Pazar, Haziran 19, 2011

Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya - 3. Baskı Yakında...



Kitap yazmak zor iş ancak onu yayınlamak inanın bin kat zor, hele memlekletimizde! Yayınlamakla da bitmiyor, Orhan Pamuk değilseniz, kitabın dağıtımı okuyucuya ulaşması da ayrı bir sorun. Yazarak geçineceğini düşünenlerin moralini bozmak istemem ama, bu işten para kazanmak bir yana cebinizden neredeyse harcama yapar duruma düşüyorsunuz. Emeği zaten geçiniz... Telif... O da ne ola? İki baskı yaptık, tek kuruş veren olmadı. Zaten oradan gelecek üç kuruş hayır olarak bir kuruma gidecekti. O da kısmet olmadı. Yani uzun lafın kısası yazdığınız çocuğunuza, torununuza hatıra kalacak. Kötü bir şey mi? Değil. Ben isterdim, mesela en azından büyüklerimin el yazısı günlükleri bize ulaşabilseydi. Bırakın onu eski resimler bile yok denecek kadar az...

Ayrıca, kitabınızı okumayı arzu etmiş, yazdıklarınıza kıymet vermiş hiç tanımadığınız okurlar ile bir gönül bağı oluşuyor. Uzaklardan gelen bir email, bir teşekkür tarifi imkansız müthiş bir mutluluk veriyor. Paylaşmanın verdiği hazzın yanı sıra yalnız olmadığınızı hissediyorsunuz. Hayatta başka ne ister ki insan! 

En azından daha önce fırsatı olmamış yakınlar, arkadaşlar, dostlar okur diye düşünüyorum bu sefer yazdıklarımı. Temennim bu... Baskısı tükendiği için arayıp da kitabı bulamamış okurlar en azından bu sefer rahatlıkla kitaba ulaşabilecekler. Üçüncü baskı şu aşamada sadece online satılacak. Amazon.com, Lulu ya benzer online satıcılardan elde etmek mümkün olacak. Eğer 'Kindle' kullanıcısıysanız, kitabı artık download etme şansı da var.

Bir iki hafta içinde sizlerle kitabın link bilgilerini paylaşacağım. Bugüne kadar göstermiş olduğunuz destek için çok teşekkür eder, Oxford'dan selam ederim. 

Salı, Ekim 12, 2010

Yürüme

Sonbahar… Kütüphanemin önünde durmuş parmağımla kitapları tarıyorum. Aklımda ‘Yürüme’ var... Oruç Aruoba’yı uzun bir süre elime almayıp da şimdi onu tarifsiz bir istekle okumak düşüncesinin tamamen bir tesaadüf olmadığını biliyorum. Bu mevsim adım atma, yürüme ve koşma mevsimi. Bir anlamda yola çıkış...

 
‘Yürüme’yi bulmam uzun sürmüyor. Kitabın ince lacivert kapağında parmaklarımı gezdiriyorum. Çok zaman olduğu belli görüşmeyeli... İlk düz beyaz sayfada sevgili kardeşim Emre Ülker’in narin el yazısı ile yazdığı şu cümle var: ‘...ve canımıza bir eşle yürürüz...’... Çok anlamlı, basit ama bir o kadar derin bir cümle. Emre, bir tarih atmış mı diye bakıyorum bu sözünün altına. Atmamış, ama keşke atsaymış! 1991 olmalı, muhtemelen sonbahar...

Kitabın sayfalarının arasında gezinirken, eski bir dostun gazeteden kesip sakladığım ölüm ilanı ile karşılaşmam, onun, benim bu yazıyı yazacağımı bilip kendini hatırlamamı istemesi olmalı!

Sararmış gazete küpürünün durduğu sayfada şöyle demiş Aruoba:

 Bir yeni yolun başında duran kişi,
henüz hiçbir şey bilmiyordur: Ufku,
bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar,
ilk yol ayırımına kadar uzanır ancak
- ama bir şeyden emindir:
Yürüyeceğinden...

Bir yola çıkan kişinin varacağı, varabileceği
yerleri önceden kestirmeğe, düşünmeğe,
düşlemeğe, çalışmaması gerekir
- varacağı yerleri belirleyen,
kendi adımları olacaktır.

Bir yerden yola çıkıp bir yola düşen kişinin
Adımlarını yöneten, kendi iç devinim ilkeleridir
o yeri bırakan da odur,
o yola çıkan da, o...

Yol çok büyük bir kavram aslında. Hani hayatı bir yol olarak düşünürsek bu sadece bir vasıtaya binilerek yapılan bir eylemdeki güzergah değil sadece. Hayatın her evresi; alışveriş için çıkılanından tut da, Sri Lanka’ya gitmek için olanı da... her adım, her yürüme, her koşu ve her saniye bir yol.



Arkamda iki bin küsür kişi, önümde 10 kilometrelik taşlı ve çamurlu bir yol. Kanserle mücadele edenlere güç vermek, kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak, bizzat kendimiz ve ailelerimizin çektiği dertleri, zaman zaman dahi olsa şükretmek adına, unutmamak için bu yıl da koşuyoruz. Arkama dönüp bu muazzam kalabalığa bakarken insan nereden, nasıl yola çıktığını hatırlıyor.




Kanser ile ilk tanışdığım gün mesela... Uzun ve engebeli bir yol olduğunu söylemeliyim. Tatsız tutsuz bir şey. Ama yol işte; Aruoba’nın dediği gibi: Ufku bir kaç adım ötedeki ilk dönemece kadar... O yol başka güzel yollara patika oldu yine de bardağa dolu tarafından bakmalı. Mesela Rachel ile, bir daha belki yapamayacağımız, herşeyi geride bırakarak çıktığımız 194 günlük seyahat...


SARS’ın bizi kovalayışı... Kim hatırlıyor şimdi onu?







Borneo’daki ‘one way ticket’lar...






Burma’da yuvarladığımız biralar...




Dağları aşışımız...


Pagodalarda dualar...






Yağmur ormanları...






Türk pilotlarının uçurduğu Myanmar Airways...




Geceliği 3 dolarlık pansiyonlar...





Ne yollardı...!! Ama daha ne yollar var hayatta. Kolay, zor, inişli çıkışlı... Hep bir umut var, gidenler de olsa; o da yolun sonu değil!




Bu 55 dakikalık yolda hiç aklımdan çıkmadınız:


Pempeler içinde uyuyan Nehir http://www.nehir-im.blogspot.com/

Dünyanın en güzel manzarasından bize el sallayan Ayfer teyze...

Her Paris seyahatinde adına bir kırmızı yuvarladığımız Safa...


Bana hep ‘güzel kardeşim’ diye seslenen Oğuz Açan...


Ruhu da kendi gibi melek olan AKM’nin eski doktoru Melek hanım...


Yemek sonraları yürüyüşlerde güzel sohbetine hasret kaldığım Şaban Yıldırım...


Keşke tanışabilseydim dediğim David...


Uzak ve yüksek bir yoldan bizi izlediğinizi, kolladığınızı biliyor ve hissediyorum.


Ve tabii bu yıl da maddi manevi desteğini eksik etmeyen aileme, kardeş ve dostlarıma da binlerce teşekkür:

Rach, Keira Mavi, Daniel Paşa...

Annem, Babam...

Ayşem, Win, Kerem, Zeynep, Alim Jr., Suzan Bal ve Omer...


Parisli Ülkerzadeler (Aslı Sunaç Ülker ve sözünden çıkmadığı beyi Emre Ülker)

Semin Gümüşel...

Selim Tuncel, Sibel Özsoy...

Hadi Elazzi...


Sally...


Di ve Rupert...


Emma ve Leon...


Gonzalo Shoobridge...


