak...? Aslında yaptığımız kendi doğrumuzun diğer kulturlerde de doğru olması gerektiği düşüncesinden başka bir sey değildir. Bizim doğrumuz kimi kültürlerde yanlış olabiliyorsa, yine aynı şekilde bize ters ya da garip gelen de yine başka topluluklarda doğru olabiliyor. Bu yemek tecrübesinden sonra adımız çıktı. Ne zaman bir yere gidecek olsak, ya da saat konuşsak, insanlar "Turkish time or English time?" diye tiye almaya başladılar. Biz de öyle böyle Ingiltere'deki zamana yönelik adetleri öğrendik, alıştık. Burada isin ozu cok basit, iki elin kanda olsa gecikmeyeceksin. Bu kulturde gecikmek ayip!
Esneklik dedim. Evet! Esneklik bazen isi kolaylastiriyor. Mesela, bizde acil bir tesisat ya da elektrik isi olsa hemen bir "Mahmut Usta" bulunur. Isi cok da olsa, usta bir yolunu bulur o gun gelip tamiri yapar. Oysa, burada zamana yonelik esneklik Akdeniz'deki gibi olmadigi icin ajandasi iki hafta dolu olan bir tamirciye, babanizin oglu dahi olsa birakin ayni gunu, uc gun sonraya bile is yaptirmak mumkun degildir. Musluk borusu patladi mi, kombi bozuldu mu icinizden "La la, la la la la la laaa la la laaa la la bir baskadir benim memleketim..." sarkisini soylemek gelir.
Zamani yonetmek konusunda sevgili kayinvalidem Diana Ingiliz toplumu carpi ondur. Zamanin kitabini yazmis bir Britanyali'yi bile cebinden cikarabilir. Rachel kizimiz Mavi'ye bir kac aylik hamileyken, Diana'dan bir mail aldim. "25 Ekim saat 16.00'da Irlanda'dan gelecek aile dostumuz Mr. and Mrs. XYZ bebeginizi gormek istiyor. Bizim evde hepinizi caya bekliyoruz. Bir kac gun icinde uygun olup olmadiginizi bildirebilir misiniz?". Daha Ocak ayindaydik. Doguma en azindan alti ay daha vardi. Yani bizim deyisle "Kim oleee kim kalaaa...". Tabii ne denir! Bizim atasozunu cevir Ingilizce'ye cevirebilirsen! Eh peki buyururuz dedik, ama ben saskinim. Bu arada, isi dalgaya alip surekli kayinvalideye takiliyorum. "Biz, 2023 yili Nisan ayinin 22'sinda size sabah kahvesine gelecegiz. Saat 11 uygun mudur?". Velhasil aradan epey bir vakit gecti. Mavi dogdu. Ben Diana'nin cay davetini coktan unutmusum. Ekim'e girdik. Ayin 25'i oldu ve ister inanin ister inanmayin Irlandali aile dostlari geldiler ve kayinvalidemde cay partisi gerceklesti.
Zamana algisi iste bu kadar farkli dogu ve batida. Kisacasi, bana misafir gelen dostlar "cok Ingiliz olmussun" diye kizmasinlar. Beterin beteri var!
Perşembe, Şubat 11, 2010
Unutmamak... Nihat Akkaraca...

Salı, Ocak 26, 2010
Gözümden İngiltere: Neye Niyet Neye Kısmet?

Köylüler tabi ' Tamam doktor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.
Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.
Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, 'Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey' falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: 'Makattan verin dedi doktor' der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine.
Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: 'Çok kızacak doktor, çok! ' diye.
Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: 'Ben çok kızacak demiştim size; gö.... sokun dedi'.
Perşembe, Ocak 07, 2010
Bahanemiz Oğlan...
Ana İngiliz, baba da Türk olunca iki isim verdik. Daniel Paşa... Çoğu arkadaşım şaka ediyorum zannetti. Etmediğimi gören "öyle isim mi olur!" dedi. Bal gibi olur. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Hasan Paşa var da bizim ki Paşa olunca "olmaz". Olur olur... Ben de böylece paşa babası oluyorum. Tabii oğlan askere gidince çok eğlenecek, o kesin!
Paşa Bey izin verdiğinde yazacağım söz. Sırada bir Mısır yazısı var. Sonra bir dolma kalem... 2010'da İngiltere'ye ilişkin ilginç anılarımı da karalayacağım. Yakında görüşmek üzere!
Cuma, Ekim 30, 2009
Yıldızların Yere İndiği Gün...



Resim 1: Dedem İsmail Hakkı Bey (sağ başta) - Bu fotoğrafın arkasına dedem el yazısı ile 1928 Mudurnu notunu düşmüş. Gorev sebebiyle mi Mudurnu'daydi, kim bilir?
Resim 2: Dedem İsmail Hakkı Bey (sol başta) - Bu fotoğrafın arkasına da 1928 yazılmış. Muhtemelen fotoğraftaki diğer zatlar ilçenin önde gelenleri.
Resim 3: Babam ilkokul arkadaşları ile (üçüncü diz çökmüş sıra, sağdan dördüncü - sağ ve solundaki arkadaşları Memduha ve Muharrem). Yıl 1944...
Salı, Ekim 13, 2009
Koş(ma)!



Perşembe, Eylül 17, 2009
Cancer Research 10k Run - Kanser Arastirmalarina Destek icin 10 km...