Her daim bana gaz veren; her fırsatta kah çölde, kah Avrasya maratonunda hayır kurumlarına sonsuz destek için koşan, yollara düşen Hürriyet yazarı Yonca Tokbaş...


Ve tabii ki bu yıl özellikle onun için de koştuğum, gördüğüm en iyi savaşçılardan biri Şule Ayral... (ayrıca yüreği çok büyük bir ailesi var, okuyun...)

www.suleayral.blogspot.com

Evet hayat bir yol. Koşmasanız da yürümeye devam!

Not: Bu yıl kendi rekorumu kırarak 10 kilometreyi 55 dakika 35 saniyede tamamladım. Bir hafta her yerim ağrıdı ama olsun unutulmaz günlerden biriydi.


Salı, Temmuz 06, 2010

Kıbrıs Türk Havayolları Battı, Atlas Jet Kulağının Üstüne Yattı


"Bizim 35 senede yapamadığımızı, Türkler bir günde yaptılar" diye bizimle alay eden Rumlar haklı! 1974 beri ambargo altında olan, uluslararası platformda tanınmayan (Sayın Başbakan'ın kankalarının da tanımadığını özellikle not etmek gerekir), ama herşeye rağmen akıllı bir taktikle, yıllardır KKTC bayrağını o ülkelerin havaalanlarına indirip bir anlamda kendini "de facto" olarak tanıtan bir ülkenin havayolunu dümdüz ettiler.

"Yok merak etme, Atlas Jet KTHY'yi aldı kurtardı" diyenlerin ne kadar haklı olduklarını zaman bize gösterecek ancak şu anki duruma bakıldığında KTHY'nin kimliği yok olmuş durumda. Tüm ofisleri kapalı. Bütün uçakları yerde. Nereden mi biliyorum çünkü 30 Temmuz için KTHY ile maaile Gatwick-Dalaman uçacaktık da ondan!

Atlas Jet, şu an itibariyle %51'ine sahip olduğu bir havayolunun daha önce uçtuğu parkurlardaki uçuşlarını gerçekleştiremiyor. Daha komiği müteselsil sorumluluk kabul edip biletlerimizin parasını iade etmeye bile yanaşmıyor. Bilet iadesi için KTHY'ye ile irtibata geçmeliymişiz. Şaka eder gibi! Sanki KTHY'nin kapı duvar olduğunu bilmiyorlar. Peki haksızlık etmeyeyim. Mancester-Antalya uçuyorlarmış... tavsiyeleri şu: Efendim Mancester'a gidecekmişiz, eğer uçakta yer olursa alıp bizi Antalya'ya götüreceklermiş! İyi de benim biletim Dalaman'a... Bir de kalkıp çoluk çocuk o kadar yol yapıp Mancester'e gidecegim, ya uçağında yer yoksa! Hadi bakalım!

Atlas Jet'in sloganı "Yolcusunu en çok seven havayolu". Aman sevgin sana kalsın bana bilet paramı ver diyor yolcular!

Atlas Jet kulağının üstüne yatmaya devam etsin ama beni esas korkutan uçuş güvenliği. Bu kadar kargaşa içerisinde uçakların bakımları umarım sağlıklı bir biçimde gerçekleşiyordur.


Olan oldu, bizim bilet yandı. Ama esas olan Kıbrıs turizmine oldu... Rum haklı... 35 senede yapamadıklarını bir günde yaptık. Çok şükür 'Cyprus Airways'den uçak verelim, yardımcı olalım birader' demek akıllarına gelmiyor!


Perşembe, Haziran 03, 2010

Şairin cevabı...



'Beni ağlatma evlat...Alim...diğer evlatları görmek ve başlarını koklama şansım olacak mı?'

Ve böyle bir insandır Hulki Aktunç, size kıymet veren... Aradan daha oniki saat bile geçmemişken verdiği cevap  ile esas o bizi ağlatmıştır. Bu soruyu bir süre önce kendime de sorduğumu nereden bilmiştir?

Sanatçı, şair, yazar toplumların anası babasıdır... ve hepimiz onların evladı. 


Evlat

Ailemden uzak bir Ankara günüde, onu ilk tanıdığımda, ondan duyduğum ilk söz "evlat"dır. Ve o günden sonra "evlat" sözü beni hep etkilemiş, günün birinde baba olursam kendi çocuğuma "evlat" deme arzusu hep belleğimin bir köşesinde durmuştur.

Biz dört yatılı öğrenci, kıtlıktan çıkmış gibi, masaya gelip giden yemekleri nefes dahi almadan silip süpürürken, o, tüm mütevaziliğiyle, bir kadeh beyaz şarap ve kibrit kutusu kadar somon füme ile idare etmiş; bizim şaşkınlığımızı anladığında "sizin tatlı tatlı yemenizi seyrediyorum, bu bana yeter" demiştir.

Onsekiz yaşın aşklarında hep onun şiirleri vardır. "İnsan aşklarının külüdür" derken, onu çok daha sonraları anlayacağımızı elbet düşünmüştür. Her insanın bir "Istıraplar Ansiklopedisi" olduğunu bilmiştir. Bir gece çok çok uzaklarda, kuzeyde, gecenin ortasında, yalnızlığın hüznüne bürünmüş onun dizeleri arasında gezinip düşüncelere dalacağımı; onun değimi ile "sönmemiş dizeler" arasında dolaşacağımı; uykuda olan iki çocuğuma "evlat" diyebilecek olmanın hazzını tatmak için sabırsızlıkla sabahı beklediğimi de bilmiştir belki de Hulki Aktunç, Hulki ağabey... Kim bilir?

"Durup durup şarkılar mırıldanan bir kızın,
Aklından geçivermem değilse nedir şiir"
Hulki Aktunç




Pazartesi, Nisan 26, 2010

Gözümden İngiltere: Zaman Yönetimi



Maalesef, doğu ile batı arasında kalmış biriyim. Batıda doğulu, doğuda batılı... Kimseye yaranmak mümkün değil. Hele iş "zaman yönetimi"ne gelince işte o daha da beter! Hele İngiltere'deyseniz.

Genelde randevulara geç kalmamaya çalışırım. Bekletmekten de, bekletilmekten de pek hoşlanmam. Zamanın değerine önemine hep inandım. Onu iyi kullanmaya dikkat ettim. Ayni zamanda, başkalarının zamana bakışını gözlemledim, anlamaya çalıştım, saygı gösterdim ama itiraf etmeliyim ki İngiltere'ye göç edince sudan çıkmış balığa döndüm.

Yıllar evvel Oxford'da bir yemeğe davetliyim. Akşam altı buçukta bekliyoruz dediler. Gideceğim yere elim boş gitmeyeyim, bir çiçek, bir şişe şarap alayım dedim. Süpermarkette biraz fazla oyalandım. Çiçeği, şarabı aldım ama vardığımda saat 7'yi biraz geçiyordu. Tabii ev sahibi nezakketten bir şey demedi ama bozulduğunu anladım. Megerse yemek oncesi icin aperatif bir seyler hazirlamis. Maalesef ben gec kalinca, firinda hazir bekleyen ve soguk bir halta benzemeyecegi icin bir an evvel tabaklara servis edilmesi gereken ana yemege gectik ve boylece ev sahibimin aperatif hazirligi bir anlamda ziyan oldu.

Farklılıkların, kültürün, kendi toprağında doğru olduğu dersini buna benzer bir kaç tecrübeden sonra öğrendim. Oysa ki bizde zamana yonelik esneklikler cok buyuk sorunlar yaratmaz. Biraz gecikme normal karsilanir. Hele buyuk sehirlerde yasaniyorsa trafigin, toplu tasimaciligin insafina kalinir. Akdenizli olusumuz da zaman bakisimizi etkiler. Rahatizdir. Amma da kasıyorlar diye düşünürüz dakik olmaya calisanlari gorunce. Ne olacak yani yarım saat geç kalmışsak...? Aslında yaptığımız kendi doğrumuzun diğer kulturlerde de doğru olması gerektiği düşüncesinden başka bir sey değildir. Bizim doğrumuz kimi kültürlerde yanlış olabiliyorsa, yine aynı şekilde bize ters ya da garip gelen de yine başka topluluklarda doğru olabiliyor. Bu yemek tecrübesinden sonra adımız çıktı. Ne zaman bir yere gidecek olsak, ya da saat konuşsak, insanlar "Turkish time or English time?" diye tiye almaya başladılar. Biz de öyle böyle Ingiltere'deki zamana yönelik adetleri öğrendik, alıştık. Burada isin ozu cok basit, iki elin kanda olsa gecikmeyeceksin. Bu kulturde gecikmek ayip!

Esneklik dedim. Evet! Esneklik bazen isi kolaylastiriyor. Mesela, bizde acil bir tesisat ya da elektrik isi olsa hemen bir "Mahmut Usta" bulunur. Isi cok da olsa, usta bir yolunu bulur o gun gelip tamiri yapar. Oysa, burada zamana yonelik esneklik Akdeniz'deki gibi olmadigi icin ajandasi iki hafta dolu olan bir tamirciye, babanizin oglu dahi olsa birakin ayni gunu, uc gun sonraya bile is yaptirmak mumkun degildir. Musluk borusu patladi mi, kombi bozuldu mu icinizden "La la, la la la la la laaa la la laaa la la bir baskadir benim memleketim..." sarkisini soylemek gelir.

Zamani yonetmek konusunda sevgili kayinvalidem Diana Ingiliz toplumu carpi ondur. Zamanin kitabini yazmis bir Britanyali'yi bile cebinden cikarabilir. Rachel kizimiz Mavi'ye bir kac aylik hamileyken, Diana'dan bir mail aldim. "25 Ekim saat 16.00'da Irlanda'dan gelecek aile dostumuz Mr. and Mrs. XYZ bebeginizi gormek istiyor. Bizim evde hepinizi caya bekliyoruz. Bir kac gun icinde uygun olup olmadiginizi bildirebilir misiniz?". Daha Ocak ayindaydik. Doguma en azindan alti ay daha vardi. Yani bizim deyisle "Kim oleee kim kalaaa...". Tabii ne denir! Bizim atasozunu cevir Ingilizce'ye cevirebilirsen! Eh peki buyururuz dedik, ama ben saskinim. Bu arada, isi dalgaya alip surekli kayinvalideye takiliyorum. "Biz, 2023 yili Nisan ayinin 22'sinda size sabah kahvesine gelecegiz. Saat 11 uygun mudur?". Velhasil aradan epey bir vakit gecti. Mavi dogdu. Ben Diana'nin cay davetini coktan unutmusum. Ekim'e girdik. Ayin 25'i oldu ve ister inanin ister inanmayin Irlandali aile dostlari geldiler ve kayinvalidemde cay partisi gerceklesti.

Zamana algisi iste bu kadar farkli dogu ve batida. Kisacasi, bana misafir gelen dostlar "cok Ingiliz olmussun" diye kizmasinlar. Beterin beteri var!

Perşembe, Şubat 11, 2010

Unutmamak... Nihat Akkaraca...


'Datça'da zaman yekparedir.


Dün, bugün, yarın yoktur.'


Nihat Akkaraca (1931 - .....)


Datça bilgesini kaybedeli bir yıl oldu nasıl derim şimdi ben bu cümleden sonra. Belki Datça'da ölüm de yoktur... Ve hep yaşam... Dalgaların sahile vurup da kumları her kucaklayışında... Çam iğnelerinin Kargı'dan esen rüzgarla her savruluşunda... Unutmamaktır...


Tanrı, her kuluna Nihat Abi'ninki gibi üretken ve de sevgi ile dolu bir yaşam versin!


19 Ocak 2009 - Nihat Akkaraca'nın kaleminden...


Gezgin ve Köyün Bilgesi


Boş zamanlarında etraftaki köyleri yaya olarak dolaşır, bundan büyük bir zevk alırdı. Biraz önce geldiği köy sanki terkedilmiş gibiydi. İn cin top oynuyordu. Birini bulup sebebini öğrenecek hem de bundan sonraki köyün yolu hakkında biraz bilgi alacaktı..Köyün içinde biraz yürüdü, caminin yanına gelince bir yaşlı gördü. Güneşe karşı, duvarın dibine çökmüş, sırtını caminin duvarına dayamış, yola bir şeyler yazmak istiyormuş gibi elindeki çomakla önündeki toprağa çizgiler çiziyor hem de güneşleniyordu. Uzun, beyaz sakallarıyla yaşı seksenin üstünde gösteriyordu. Yüzündeki durgunluk ve aldırmazlıktan, bu dünyada onca yıl boşuna yaşamadığı anlaşılıyordu.
Gezgin, İhtiyarın karşısına dikildi, selamlaştıktan sonra köyün neden bom boş olduğunu sordu: İhtiyar:“Bütün köy halkı, çoluk çocuk ağanın imecesine gittiler. Akşama gelirler.” dedi.
“Ya, öyle mi? Peki, ben Mandalı köyüne gitmek istiyorum kaç saat çeker buradan?
İhtiyarın cevabı:“Sen yoluna yürü bakalım.
”Gezgin, İhtiyarın onu iyi anlamadığını düşünerek üsteledi:“Amca , Mandalı köyüne kaç saatte gidebilirim, onu sordum sana!
”Cevap gene aynı:“Sen yoluna bi' yürü bakalım…
Gezgin, ihtiyarın bilgi vermek istemediğini düşündü, kızarak kendi kendine konuştu; “Ulan burada köyün bunağıyla mı uğraşacağım,” diyerek adımlarını açtı. Elli metre uzaklaşmıştı ki, ihtiyarın seslendiğini duydu:
“İki buçuk saatte gidersin!”
“Çattık belaya!” dedi kendi kendine gezgin.
İhtiyara doğru döndü:“E, amca! Deminden beri ben de sana onu soruyordum, madem biliyordun neden o zaman söylemedin?”İhtiyarın cevabı oldukça bilgeceydi:“Oğlum ben senin yürüyüşünü görmeden, Mandalı’ya kaç saatte gideceğini nasıl bilebilirdim?..







Salı, Ocak 26, 2010

Gözümden İngiltere: Neye Niyet Neye Kısmet?