Thanks for visiting my CANCER RESEARCH 10k Run fundraising page.
Another year, another run... Last year's event was a fantastic, memorable experience. With your donations I raised £ 925. You are all great, thank you so much for your support!
Don't forget, a small drop can create a lake!
Salı, Ağustos 18, 2009
Dalaman Havaalanı - Toplu Taşıma(ma)cılık



Cumartesi, Ağustos 15, 2009
İki Dakika...
Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yagmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin... Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmiş ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neseyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarim ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh söyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dişar çık
Yagmur varsa islan, günes varsa isin, hatta üsü hava soguksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla,köpek görürsen okşa ,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi degil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım
hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
Can Yücel
Salı, Temmuz 07, 2009
Turuncu kokan dünya ve bir okurun mektubu!
Ben Marmara Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliği mezunu (mezun olalı 2 hafta oluyor :) Coğrafya Bölümünde Yüksek Lisansa başlamış olan (2 gün oldu :) alelade bir öğrenciyim. 5 Yıllık öğrencilik hayatımda bana hep destek olan çok kıymetli Hocam Doç. Dr. Nuran TAŞLIGİL, sizin kendisi için imzalamış olduğunuz kitabınızı okumam için bana verdi. Nuran Hanım benim gözümde azim denen şeyin vücut bulmuş halidi zira lösemiyi yenip kariyerine kaldığı yerden devam eden, önemli çalışmalara imza atmış kelimelerle tasvir edilemeyecek birisidir. Aramızda öğretmen - öğrenci ilişkisi çoktan geçti ve yakın bir dostluk oluştu.
Her neyse günlerden birgün mezuniyetime aylar kala (7 hafta) her zaman ki kronik ağrılarım yüzünden yine doktora gittim, klasik ilaçlarımı alıp sınav döneminde rahatlamayı umuyordum. Derken çeşitli tetkikler, tahliller v.s. doktor kalınbağırsakta birşey (!) tespit ettiğini söyledi. Bu esnada klasik şeyleri bende hissettim, boğaza bişeyin düğümlenmesi, yutkunma, soğuk ter v.s. Aradaki o münasebetsiz birkaç haftada herşey oldu ve bitti kötü huylu değil iyi huylu olduğu açığa çıktı, derin bir "OHHHHH" ardından farklı bir hayata başlayış. Hocam en az annem kadar üzülmüş ve endişelenmişti. Şimdi herşey yolunda (birde şu ilaçları şaşırmadan sırasıyla ve düzenli içmeyi öğrensem), mutluyum, kariyerime devam edicem, malum sayısını hatırlamadığım yığınla sınava girip çıkıyorum. Ama ben eski ben değilim gibi geliyor, bu işleri yapan Güven başka bir Güven sanki.
Hocam tamda bu dönemde kitabınızı ödünç verdi bana ve dün akşam elime alıp 33. sayfaya kadar geldim ve gece yatakta hemen size yazmak isteği doğdu içimde, niçin veya neden bilmiyorum yazmak istedim işte, belki ortak kaygılar, endişeler belki coğrafya tutkumuz bilemiyorum. Kitabın coğrafi kısmının apayrı duygular içerdiğine şüphem yok, ama sanırım kitabın o bölümüne gelmem biraz zaman alıcak, çünkü her okuduğum satırda yarım saat hülyalara dalıyorum :) Kendim bu esnada ne yapmıştım diyorum, oysaki sizin sıkıntınızın çeyreğini bile yaşamamıştım, ama o korkuyu çok iyi biliyorum, gerçi korku mu bunun adı bilmiyorum. Sadece bildiğim şey bu güzel eseri birazcık eli titreye titreye okuduğum, ne bileyim korktum işte biraz...
Neyse şu an sevgili Keira Mavi (Sanıyorum artık pıtır pıtır koşuşturmaya başlamış olmalı) ve Rachel'e sevgiler, gerçekten çok şanslı birisiniz, sahip olduğunuz bu iki değerli varlık ve bir coğrafyacının dahi gidip göremeyeceği yerleri görmüş olabilmek büyük saadet doğrusu...
Çok uzattım belki biraz saçmaladım ama dedim ya size yazmak istedim hepsi bu,
Kendinize dikkat edin, görüşmek ümidiyle,
Saygılarımla;
Güven Şahin (Akademisyen aday adayı)
Pazartesi, Haziran 01, 2009
Kitabın Yurtdışı Siparişi
Teşekkürler!
http://www.tulumba.com/storeItem.asp?ic=zBK333559GA910
Pazar, Nisan 19, 2009
Sevgili Okur...
Geçen gün kitabımın bir kopyasını 2,5 yaşındaki kızım Mavi için imzalayıp kütüphanenin uzak raflarından birine koydum. Bunun ne kadar güzel bir his olduğunu anlatamam. Kızım o kitaba iyi bakarsa çocuğuna, çocuğu kendi çocuğuna, torun kendi torununa... Ölümsüz hissetmek böyle bir şey olsa gerek. Hani biz bir iki satır karaladık da onun budalası olduk ama Yaşar Kemal, Buket Uzuner, Deniz Kavukçuoğlu, Oruç Aruoba, Demir Özlü, Nadir Paksoy kim bilir ne hisseder kitabının o ilk boş sayfasına, okur adına, ya da bir sevdiği için mürekkebini kağıt ile buluştururken...? Hemingway'in, Tolstoy'un, Müfide Ferit Tek'in, Cemal Süreyya'nın, Can Yücel'in çocuğu, torunu ne hisseder kitabı eline alınca...?




.jpg)