'Ada'da her gün bir yaşıma daha giriyorum. Bu hızla gidersem herhalde kısa sürede 180-200'ü bulacağım. Kimi zaman şaşkınlığımı anlatmaya kelimeler yetmiyor. Buna kültür farklılığı mı dersiniz yoksa kültür şoku mu bilemem! Ben 13 yıldır körle yatıyorum ve kısmen şaşı oldum ama bazı günler sanki bu ülkeye dün sabah ayak basmışım gibi geliyor! Peki gerçekten bu ülkeye yeni ayak basanlar! Onlara acımalı mı, yoksa çok eğlenecekleri için sevinmeli mi?
Her yıl olduğu gibi bu sene de aile ve de arkadaşlar arasında Noel hediye limitini 10 pound olarak belirledik. İşin güzel tarafı, hediye alınacak kişi ihtiyacı olan neyse onu söyledi de herkes o adamı yoran hediye arama kabusundan kurtuldu, alışveris nispeten kolaylaştı. Adını ifşa ederek kendisini uluslararası topluma malzeme etmek istemediğim, hediye alacağım arkadaşımla aramızda geçen muhabbet epey ilginçti...! Bu sohbetin, bloglarını keyifle takip ettiğim seyyah Dr. Bora Bilgin'in (http://www.benbugunbunuogrendim.blogspot.com/), çok hoşuna gideceğinden kuşkum yok!
- Selam T! Söyle bakalım sene sana ne alacağız?
- İki adet Sure marka deodorant... ikisi 5 pound eder zaten... Bir de hmmm...
-Söyle söyle çekinme, 10 poundu geçersek de canın sağolsun, alırız.
- Peki ama gülme... İki kutu da Anusol lütfen.
Yüzüne gülmedim elbette. Hepimizin hemoroid sorunu yaşaması normal ama Noel hediyesi olarak hemoroid kremi almak komik oluyor tabii. Bütün ciddiyetimi takınarak...
- Olur böyle sorunlar dert etme, bana da askerde olmuştu.
Diyebildim hafif bir tebessüm ile.
- Yok canım hemoroid olmadım. Gözüm için istiyorum.
Türkçe konuşuyor olsaydık dil sürtçmesi yorumlayacağım ama gözün İngilizcesi karışıklık yaratacak cinsten bir kelime değil.
- Eh peki...
Cümlesi ağzımdan çıkınca, bizim arkadaş açıklama ihtiyacı hissetti.
- Anusol şişmiş göz altı torbalarına çok iyi geliyor. Kılcal damarlar zımba gibi oluyor, sürdükten kısa bir süre sonra şiş miş kalmıyor!
İngiltere'de trafik neden tersten diye bir daha sormamaya yemin ettirtecek cinsten bir durum. 'Vay be' dedim içimden 'Neye Niyet Neye Kısmet!!!!'
Vallahi ben bizzat denemedim. Hiç öyle sorular sorarak beni taciz etmeyin. Tabii kuşku yok ki aranızdan deneyecekler olabilir, orası beni hiç ilgilendirmediği gibi gözünüze gelebilecek herhangi bir zarardan da sorumluluk kabul etmem!
Hazır konu oraya gelmişken, Can Yücel'i de anmadan geçemeyeceğim.
Yazılarında 'göt' kelimesini açık açık kullandığı için mahkemeye verilen Can Yücel, mahkemedeki sözlü savunmasını 'Ne diyeyim hakim bey? Bizim köyde göte göt derler' diye bitirir, ancak öncesinde bir de fıkra anlatır mahkemede. (Can Yücel bu davadan beraat etmiştir).
Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora götürürler hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna... Doktor biraz aksidir, köylüler de kendisinden çekinirler. Doktor hastaya fitil yazar ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.

Köylüler tabi ' Tamam doktor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.
Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.

Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, 'Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey' falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: 'Makattan verin dedi doktor' der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine.

Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: 'Çok kızacak doktor, çok! ' diye.
Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: 'Ben çok kızacak demiştim size; gö.... sokun dedi'.

Perşembe, Ocak 07, 2010

Bahanemiz Oğlan...

Bloglarını yazısız bırakmayan yazarlara gıpta ediyorum. Ben maalesef "ayda bir"den öteye gidemedim. Bu sefer araya oğlan girdi. Bahanem sağlam. Bu sebeple "nereye kayboldu bu adam?" diye düşünenler böylece umarım beni anlayışla karşılarlar.

Ana İngiliz, baba da Türk olunca iki isim verdik. Daniel Paşa... Çoğu arkadaşım şaka ediyorum zannetti. Etmediğimi gören "öyle isim mi olur!" dedi. Bal gibi olur. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Hasan Paşa var da bizim ki Paşa olunca "olmaz". Olur olur... Ben de böylece paşa babası oluyorum. Tabii oğlan askere gidince çok eğlenecek, o kesin!

Paşa Bey izin verdiğinde yazacağım söz. Sırada bir Mısır yazısı var. Sonra bir dolma kalem... 2010'da İngiltere'ye ilişkin ilginç anılarımı da karalayacağım. Yakında görüşmek üzere!


Cuma, Ekim 30, 2009

Yıldızların Yere İndiği Gün...


Kucağımda bir bilgisayar ile bu satırları yazarken, buzdolabı mutfakta tam performans çalışıyor. Çamaşır makinasına 40 dakika önce koyduğum çamaşırların suyu sıkılmakta; kızım Mavi, televizyonun karşısında bir çizgi filmi ilgiyle izliyor. Masamda Honda'nın yeni çıkardığı hybrid arabanın reklamı... Çevreme şöyle bir bakıyorum. Her tarafta, her noktada elektrik. O kadar bağımlıyız ki, hani hiç olmadık bir iş gelse dünyanın başına, bir süreliğine elektriksiz kalsak, halimizi düşünmek ürkütüyor. Bulaşıklar elde yıkanacak; buzdolabındaki güzelim hellim peyniri yenmezse bozulacak; bilgisayar atılıp tavan arasından daktilo çıkacak; cep telefonu cepte süs olacak; hükümet üyeleri parti logolarını ampulden muma çevirecekler... Liste uzayıp gider, on bilim kurgu filmi çekecek kadar malzeme çıkar.

Bazı olgulara o kadar alışıyoruz, o kadar parçamız gibi hissediyoruz ki, onlar olmadan yaşamış bir kuşağın olduğunu aklımıza dahi getirmiyoruz. Oysa ki, elektriksiz günleri yaşamış büyüklerimiz var. Enerjinin öneminin her geçen gün arttığı bu dönemde Datça'ya yaptığım kısa ziyarette gördüğüm, rüzgardan elektrik üreten pervaneler beni çok etkiledi. Doğanın insana hediye ettiği rüzgarı elektriğe dönüştürmek müthiş!

Bu yaz babamla Datça'da bahçemizde oturup sohbet ederken bana yıllar önce anlattığı 'elektrik' anısını kısaca yazmasını istedim. Sağolsun beni kırmadı, hiç beklemeden kaleme sarıldı, bir iki satır karaladı benim için. Şimdi şöyle arkamıza yaslanıp babam Özdemir Erginoğlu'nun çocukluğuna gidelim.

Beş veya altı yaşlarındayım. 1930'ların sonu... Dünyada kazan kaynamak üzere. Devrek o zamanlar üç bilemediniz dört bin nüfuslu bir kasaba. Yokluk ve sıkıntılarla dolu bir dönem. Annem, benden 8 ve 10 yaş büyük olan ablam ve abim ile yaşamaktayız. Babamı kaybedeli üç yıl kadar olmuş. Uçları sararmış bir kaç resme bakıp onu hatırlayıp hatırlamadığımı düşünüyorum. Uzunca boylu bir adam. Gözleri maviymiş benimki gibi. Resimlerine bakınca giyimine dikkat eden bir memur olduğu her halinden belli oluyor. Şapkası, ceketi, kravatı ve bastonu; hepsi birbiriyle uyum içinde.




Annem yetim kalan üç çocuğuna bakabilmek için elinden ne gelirse yapıyor. Babamın emeklilik çağı gelmeden vefatı bizi memuriyet aylığından da mahrum bırakmış. Geceleri gaz lambasında dikiş diken güçlü bir Anadolu kadını gözümün önünde. Bahçemizde yetiştirdiğimiz meyve sebzeler ve de tavuklarımızın bize sunduğu yumurtalar evin temel ihtiyaçlarını karşılamakta bize bir nebze olsun yardımcı oluyor.

Günlerden bir gün, annemin en büyük kardeşi olan Fatma teyzemin gelininin Zonguldak'taki hastanede doğum yaptığı haberini aldık. O zamanlar hastanede doğum yapmak öyle alışıldık bir şey değil. Belli ki büyük teyzem Fatma hanım, gelen bebeğin ailedeki ilk torun olması sebebiyle, hastane doğumunda ısrarcı olmuş. Ailenin ilk torununu görmek üzere annem beni de yayına alarak Zonguldak'a gitme kararını vermiş. Zannedersem, bu çocuk yaşımda hatırladığım ilk Zonguldak seyahatim.


Otobüzümüz o yılların şartlarına göre kamyondan bozma bir araç. Devrek ile Zonguldak arasında günde bir sefer var. Otobüs tıklım tıklım. Bana oturacak yer yok. Annemim kucağında heyecanla dışarıyı seyrediyorum. Mevsimlerden ilk bahar. Hava ılık. Devrek deresi hızla akıyor. Dağlar gür agaçlar ile yeşile bezenmiş. Otobüsümüz sanki kükreyen bir aslan gibi homurdanarak yola çıkıyor. Devrek ile Zonguldak arası 47 kilometre. Yola yol demek için bin şahit ister... Yılankavi virajlarla dolu ve bozuk şose bir zemin...

O yıllarda Devrek ilçesinde ne bir elektrik santrali, ne de bir bağlantı hattı olmadığından her türlü aydınlatmamız petrol lambaları ile sağlamakta olduğumuzu belirtmeliyim. Alaca karanlık düştüğünde, otobüsümüz Zonguldak'ı uzaktan kuş bakışı gören Gaca Köyü mevkine vardı. İşte o anda yolcular bir ağızdan 'Zonguldak' göründü dediler. Hayatımda ilk defa elektrik ampulleri ile aydınlatma görmenin şaşkınlığı ile ben 'Anne bak! Yıldızlar yere inmiş!' diye haykırmışım. Yolcular epeyce gülüşmüşler. Şehirde vardığımızda sokak lambalarının ampullerini görüp onların yıldız olmadığını anladım.

Babam bu hikayeyi bir kağıda yazıp bana verdi. Sonra, annemin hiç haz etmediği purolarından birini keyifle yakıp bahçedeki şezlonguna oturdu. Purosundan derin bir nefes içine çekti. Denize doğru uzun uzun baktı. Benim onu seyrettiğimi farketti mi bilmiyorum. Alaca karanlık çökmek üzereyken sokak lambaları bir bir yanmaya başladı. Babam hafiften gülümsedi. Elektrik ampullerini ilk gördüğü günü mü düşündü, yoksa yavaştan belirmeye başlayan yıldızlara bakıp değişen dünyayı mı?


Resim 1: Dedem İsmail Hakkı Bey (sağ başta) - Bu fotoğrafın arkasına dedem el yazısı ile 1928 Mudurnu notunu düşmüş. Gorev sebebiyle mi Mudurnu'daydi, kim bilir?


Resim 2: Dedem İsmail Hakkı Bey (sol başta) - Bu fotoğrafın arkasına da 1928 yazılmış. Muhtemelen fotoğraftaki diğer zatlar ilçenin önde gelenleri.



Resim 3: Babam ilkokul arkadaşları ile (üçüncü diz çökmüş sıra, sağdan dördüncü - sağ ve solundaki arkadaşları Memduha ve Muharrem). Yıl 1944...

Salı, Ekim 13, 2009

Koş(ma)!



Çocukken hep 'koşma' derlerdi. Okulda, koridorda, hoca bağırır 'koşma evladım, koşma oğlum'! Saklanırdık bir köşeye, biraz bekler sonra gene vınnnn... İlkokul 5'e gelince o koşma demeler azalalacağına çoğaldı ama büyükler bizi yarış atı gibi koşturmaktan geri durmadılar! Koridorda bahçede koşarken artık sokaklarda, kaldırımlarda da kursa, dershaneye yetişmek için koşmaya başladık. Bir baktık ki artık durmak yok. Yaş ilerledikçe tempo daha da arttı. Bir kuyruktan diğer kuyruğa koşmayı, otobüslerin, dolmuşların ardından depar atmayı öğrendik. Delikanlılık çağında aşk için dünyanın çevresinde koşarım bile diyenler oldu. Herkes koşmayı öğrendi. Hayat koşmayı bize öğretirken 'düşmek' denen olguyu da bize tanıttı. Biz yirmili yaşlarda hayatı 100 metrelik bir yarış zannederken meğer uzun bir engelli maratona çıkmışız da haberimiz yokmuş. Onu da, düşüp kafa göz yarınca öğrendik. Koşucuların "duvara çarpmak" diye bir terimleri vardır. Bir başka deyişle artık ayakların, vücudun daha fazla dayanamaması hali. Yani koşucunun artık bir adım daha atamayacak duruma gelmesi. Kimilerimiz bunu da yaşadı, ama yine ayağa kalkıp yürümeyi, koşmayı becerdik.


Olgunlaştıkça, maksat spor olsun diye koşmaya başlayanlarımız oldu. Fazla kiloları atmak için yaz tatilinden yirmi gün önce yapılan koşular, gymlerde koşu bantlarında ter atmalar... Koşunun, günlük hayatı yakalamak dışında keyifli bir hobi olduğunu da böylece gördük.


Koşunun bir ibadet olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Geçen sene katıldığım ilk Cancer Research 10 km koşusunda geçirdiğim 1 saat 8 dakika bana o kadar iyi geldi ki anlatamam. Tüm koşu boyunca kaybettiğim dostlarımı hatırladım, onlarla yaşadığımız güzel anıları andım, yanımda koştuklarını hayal ettim, onlarla konuştum, ağladım, güldüm... Benim gibi pek koşmayan, hatta antreman dahi yapmayı unutmuş bir adamın 10 kilometreyi hiç durmadan, nefesi dahi tükenmeden bitirmesi... Dostlarla ibadet işte başka nasıl açıklanır.


Bu yıl, 10k koşusu daha coşkulu oldu. Öncelikle hava yazı aratmayacak kadar güzeldi. Cancer Research UK çalışanları yarışın start çıkışını, doktorlarla beraber yapma onurunu bana verdiler. Doktorlarla tanışma faslı, Peter Sellers filmlerindeki replikleri aratmadı:



- Doktor Johnson

- Hasta Erginoğlu

- Dr. Rene Paris

- Hasta Erginoğlu

- Doktor Llodys

- Hasta Erginoğlu

- Doktor

-Hasta

- Doktor

-Hasta

.

.

.





Start verilirken tavşanın Liv Tyler olacağı söylentisini başlattım, ama doktorlar yemediler... Ve uzun bir düdük sesi ile arkamda 1500 kişi ile Blenheim Sarayı'nın nefis parkuruna çıktık. Tavşan tabii ki Liv Tyler olsa buradan 10km dünya rekoru çıkardı, ama herşeye rağmen buna inanarak gaza gelen bazı sportmen abiler yok değildi. Güya start yaptık ama ilk dakikalarda arkamdan ordu gibi gelen profesyonel koşucuların epey tozunu yuttum. Rampada oflayıp puflayan eski bir kamyon gibi sola yanaşarak (İngiltere'de olduğumuza dikkatinizi çekerim) arkamdaki sabırsız güruha yol verdim. İlk grubun kendi ritmini bulmasıyla biz amatörler de rahata erdik. Güneş tatlı tatlı bizi ısıttıkça ayaklar açıldı, ciğerler saat gibi işlemeye başladı.

Somon füme... Nereden aklıma geldi şimdi? Safa'yı o büyük çınar ağacını arkasında kocaman bir gülümseme ile görür gibi oldum. Bir "Güzel Adam" elinde şarap kadehi, somon fümeleri adabıyla yiyeceğine bulduğu ekmeklerin arasına sıkıştırıp resmen sandviç yapmakta... Ya da gidilen bir kokteylde neredeyse garsonun somon füme tepsisine el koymakta... 'Yok yapmadım' dersen okuyucu belki inanırda, seni tanıma şansına erişmiş dostlar kanmaz. Her şey bir yana, daha koşunun birinci dakikasında aklıma yemek getirdin ya bravo sana! Beyin hücrelerimde somon fümenin 'ye beni' diye tat alma dokularını harekete geçiren kokusu ile birinci kilometre bitti.

Nefes iyi, ayaklar sağlam... Yanımda nefis bir gölet. Çimler sanki elle bir bir ekilmiş gibi kusursuzca uzayıp gidiyor. Güneyden tatlı bir rüzgar esiyor. Emecik Köyü'nün çamları eminim denize inmek ister gibi coşkuyla dans ediyordur bugün. Şu ilerde bizi alkışlayan gurubun içinde el sallayan Ayfer teyze sanki... Vişne likörü mü? Evet, tabii nasıl unuturum. Datça'ya her gelişimde bana tattırdığınız o değişik lezzetlerin arasındadır o. Kendime kızıyorum aslında, neden şu güzel tariflerinizi defterime kaydetmedim diye. Ama sizin o güzel yeşil zetin tarifini annem almış. Denedi müthiş oldu. Ancak vişne likörü... Ah ah! Birader Kerem de güzel yapıyor söyleyeyim. Tabii, sizin ki kadar değil ama boynuz kulağı geçer derler öyle değil mi?

Karşımda 5km tabelası. Ellerinde gitarlar, bir grup genç "Keep on running"i çalıyorlar. Onların arkasında bir ambulans duruyor ve de bir VW Passat. Aynen sizinkinin renginde Oğuz Bey. Ne zaman almıştınız? 2001 di değil mi? VW sevginiz babanızın kaplumbağasından geliyor demiştiniz. Duruyor mu hala o? Belki şimdi oğlunuz biniyordur.

Şaban, dün bir Renault Espace'a bindim seni andım. Yok kardeşim iyi ki almamışsın o Scenic'i. Sarkozy bize laf edeceğine önce kendi arabalarını düzeltsin. Peki geçtim araba muhabbetini. Laptop mu? Şimdi herkeste var. Evet bizim beraber çalıştığımız zaman Genel Müdür'de vardı, ama şimdi yenilerini görsen hayret edersin. Sekizinci kilometreye mi girdik? Hadi canım! Şaban yahu bizi laptop maptop diyerek uyuttun abi! Hiç bir şey anlamadım ne zaman koştum ben 6 ve 7. kilometreleri.

Bu yıl müziksiz koşuyorum. Doğanın sesini dinliyorum. Arkamda bir ortayaşlı bir teyze, yanıma geliyor ve sırtıma şefkatle iki kez vuruyor "You are the inspration!". Kendimi Chicago'nun klibinde gibi hissediyorum. You bring feeling to my life, you're the insppppppraaaatiiiion... Müzik... Bir müzik sesi geliyor kulağıma. Bach! Evet Bach Partitas... Atatürk Kültür Merkezi'ne kimbilir kaç defa girdim çıktım. Ne konserler, ne provalar izledim. Benim altı yaş bilincimle Hülya teyze ve Erdoğan amcam aklımda... Onları düşünmeyeli, hatırlamayalı çok oldu, kızmalıyım kendime... Ya Melek hanım, siz orada mıydınız acaba ben 6 yaşındayken? Radyoterapi sıralarında değil de Atatürk Kültür Merkezi'nde tanışsaydık... Nigel Kennedy'nin provasına arka kapıdan sokar mıydınız beni? Biliyorum tabii ki bir yolunu bulurdunuz.

Son metreler. Finish çizgisinde Mavi ve Rachel bekliyorlar. Benim küçük güzel kızımın yüzündeki heyecan... Tüm dostlarla geçiyorum çizgiyi. Bu yıl ibadeti kısalttık, 57 dakika... Yine sizin hınzırlığınız vallahi ben ekstra bir şey yapmadım. Teşekkür size ve tabii ki;

Beni hiç yalnız bırakmayan "aşklarım" Rachel ve Mavi'ye...

Sabahın köründe kalkıp beni desteklemek için Blenheim'a gelme inceliğini gösteren Su, Ece ve Metin'e..

Sponsor olup kanser araştırmaları için 440 pound toplamama yardımcı olan sevgili ailem, canım annem, babam, Alim (Jr.), Ayşem, Win Michaelsen, Ömer, Suzan Bal, Zeynep, Kerem, Emma, Leon, Di, Rupert'a...

Her daim beni hatırlayan Cağrı Ertürk'e...

Müthiş insanlar Azra ve Chris'e...

Datçalı dostlar Özge ve Cevat'a...

Uzaktan.blogspot.com yazari, muthis anne Muge Karayel'e...

Adama maşallah dedirten tatlı komşularım John ve Mary'ye...

Dostluklarını esirgemeyen Vron, Andrew ve Oliver'a...

hem kendim, hem de Cancer Research adına sonsuz teşekkürler. Sadece bu koşuda sizlerin sayesinde toplam 160,000 pound direkt kanser araştırmalarına gitti. Eh başka ne denir; KEEP ON RUNNING!


Perşembe, Eylül 17, 2009

Cancer Research 10k Run - Kanser Arastirmalarina Destek icin 10 km...




Sevgili Dostlar,

Geçen yıl olduğu gibi, bu sene de kanser araştırmalarına destek ve de bu talihsiz yolda kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak için 27 Eylül Pazar günü Cancer Research 10 km koşusuna katılıyorum.


Geçen yıl sizlerin büyük desteği ile 925 £ topladık ve bunu kanser araştırmalarına aktardık. Kanser, tedavisi çok meşakkatli ve de masraflı olan bir hastalık. Umarım gelecek nesiller yeni bulunan tedaviler ile kanserden uzak bir hayata kavuşurlar.


Bu koşuda da sponsor olup, bu güzel amaç için destek vermek isterseniz lütfen yukarıdaki link'e tıklayın.


Hepinize sonsuz teşekkürler!


************************


Dear Friends,


Thanks for visiting my CANCER RESEARCH 10k Run fundraising page.
Another year, another run... Last year's event was a fantastic, memorable experience. With your donations I raised £ 925. You are all great, thank you so much for your support!

This year, the souls of Ayfer Poray, Oguz Acan, Safa, Saban, Melek, David... will be with me again. I know that they will look at me from the sky and smile... This run is going to be also for myself as well. Some of you know, it is nearly 5 years since my own cancer experience. Well, this is life and things happen! I know you all want to own a Ferrari or a country house but the moral of the story is; appreciate your good health first and remember that life is precious. The rest... will come eventually (I am not sure about the Ferrari, but try to be happy with a Fiat Panda... - at the end of the day both are part of Fiat Group heh!).

Here is the usual stuff. Donating through Justgiving is quick, easy and totally secure. It’s also the most efficient way to sponsor me: Cancer Research UK gets your money faster and, if you’re a UK taxpayer, Justgiving makes sure 25% in Gift Aid, plus a 3% supplement, are added to your donation.Please remember that Cancer Research has been helping a lot of us. Now it is our turn to do something little. So, I'd appreciate if you sponsor me!
Don't forget, a small drop can create a lake!

Many thanks,

Alim Erginoglu

Salı, Ağustos 18, 2009

Dalaman Havaalanı - Toplu Taşıma(ma)cılık







Bir ulkeyi medeni hale getiren en onemli unsurlardan biri de hic kuskusuz toplu tasimaciliktir. Teknolojide dunyadaki tum yenilikleri yakindan takip eden biz, cebimizde en yeni 3G telefonlarla gezmenin havasini yasarken vatandasimizi ve de ulkemize gelen turisti bir noktadan digerine dogru duzgun tasayabilecek alternatifleri sunmaktan aciziz.

Yillardir Datca'ya giderken Ingiltere - Dalaman ucuslarini kullaniyorum. Eger sansimiz varsa ve de benim inis saatime bir ic hat ucagi denk gelmisse yolculari ya Marmaris ya da Fethiye yonune tasiyan Havas otobusune binebiliyoruz. Eger ic hatlarda o saatte inen bir ucak olmamissa tek alternatif taksi. Ben kimsenin emegine, kazancina karsi degilim ancak burada ciddi bir alternatifsizlik, tekellesme ve dayatma soz konusu.

"Begenmiyorsan binme abi?". Oldu binmeyeyim de, ne yapayim? Ortaca'ya yurusem 25 kilometre. Tarladan bir esek bulup da mi gideyim. Su fiyatlara bir bakalim. Mesela Marmaris 140 TL. Benzinin kac para oldugunun farkindayim tabii esnaf kar edecek ama bu ne tur bir hastaliktir ki kimse az kar etmek istemiyor. Bugun benzinin litresine ortalama 3,5 TL dersek, duz hesaptan Marmaris icin bir taksinin harcayacagi ortalama yakit 27 TL'dir. Hadi bunun donusunu de koy. Oldu sana maksimum 54 TL . 140 eksi 54, esittir kar 86 TL.

Gecen yil gecenin 3'unde Dalamana inmistim. Pazarlik sonucsuz kalinca inadim tuttu oturdum bir koseye Havas otobus saatine kadar sabahi etmeye karar verdim. Bu aradada taksileri de gozlemlemeyi ihmal etmiyorum. Gecenin o saatinde yurtdisindan epey bir ucak indi. Ben deyim 800 siz deyin 1000 yolcu... Toplasan 10-11 taksi musteri alabildi. Taksici arkadaslar da bu durumdan hosnut degiller eminim. Biliyorum ki 3-4 aylik sezonda maksimum kazanc saglayip senenin geri kalaninda gecinmek zorundalar ancak gorunen tablo bu; tasima(ma)cilik anlayisinin onlara da yaramadigi. Peki sorumlu kim? Taksici arkadaslara gore valilik. Ulasim konusunda hem yontem hem de fiyatlari bu merci belirliyormus. Eh herseyi devletten bekliyoruz ama madem siz de memnun degilsiniz neden "gik"iniz cikmiyor be arkadas! Bilemiyorum bu bilgi dogruysa valilik de ayip ediyor; hem yolcuyu hem de tasimaciyi magdur ediyor. Aslina bakarsaniz isin ic yuzu eminim taksicilerden alinan yuksek isgal parasidir. Taksici de ne yapsin o parayi odeyebilmek icin koyuyor fahis fiyati.

Bir baska husus da, turistik bolgeye gelen her yolcuya (yerli, yabanci) yolunacak kaz gozuyle bakilmasi. Bakkalinda bufesine, kafesinden lokantasina, taksisinden pazarcisina bu turistik yorelerimizde hep boyle. Alinma gucenme yok. Guneyde tomates mevsiminde koy pazarinda domatese 2 TL koyarsan, o domates degil baska bir sey olur! Tabii o fiyati koyan Mustafa dayiya mi yoksa, "Aaay Mustafa efendi boyle domatesi Ankara'da bu fiyata alamiyoruz, ne kadar ucuz" diyen Safinaz ablaya mi kizmali? Memleketimiz iste boyle ikilemlerle dolu. Tabii kurusuna sahip cikmayan bir ulkeden ne beklenebilir ki?

Konuyu dagittim biraz ama maalesef durum bu. Simdi beklentilere gelelim. Birincisi, en azindan turizm sezonu boyunca ic hat dis hat ayrimi yapilmadan Havas otobusleri tarifeli olarak sefer yapmali. Dalaman, Ortaca, Koycegiz gibi kisa mesafeler icin dolmus seferleri olmali ki, hem bundan yolcu yararlansin hem de yerel dolmuscular da pastadan pay alsin. Hem bu kadarcik bir rekabetin de kimseye zarari olmaz, tersine faydasi olur. Eger taksicilerin dedigi gibi valilik cok yuksek miktarda bir parayi park parasi altinda soforlerden aliyorsa bunu da mantikli bir seviyeye indirmeli. Taksici kardeslerim de akilli dusunup, daha az karla cok surum etmenin yollarini aramali. Boylece hem yerlisi hem yabancisi kendini "enayi" gibi hissetmemis olur.

Toplu tasimacilik, bir yolcuyu yerli yabanci diye ayirmadan cesitli alternatiflerle bir noktadan digerine sistemli tasiyabilmektir. Maalesef, bunu becerememekte ya da becermek istememekte ustayiz. Bu sadece Dalaman havaalani icin degil, ulkemizdeki bir cok nokta icin gecerli. En yeni cep telefonunu kullanmakla, en kalabalik otobus, kamyon filosuna sahip olmakla bu isler maalesef olmuyor. Bireysel dahi olsa arada sesimiz cikmali. Ha diyorsan ki, "Bastiririm parayi istedigim yere giderim", o zaman tez zamanda Isvicre diyorum pasa abi! Saygilar.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

İki Dakika...



Nedir ki hayat dediğin? İki dakika... Gözünü bir kırpmışşın varsın, sonra...

Güvercinler kanattan bir bulut... Haber mi var cennetten? Çatı arasındaki küçük balkonun demirleri arasından uzaklara gitmek istercesine uçuşan keten mor perdeler ve burnuma gelen lavanta kokusu, ki mevsimidir şimdi... Sardunyalar patlamış. Pembe, kırmızı... Yarısı geceye feda edilmiş bir şişe ve yapayalnız bir kadın cama dayamış başını. Ve kapılar, rengarenk, açılıp kapanan ve bir de kilitli olanlar. Yüzler, yüzsüzler... Saçlar, saçsızlar... Gülen gözler, ah o gözler! Çivit mavisi, benim sevdiğiminkiler gibi. Hepsi bir şeyler anlatmak istercesine hayata bakan ya da baktığını sanan ve de bakamayan o güçsüz adamın kör gözleri. Nasır olmuş elleri... Bir müzik sesi, o günler gibi süren iki dakikanın koluna girmiş... Ludovico Einaudi diye fısıldıyor kulağıma ve kayboluyor... Bitirdin beni be arkadaş! Aldın götürdün, hayatı koydun, katladın, çarptın, böldün, kare kökünü söktüre söktüre... Ve de bir isim vermişsin ki bre alçak! Due Tramonti... Hani bilmesem gerçeği, onaltıya bastığım o gün, altında günü bin kez batırdığım boynu bükük çam ağacının gölgesinde sen de varmışsın zannedeceğim.
Hayat bir dakika, iki, üç, dört değil... Hani hiç bitmese... Bol keseden verse...

İnsanlar koşuşturmakta, sarısı, beyazı, zencisi. Uzağı, yakını... Vitrinlerin camındaki yansımalar ve ben öylece, sadece... Hayat nedir ki? İki dakika...



Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yagmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin... Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmiş ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neseyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarim ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh söyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dişar çık
Yagmur varsa islan, günes varsa isin, hatta üsü hava soguksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla,köpek görürsen okşa ,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi degil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım
hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
Can Yücel

Salı, Temmuz 07, 2009

Turuncu kokan dünya ve bir okurun mektubu!

Dünyanın turuncu koktuğu bir akşam üstü dalgalar, binlerce yıldır iki yaka arasında gidip gelen yorgun kumları, tatlı bir ninni eşliğinde geceye hazırlıyor. Dünya turuncu kokar mı demeyin! Gün olur turuncu kokar, kimi zaman eflatun... Bir de mavinin kokusu vardır... Siz bilmezsiniz.
İşte dünyanın aynı anlattığım gibi geceyi beklediği o akşam üstü, gene oturmuş satırlar arasında gidip gelip, bir şeyler karalarken karşılaştım o isimle... 'Kız kardeşim için imzalar mısınız? Kendisi şu an lösemi tedavisi görüyor, yaşadıklarınız ona güç verecektir' dedi usulca bir ses. Hiç tanımadığım bir insana güç verebilmek... Aynı sıkıntıları, zorlukları hiç konuşmadan paylaşabilmek... Saygıdeğer Nuran Taşlıgil hocaya... diye başladı kalemden çıkan harfler...
Aradan bir seneye yakın bir vakit geçti. Ofiste kötü geçen bir gün; masamda oturmaktayım. Dünya dönüyor mu, güneş mi var, yoksa sağanak almış başını gitmiş mi, bihaberim. Raporlar, toplantılar... Turuncu kokan gece çoook gerilerde kalmış. Dalgaların hayali bile usumdan çoktan uçup gitmiş. İşte böyle bir gün posta kutumda bulduğum bir mail ile tekrar dünyaya döndüm. Hayatta ilk defa kendimi işe yarar hissettim. Mutluluk bu!
Bana unuttuğum o ismi ve o günü hatırlatan, kalbi büyük bir okuyucunun yolladığı mektubu kendisinin izni ile sizlerle paylaşmak istedim. İşte genç kardeşim Güven Şahin'in satırları...
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Bu yazıyı yazarken içeriğini hiç düşünmedim sadece size yazmam gerektiğini düşündüm, o yüzden biraz daldan dala konan bir yazı olarak bulabilirsiniz bu yazımı.

Ben Marmara Üniversitesi Coğrafya Öğretmenliği mezunu (mezun olalı 2 hafta oluyor :) Coğrafya Bölümünde Yüksek Lisansa başlamış olan (2 gün oldu :) alelade bir öğrenciyim. 5 Yıllık öğrencilik hayatımda bana hep destek olan çok kıymetli Hocam Doç. Dr. Nuran TAŞLIGİL, sizin kendisi için imzalamış olduğunuz kitabınızı okumam için bana verdi. Nuran Hanım benim gözümde azim denen şeyin vücut bulmuş halidi zira lösemiyi yenip kariyerine kaldığı yerden devam eden, önemli çalışmalara imza atmış kelimelerle tasvir edilemeyecek birisidir. Aramızda öğretmen - öğrenci ilişkisi çoktan geçti ve yakın bir dostluk oluştu.
Her neyse günlerden birgün mezuniyetime aylar kala (7 hafta) her zaman ki kronik ağrılarım yüzünden yine doktora gittim, klasik ilaçlarımı alıp sınav döneminde rahatlamayı umuyordum. Derken çeşitli tetkikler, tahliller v.s. doktor kalınbağırsakta birşey (!) tespit ettiğini söyledi. Bu esnada klasik şeyleri bende hissettim, boğaza bişeyin düğümlenmesi, yutkunma, soğuk ter v.s. Aradaki o münasebetsiz birkaç haftada herşey oldu ve bitti kötü huylu değil iyi huylu olduğu açığa çıktı, derin bir "OHHHHH" ardından farklı bir hayata başlayış. Hocam en az annem kadar üzülmüş ve endişelenmişti. Şimdi herşey yolunda (birde şu ilaçları şaşırmadan sırasıyla ve düzenli içmeyi öğrensem), mutluyum, kariyerime devam edicem, malum sayısını hatırlamadığım yığınla sınava girip çıkıyorum. Ama ben eski ben değilim gibi geliyor, bu işleri yapan Güven başka bir Güven sanki.
Hocam tamda bu dönemde kitabınızı ödünç verdi bana ve dün akşam elime alıp 33. sayfaya kadar geldim ve gece yatakta hemen size yazmak isteği doğdu içimde, niçin veya neden bilmiyorum yazmak istedim işte, belki ortak kaygılar, endişeler belki coğrafya tutkumuz bilemiyorum. Kitabın coğrafi kısmının apayrı duygular içerdiğine şüphem yok, ama sanırım kitabın o bölümüne gelmem biraz zaman alıcak, çünkü her okuduğum satırda yarım saat hülyalara dalıyorum :) Kendim bu esnada ne yapmıştım diyorum, oysaki sizin sıkıntınızın çeyreğini bile yaşamamıştım, ama o korkuyu çok iyi biliyorum, gerçi korku mu bunun adı bilmiyorum. Sadece bildiğim şey bu güzel eseri birazcık eli titreye titreye okuduğum, ne bileyim korktum işte biraz...
Neyse şu an sevgili Keira Mavi (Sanıyorum artık pıtır pıtır koşuşturmaya başlamış olmalı) ve Rachel'e sevgiler, gerçekten çok şanslı birisiniz, sahip olduğunuz bu iki değerli varlık ve bir coğrafyacının dahi gidip göremeyeceği yerleri görmüş olabilmek büyük saadet doğrusu...
Çok uzattım belki biraz saçmaladım ama dedim ya size yazmak istedim hepsi bu,
Kendinize dikkat edin, görüşmek ümidiyle,
Saygılarımla;
Güven Şahin (Akademisyen aday adayı)

Pazartesi, Haziran 01, 2009

Kitabın Yurtdışı Siparişi

Yurtdışından email atan bir kaç okur kitabı temin edebilmek için benden yardım istediler. Açıkcası bu sabaha kadar kitabın internet üzerinden yurtdışına satışının olduğunu bilmiyordum. Meğer www.tulumba.com adlı site üzerinden bu imkan varmış. İşte 'Bir Türk Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya' nın linki:

Teşekkürler!

http://www.tulumba.com/storeItem.asp?ic=zBK333559GA910

Pazar, Nisan 19, 2009

Sevgili Okur...

Sevgili Okur!

Geçen gün kitabımın bir kopyasını 2,5 yaşındaki kızım Mavi için imzalayıp kütüphanenin uzak raflarından birine koydum. Bunun ne kadar güzel bir his olduğunu anlatamam. Kızım o kitaba iyi bakarsa çocuğuna, çocuğu kendi çocuğuna, torun kendi torununa... Ölümsüz hissetmek böyle bir şey olsa gerek. Hani biz bir iki satır karaladık da onun budalası olduk ama Yaşar Kemal, Buket Uzuner, Deniz Kavukçuoğlu, Oruç Aruoba, Demir Özlü, Nadir Paksoy kim bilir ne hisseder kitabının o ilk boş sayfasına, okur adına, ya da bir sevdiği için mürekkebini kağıt ile buluştururken...? Hemingway'in, Tolstoy'un, Müfide Ferit Tek'in, Cemal Süreyya'nın, Can Yücel'in çocuğu, torunu ne hisseder kitabı eline alınca...?

Ey okur, ey dost! Yazı karalayan için paylaşımdır, iç dökmedir, hatırlamadır, damdan düşmedir ve sonra toza toprağa bulanmış olsan da kalkıp yine yürümedir... Yazı, senin için arkadaştır, dosttur, düşmandır, kıskançlıktır, aşktır, tutkudur, kahkahadır, gözyaşıdır, umuttur, kötülüktür, iyiliktir, eziyettir, emektir...
Tanıyan okur sorar, "Bir defa kitapçıya gittim bulamadım, nereden bulurum?". Tanımayan, merak eden ise bir kere gider bakar, bulamazsa bir daha bakmaz unutur gider. Ben herkesin işini kolaylaştırayım. Kitapçıda bulamayan, okumak isteyen; damdan düşmüş adam nasıl olur merak eden; gezginliği seven bizim şu "Bir Türk, Bir İngiliz ve Üç Kuruşluk Dünya"mızı aşağıdaki internet sitelerinden temin edebilir. Hem söyleyeyim iyi de indirim yapmışlar!

Yazar teşekkür eder!
Alim Erginoğlu